Ümit Ünal ve Anlat İstanbul ekibi'yle
İstanbul'da bir gece

İstanbul'da bir gece. Bir gecede beş farklı öykü. Beş farklı öyküde beş ayrı masal kahramanı. Evet, beş yönetmenin elinden çıkan tek bir film olan 'Anlat İstanbul', 11 Mart'ta birçok ilki de beraberinde getirerek girecek vizyona. Biz de iş bu sebeple, filmin yönetmenlerinin beşini olmasa da dördünü bir yerde yakaladık ve Güven Kıraç'ın yan masadan yolladığı pizzalar eşliğinde, en azından kendi adımıza keyifli bir sohbete daldık.


İstanbul şehri, Anlat İstanbul'da en önemli karakter ve beş öyküyü birleştiren bir imge olarak kullanılmış. Sinema tarihi açısından bir şehri başrole oturtmak çok yeni bir şey değil belki ama İstanbul için bu sanırım bir ilk. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Ümit Ünal: Ben İstanbul'a ilk defa 18 yaşında geldim ve 20 yaşında da buraya taşındım. Beni hayatta en çok etkileyen yerlerden biri oldu İstanbul. Bu film de biraz o deneyimlerle ilgili bir hikaye. Bir de dediğiniz gibi, Fellini'nin Roma'sı, Wenders'in Berlin'i, Woody Allen'ın New York'u vardır; ama İstanbul'a dair öyle bir şey yoktu. Bizim yönetmenler genelde İstanbul görüntüleri kullanmaktan, turistik adlandırılmaktan korkuyorlar. Biz en baştan beri "Korkmayalım, bu filmin malzemesi İstanbul", diye konuşuyorduk. Bu filmde İstanbul bir fon değil, bir manada filmin temel iskeletini oluşturuyor. İstanbul'un her yerinde geçme iddiasında olan ve İstanbullular'ı anlatan bir film.

İstanbul'un her yeri dediniz ama İstanbul var, İstanbul var. Cihangir de İstanbul, Sultanbeyli de. Sorduğunuz zaman hepimiz İstanbulluyuz ama hepimiz de başka yerlerden gelmişiz. Filmdeki İstanbul ve İstanbullular hangisi?
ÜÜ: Bu film Beyoğlu'nda da, Yeşilköy'de de, bir aristokrat köşkünde de, kenar mahallelerde de, her yerde geçiyor. Çingene klarnetçimiz de var, Almanya'dan gelmiş göçmenimiz de var, mafya var, aristokrat var, İstanbul'a ilk defa gelmiş bir Türk var, travestiler var, her cins insan var. Büyük bir şiddet var, sokaklarda rastladığımız türden. Kimisinde belki komedi var, aşk var.

Film kurgusu itibariyle Amaros Perros'a benzetilmiş. Benim aklıma Jim Jarmusch'un 'Dünyada Bir Gece'si gelmişti. Kesişen öyküler sinemada her zaman ilgi çekici olmuştur. Peki İstanbul'un buradaki bütünleştiriciliği nasıl ortaya çıkıyor?
ÜÜ: Dediğim gibi, İstanbul bir fon değil, filmin ana eksenini oluşturuyor. Hemen hemen her hikayede İstanbul'la ilgili bir laf var. "Niye herkes İstanbul'a geliyor?", "Ne var bu İstanbul'da?", "Bundan başka İstanbul yok", "İstanbul'unuz sizin olsun" gibi. İstanbul tek boyutlu da değil. Filmin asıl bir de masallar boyutu var, her hikaye meşhur bir masala benziyor. Bu hikayeleri birleştiren şeylerden biri de bu masallar. Kesişen hikayeler filmlerinden farklı yapan da bir manada o. Bir de ben bu senaryoyu 1997'de yazdım. O zaman gördüğüm tek kesişen hikayeler filmi Jim Jarmusch'un 'Mystry Train'iydi.

Bir de, kesişen hikayeler filmlerinde kader/kadercilik önemli yer tutar. Sizin kadere bakışınız nasıl?
ÜÜ: Nereden bildiniz? Filmde kullandığım alıntı size geldi mi?

Yok hayır. Nedir o?
ÜÜ: Filmin başında Borges'ten bir alıntı var: "Kader, tekrarlara, çeşitlemelere, simetriye düşkündür." Bizde de bir kader numarası var yani. (Gülüyor)

Eski bir Kızılderili numarasıdır bu. Kader kısmını biraz açabilir misiniz?
ÜÜ: Ben kadere inanmam. Ama edebî bir tema olarak ya da sinemasal tema olarak çok hoşuma gidiyor. İnsanların kaderinin önceden belirlenmiş olması fikri sinemada çok işe yarıyor. Ben bu açıdan karşılaştırmak gerekirse bizim filmi 'Mystry Train'le karşılaştırmayı seviyorum. Oradaki espri hoşuma gidiyor. Diğer filmleri sonradan gördüm ama bizim filme çok da benzemiyorlar.

Mystry Train'de kesişmelerin hikayenin daha içine işleyen bir etkisi vardı.
ÜÜ: Bizimkinde de benzer bir şey var. Temelde anlatmak istediğim şey, hepimizin, yaptığımız her şeyin birbirini etkilediği, sadece bugünde de değil, geçmişte yapılan bir şeyin de şimdiyi etkilediği ve herkesin hayatının alttan alta birbirine bağlı olduğu fikri. Masalları seçmemin temel sebebi de o; ta 19. yüzyılda Avrupa'da yazılmış masallar bugünün Türkiye'sinde bir şekilde karşılığını buluyor. Filmdeki masalların hiçbiri birebir uyarlama değil aslında; ama filmin içinde öyle bir cümle geçiyor ki, birden o kahraman kırmızı başlıklı kıza benziyor. Öyle bir şey geçiyor ki uyuyan güzel hikayesindeki gibi oluyor aynen. Temel fikir, aslında hepimiz birbirimize bağlıyız, sadece birbirimize de değil, geçmişe, edebiyata bağlıyız.

Çekimlere dönersek, sonuçta ortada beş farklı yönetmenin elinden çıkan beş tane film var. Bunları çekerken kısa film mantığıyla mı hareket ettiniz?
Yücel Yolcu: Kısa film olarak düşünsek galiba yapamazdık. Çünkü kısa filmde öykünün bir başı, bir sonu var. Ama bizde öykü gelişiyor, herkes kendi yerinde filme giriyor ve çıkıyor. Ama çıktığı noktada öykünün gelişmesine devam etmesini sağlaması gerekiyor. Yani biz uzun metrajlı bir filmin 20'şer dakikasını çektik. ÜÜ: Büyük bir duvar resmini parça parça boyamak gibi. Ama öyle de bir şey yaptık ki, filmin kendi bütünlüğünü korurken herkesin kendi stili de ortaya çıktı. Herkes bir şekilde kendi hikayesinin dramatik yapısını oluşturmak zorundaydı, ama mesela benim filmimde edilen bir laf, Ömür'ün hikayesinde anlamda kazanıyordu. Ömür Atay: Bir filmdeki çok yan bir karakter başka filmde ana karakter olabiliyor. ÜÜ: Dolayısıyla birbirimize ve senaryoya çok bağlı kalmak zorundaydık. Ama bir yandan da her yönetmen kendi bölümüne karşı sorumluydu.

Filmin büyük bir kısmı gece geçiyor. İstanbul geceleri deyince nasıl bir manzara geliyor aklınıza? Siz kişisel olarak İstanbul gecelerini nasıl yaşıyorsunuz?
ÜÜ: Ben evde çalıştığım ve senaryo yazdığım dönemlerde hep gündüzleri uyur, geceleri çalışırdım. İstanbul'un gece halini çok severdim. Hâlâ da geceleri çok dolaşıyorum, barlara gidiyorum. Sokaklar boşken çok hoşuma gidiyor. Gece bambaşka bir şey oluyor şehir. Geceleri sokakta daha sıra dışı insanlar kalıyor ve sokakların o hali benim çok hoşuma gidiyor. YY: Ben İstanbul'a geldiğimde ilk fark ettiğim ne oldu biliyor musun; bu şehir geceleri, gündüzden daha çok yaşıyor. Gece, yaşayan ve aktif bir dünya var. Mesela Berlin'in geceleri karanlık ve sessizdir. Avrupa'da birçok şehirde gece insanların uyuduğu ve sakin olduğu bir zamandır. Ama İstanbul'da geceleri bir enerji dolmaya başlıyor. Gece saat 2'de Kızılkayalar'ın açık olması beni acayip şaşırtmıştı mesela. Sonra baktım ki hiç kapanmıyormuş. (Gülüyor) İstanbul'un gecesi enerji demek. ÖA: Hatta İstanbul'da geceye dayalı bir sürü yaşam var. Gece yaşayan bir nüfus var İstanbul'da. YY: İstanbul'un yüzü ve karakteri geceleri değişiyor. Başka şehirlerde gece ve gündüz genelde aynıdır. Geceleri gündüzlerin uzantısıdır. ÜÜ: Bizim filmde hep bir zıttan anlatma, sürekli bir ironi var. Temel noktalarından bir tanesi de o filmin. Masal diyoruz ama masal filan anlatmıyoruz. Çok gerçek ve sert hikayeler anlatıyoruz. İstanbul'u göstermeye ve anlatmaya soyunuyoruz ama normal halini değil, gece yaşayan ve biraz kenarda kalmış insanları anlatıyoruz. Sıra dışı hikayeler anlatıyoruz. Gecede de öyle bir şey var. Her hikayenin başında çok kısa bir akşam sahnesi var, bir de filmin sonunda çok kısa bir sabah sahnesi var; onun dışında bütün film gece geçiyor. Çekimler sırasında tüm ekip altı buçuk hafta sadece geceleri yaşadı ve gündüzleri uyudu. (Gülüyor)

Siz İzmirlisiniz ve İzmir geceleri de meşhurdur. Anlat İzmir olmaz mıydı?
ÜÜ: Olmazdı. (Gülüyor) İstanbul'da eskiyle yeni, Doğu'yla Batı birbirine giriyor, Türkiye'nin her yerinden gelen insanlar burada birbirine karışıyor; o duygu Türkiye'nin başka hiçbir yerinde geçmezdi.

Filmin oyuncu kadrosu da oldukça zengin. Her biri başrol oyuncusu olabilecek 20 kadar oyuncu var filmde. Bu kadar büyük bir kadroyu idare etmek zor olmadı mı?
ÜÜ: Normal bir filmde belki kabul etmeyecekleri kadar küçük rollerde oynayan çok büyük isimler var filmde. En küçük rollerde bile çok iyi oyuncular oynadığı için o açıdan standartı yüksek bir film oldu.


Kim kimdir?
Ümit Ünal: 'Teyzem', 'Hayallerim Aşkım ve Sen', 'Piyano Piyano Bacaksız', 'Berlin in Berlin' ve 'Amerikalı' gibi filmlerin senaryosunu yazdı. '9' adlı ilk uzun metrajlı filmiyle İstanbul Film Festivali En iyi Yerli Film Ödülünü aldı.
Kudret Sabancı: 'Laleli'de Bir Azize' isimli filmiyle adından söz ettirdi. 'Yeni Sinemacılar' oluşumunun içinde yer aldı. 'Bulut Bey' ve 'Zerda' gibi dizileri yönetti.
Selim Demirdelen: Çocuk Esirgeme Kurumu için çektiği, telefon kulübesinde masal dinlerken uyuyan çocuk filmiyle 'Kristal Elma' ödülü aldı. 2002 yılında 'Beat Bazaar' isimli albümü yayımlandı.
Yücel Yolcu: Sinan Çetin'in 'Komiser Şekspır' filminde yönetmen yardımcılığı yaptı. Kargo, Karakan ve Athena gibi gruplara klip çekti.
Ömür Atay: 'Necropolis' isimli kısa filmiyle İFSAK Kısa Film Yarışması'nda En İyi Film ödülünü aldı. 'Ruhsar', 'Aşk Meydan Savaşı' ve 'Bir İstanbul Masalı' isimli TV dizilerinin yönetmeni.


Anlat İstanbul
Yapımcı:
Erol Avcı
Senaryo: Ümit Ünal
Yönetmenler: Ümit Ünal, Kudret Sabancı, Selim Demirdelen, Yücel Yolcu, Ömür Atay
Oyuncular: Altan Erkekli, Azra Akın, Ahmet Mümtaz Taylan, Çetin Tekindor, DJ Bülent, Erdem Akakçe, Erkan Can, Fikret Kuşkan, Güven Kıraç, İdil Üner, İsmail Hacıoğlu, Mehmet Günsür, Nejat İşler, Nurgül Yeşilçay, Serkan Ercan, Özgü Namal, Şevket Çoruh, Yelda Reynaud, Vahide Gördüm
Burası İstanbul; burada en sıradan hayatların bile içinde masal pırıltıları yanar söner... Kader oyunlara düşkündür. Mesela bir çingene klarnetçiyi Fareli Köyün Kavalcısı yapıverir. Yeraltı kralı bir mafya babasının masum kızını Beyoğlu'nda 8. cüceyle karşılaştırır. Bir fahişeden Külkedisi, İstanbul'a yeni gelmiş ve aç kalmış bir işsiz gençten Beyaz Atlı Prens, bir Boğaziçi yalısında delirmiş bir genç kadından Uyuyan Güzel yaratıverir. Kırmızı Başlıklı Kız hain kurtla uluslararası havaalanının parlak ışıklı ormanında buluşur. Zenginler, yoksullar, güzeller, çirkinler, suçlular, masumlar, marjinaller, güç sahipleri, her yaştan, her cinsten İstanbullu... Ya da yolu buradan geçen yabancılar... Beyoğlu'ndan Aksaray'a, Boğaziçi'nden yer altına, tüm İstanbul'u kucaklayan bir panoramada masal kahramanlarına dönüşürler...


Biraz daha cesaret
Türk sinemasının uzun bir aradan sonra yeniden film ürettiği bir döneme girdik. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
ÜÜ: Eskiden hayal bile edilemeyecek rakamlarda seyirci geliyor sinemaya. Bir yandan da 15 sene önce hayal bile edilemeyecek kişisel filmler yapılabiliyor... Ama bence, ticarî sinemada da yaratıcılığın öne çıkması lazım. Gerçi yaratıcılık manasında çok büyük bir sorun yok, sinemamızın alt yapısı da oturdu gibi. Ama işin ticarî kısmında yeni bakışlar lazım. Orada hâlâ eski Yeşilçam mantığı işliyor çünkü. Artık ticarî olarak risk alabilecek, cesur, yenilikçi yapımcı ve dağıtımcıların çıkması lazım.

Son zamanlarda bir ticarî, bir de kişisel olarak adlandırılabilecek iki tür sinema olduğu göze çarpıyor ülkemizde. Anlat İstanbul'u bunların neresine koyuyorsunuz?
ÜÜ: Ben aslında son derece ticarî bir sinema kanalından geliyorum. İş yapmış filmler de yazdım ama asıl inandığım şey kendi hikayelerimi, kendi meselelerimi anlatmak. Öte yandan, bunun da aslında çok ticarî olabilecek bir şey olduğuna inanıyorum. Spielberg de kendi çocukluğundan bahsederek film yapıyor ama onu ticarî hale getirebiliyor. Sinema öyle bir şey. Bizim film bir yandan senaryosuyla çok kişisel; sert, karanlık bir film. Ama iyi pazarlanırsa çok ticarî de olabilir.

Peki siz reklam ve dizi piyasasından baktığınızda bu gelişmeleri nasıl karşılıyorsunuz?
ÜÜ: Türkiye'de GORA gibi bir film yapılabiliyor mesela; bu tamamen reklamda yapılan yatırımlar sayesinde.
Selim Demirdelen: Türkiye'de film çekilmesini herkes destekliyor, çünkü ne kadar film çekilirse o kadar çok şey öğrenebiliriz. Ama bütün filmler aynı kefeye konulmaya başlandı. 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'la GORA aynı kefede değil. Dünyada böyle bir ayrım var.
YY: Geçenlerde Siyaset Meydanı'ndaki tartışmayı izledim, sanki Türkiye'de her şey hazır, seyirci kapılarda bekliyor ama sinemacılar nasıl film yapılması gerektiğini bilmiyor gibi bir hava vardı. Türkiye'de sinema seyircisi bence o kadar gelişmiş değil. Türkiye'de sinema seyircisi sadece üç beş büyük şehirde var. Bu da 2-3 milyon insan ediyor. Yunanistan'ın 16 milyon nüfusu var, ama herkes sinemaya gidiyor. Türk insanı sinemaya gidemiyor, çünkü parası yok.

Siyaset Meydanı'ndaki o tartışmada bir rakam zikredildi. 1969 yılında sadece İstanbul'da 50 milyon bilet satılmış. Bu, bugün için bile hayal.
ÖA: Sinema insanların gündelik hayatlarının dışına çıktı. Eskiden insanların sinemaya gitme gibi bir öncelikleri vardı. Diğer taraftan yenilikçi ve cüretkar, buradan para kazanabileceğini düşünen yapımcı ve dağıtımcılara ihtiyaç var.


Yelda Reynaud
İstanbul geceleri acayip
Filmin çekimleri hep gece yapılmış. Nasıl geçti sizin açınızdan?

Bu rol bana çekime başlamadan iki gün önce geldi. Bir transeksüeli canlandırmam gerekiyordu; dönme mi deniyor? İstiklal Caddesi'nde bir ayakkabıcı dükkanında geçti çekimler. Ben makyajımı yaptım ve dükkanın sahibi olan karı kocaya dönüp nasıl buldunuz diye sordum. Onlar da, "Lütfen kusura bakmayın, ama travesti gibi oldunuz" dediler. (Gülüyor)

Ümit Ünal filmin baş karakterinin İstanbul olduğunu söyledi. İstanbul'la aynı filmde oynamak nasıldı?
Çok güzel bir duyguydu. Ben kadere inanmam ama 5 yaşında terk ettim İstanbul'u ve hep İstanbul hasretiyle büyüdüm. O yüzden İstanbul'a dönüşümle ilgili, kader mi demeli şans mı bilmiyorum ama bunu hak ettiğimi düşünüyorum.

Film bir İstanbul gecesini anlatıyor. Siz nasıl yaşıyorsunuz geceleri?
Ben az uyurum ve gecelerim genelde dışarıda geçer. Arkadaşlarla barda otururuz, dans etmeye gideriz. 30 yılımı hep farklı ülkelerde geçirdim, bu şehirler insana bir şeyler katıyor ama hep turist oluyor. Aslında her metropol geceleri uyanıktır. Berlin, New York, Paris, Tokyo... Ama bu Boğaz bir tek İstanbul'da var. Buranın geceleri acayip.


Güven Kıraç
Güzel bir ensemble

Filmde nasıl bir rolünüz vardı?

Benim rolüm dişi bir rol, güzel bir rol. Hatta Ümit bana önce başka bir rolle gelmişti, ben okur okumaz bu rolün üstüne atladım. Külkedisi masalında iyilik perisine tekabül eden yaşlı bir travestiyi canlandırıyorum. Yıllar önce çok sözü geçen, çok ağırlığı olan, yaşlı bir travesti.
Peki genel olarak film hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir kere güçlü duygusu olan bir film. Ana karakterinin İstanbul olmasından dolayı... O kadar güçlü bir etkisi var ki İstanbul'un. Sinemaya aktardığınızda da aynı etkiyi hissettiriyor size. Ümit'in senaryosu da çok güzel. Bütün bunlardan dolayı ben, lokomotif bir oyuncu olduğumu bir kenara bırakıp, bu senfoni içerisinde partisyonumu en iyi çalmaya çalıştım. Birinci keman olacağım diye tutturmadım. Bütün oyuncular da aynı şeyi yaptı. Oradan da güzel bir ensemble çıktı.

(Zipİstanbul Dergisi / Şubat 2005)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer