Zurnaya da peşrev olur
...
Bir yeri örnek almana gerek yok, sen evvela kendi vicdanını örnek al. O vicdan mevzusu bizde karışmış; otobüste yaşlıya yer verilince vicdanlıyız, saygılıyız zannediyoruz. Halbuki hiç ilgisi yok… Mesela dün konuşuyorlar Abdullah Öcalan asılsın filan. Benim Abdullah Öcalanla bir ilgim yok, adamı ne silahla gördüm, ne bilmem neyle. Teknik olarak konuşursan “sebepten” dolayı, hani adam alıp da 30 bin kişiyi tek başına öldürmemiş. Tamam sebepleri süper derece haklı fakat sebepten başlayamazsın. O sebep neden var. O sebebi yaratan kim? Sistem! Sen oraya yatırım yapmamışsın. İnsanların ümitleri yok. Aç. Elinde kim bilir kaç kişinin çocuğu öldü; bir klinik bilmem ne yok. Al sana işte sebep yaratıyorsun ki böyle bir insan ona aşılasın. Çünkü bir şeyi kalmamış adamın. Düşünebiliyor musun, üstüne bomba koyuyorsun. Niye? Filistinli adamın ümidi yok, sebebi yok hayatta. Yaşamaya şeyi kalmamış. N’oluyor bu sefer? “Extreme” taraflarda onlara imkan geliyor. Diyor ki, senin aç kalmana, çocuğunun ölmesine sebep bunlar. Öldürürsen hiç değilse belki ötekiler… Al işte. Bak kim yarattı sebebi… Hadi as Abdullah Öcalan’ı. Ne olacak ki? 30 bin kişi geri mi gelecek.
11 Eylül sırasında Amerika’daydınız, değil mi?
Gittik gördük. Nasıl yıkıldığını gördük. Yıkılırken gördük. Utanç verici bir şey ya. İnsan olduğumdan utanıyorum yani. İnsanlık buralara mı gelmesi lazım yani. Bence insanlar, bak bu önemli bir şey, insanlar hayatı o kadar din ve ırk olarak yaşıyorlar ki, insanlıklarını unutmuşlar. Halbuki insanlar dini, ırkı bir insanlık yemeğinin lezzeti olarak yaşasalar, insanlık yemeğinin lezzeti kocaman olur, anladın mı? Bence utanç verici bir olay. Taliban yapmış da, El Kaide mi yapmış da, yok işte Müslümanlar mı yapmış da, yok Amerika’dan CIA de biliyormuş da… Kim yaparsa yapsın, ister Ermeni yapsın, ister kim olursa olsun, benim için yüz karası, insanlığın yüz karası. Nedenini araştırıp o imkanı yaratanlar, onlar katil benim için. Benim için Türkiye’de bu kadar imkanı kendi şahsi çıkarları için kullanan bir sistem Abdullah Öcalan’dan bir farkı yok. Alıp elinle öldürmüyor da, sen kendi kendine ölüyorsun. Bir ümidin yok, ölmüşsün. Azcık belki çok insanın sevmeyeceği laflar bunlar. Tamam insanın çocuğu ölmüş. Onno da kendi kendine ölmedi ki! Birisinin hatasından, hem de ilgisizlik hatasından. Arkayı dönüp radara bakmadan yön gösteriyor. E şimdi n’apayım, gidip adamın üstüne mi saldırayım. Ben ne dedim, adama dedim ki: Kardeşim sen bu hatandan bir şey öğrendin mi? Öğrendinse Onno da seni affeder ben de affederim. Onun yaptığı hataya hatayla reaksiyon gösterince, hata hata oluyor. Hata hata hata hata olacak yani.
Sizin müziğinizde bu tip siyasal göndermeler…
Siyasal değil, siyasetçi onlar ben değilim. Ben politikacı değilim. Gerçeği görüyorum kulağımla, resim haline getiriyorum. Kulağımla görüyorum, o gördüğüm resmi ses haline getiriyorum. Yeni bir CD yaptım, eylülde belki çıkacak, Türkçe sözlü hafif Anadolu müziği diye. Politikanın getirdiği hayat şeklinden, insanlığın yüz karası olmasından, yaşlı olmanın ne kadar zor olduğundan, vücuduma saygı göstertmediğimden, kara kara bulutlarla yaşamaktan bıktığımdan… Anadolu’yu kuruttular, düşüncelerim rüzgâr olsun. Yani bütün şeyler o, yoksa (Şarkı söyler gibi yapıyor) “Seen, sarı saçlım, öldüm bittim” değil yani, anladın mı? Benim müziğim zaten yaşadığım hayatın sesi, onun için konuşmalarımla uyuyor.
Teyzenizle ilgili bir şarkınız vardı. (My Aunt Mari Doesn't Care About My Jacket) Biz onunla ilgili konuşmaya gelmiştik aslında...
(Gülüşmeler)
Teyzenizi çok seviyoruz.
Teyzem süper ya. Teyzem şimdi ailede madi olarak imkanın olmayınca başka bir kompleks geliştiriyorsun. Ne derler, bunu da alıcam, başarılı olucam. Bende de hiç öyle bir şey yok. Tamam, paramız olsun, bi tek yönden paramız olsun, kimsenin eline muhtaç olmayalım. Çünkü yaşadığımız hayat sistemi o, elektrik, telefon ödeyeceksin yani. Onno da tam tersine, o daha çıkmadan modayı takip eder, yaptırıp giyerdi. O öyleydi. Ben daha içeri girdiğimde, ‘Ya şu haline bak. Onu giy, bunu giy’ filan derdi. Bir tek teyzem, vefatına kadar, son anına kadar bir kere ‘Niye bunu giydin’ demedi bana. Onun için o sözlere dikkat edersen hakkaten her zaman o benim ruhumu, insanları öyle görüyor. Anladın mı? Ceketle temsil olmaz diyor. Tamam, ben ona da karşı değilim giyinmeye, yanlış anlama yani. Ama benim kendi hayatımın yönü xşahsen başkaları için giyinmiyorum, başkaları için bir araba almıyorum, başkaları için saçımı değiştirmiyorum. Kendi zevkime göre, kendi sevgime göre giyiniyorum.
Nasıl bir evde büyüdünüz siz? Nasıl müzikler dinlenirdi?
Bizde esasında bak, çok güzel bir soru sordun. Bizde hiç öyle yönlendirme yoktu. Bu senin düşmanın filan gibi şeyler yoktu. Kapı kapandığı zaman Anadolu’dayız. Kapı açıldığı zaman, anam babamdan gördüğüm tek şey, ‘Dışarıda yaşıyorsun, yaşadığın yere saygı göster, dürüst ol, sevgi göster, sevmesen de kabul et. Çünkü burda yaşayacaksın.’ Sıvas’tan gelindiği zaman da öyle gelmiştik İstanbul’a. İstanbul’un bir sistemi var, ona uyacaksın.
Sıvas’tan ne zaman gelmişler?
Ben doğmadan önce.
Neresinden Sıvas’ın?
Gürün... O var, ona uyacaksın. Ama kapıyı kapattığın zaman evin senin. Evde kim var öyle. Müziğe de öyle bakılıyordu. Ama mesela bir Türk müziği çalındığı zaman tüyler kalkmıyor da, bir Aşık Veysel olduğu zaman herkeste bir böyle nefes alamama oluyor. Bir şey oluyor. (Gülüyor) Ama genel olarak fanatik bir yön yoktu.
Aşık Veysel bir de memleketliniz oluyor tabii.
Sonradan sonradan öğreniyorsun neden böyle titremeler oluyor insanların.
Ermeni müzikleri dinleyince de böyle hissediyor musunuz?
Ee, bak Ermeni müziği dediğin zaman Ermeni müziği Anadolu kökenli bir müzik. Onu teorik olarak geliştirilmiş. Onu geliştiren en başta gelen gruplardan biri Ermeniler. Anladın mı? başkaları belki imkanları yoktu gelişteremediler veya çoğunluk değildiler geliştiremediler, veya o yönleri yok geliştirmek istemediler. Bizde mesela biraz öyle; bizde birisine bunu verdiğin zaman, bir sene sonra bunu bam başka bir şekilde görebilirsin. Hayata bakış şeklimiz o. Hani yemek bitti gideyim elime silah alayım da öteki köyü vurup gidip yemek getireyim değil. Yemek bitti ne yapalım, lan bu topraktan bir şey yaparız. Yani o.
Sarı Gelin var mesela
Sarı Gelin esasında, ben sana, bak. Ses, bir şey sana ait olmadı mı onu hiçbir zaman temsil edemezsin ve geliştiremezsin. Şimdi bizim burda kendi şeyimize bakalım. Burda Türk müziği var değil mi, Anadolu müziği de var, ne bileyim Batı müzikleri de gelmiş. Afrika müziği de geliyor, Hindistan müziği de geliyor. Genel olarak bir bak, hiçbirinde bir genişleme yok. Neden? Çünkü hiçbiri bize ait değil. Türk müziği dediğin senin bugün Bizans Ortadoks kilise müziği. Gidiyorsun Yunanistan’da, Selanik’te bilmem nerde, ‘Aaannneee’ (şarkı söylüyor. Sesini uzatıyor) peştatiler (?) başlıyor filan. Şimdi onlar onu geliştirip harmonize, yani teorik yöne sokup geliştirebiliyorlar çünkü bir kompleksleri yok. Kendilerine ait olduğu için hani bir mesela Anadolu kökenli sesi Ermenistan’da gidiyorsun, bundan yüzlerce sene evvel geliştirilmiş, opera haline bile gelmiş. 800 sene evvelki operalar var. Koca orkestralar var. Bir şey sana ait olmayınca defense başlıyor, anladın mı? Küba’ya gidiyorsun, Küba&da Afrika dini müzikleri, Santero, belki bilirsin, hani horozlar kesiyorlar bilmem ne, davullar çalıyor, onlar Afrika’dan gelme. Onlarla oturup çalıyorsun, yok diyor. Bu elin böyle buna vurması lazım, bu böyle, bu ses olması lazım. Aynı şeyleri Afrikalılarla çaldım, Senegal’de bilmem nerde oldu. Hiç ilgileri yok. Dedim, Aa, bunlara sonradan Küba’ya gelmiş ya Afrikalılar, getirilen Afrikalılar Afrika’dan koptukları için, o zamana kadar ne öğrenmişlerse, onu daha bugüne kadar tutuyorlar. İlerleyemiyorlar, çünkü o ortam yaşanmıyor. Anladın mı? bizdeki de öyle. Türk müziği burda ne şekilde kim geliştirmişse o şekilde kalmış. Gelişmiyor.
Bir sıçrama yapamıyor yani. Nasıl olabilir peki bu sıçrama?
Bir kere müzik sana ait, çıkan ses sana ait olacak. Bugüne kadar senin duyduğun, benim sahnede veya başka yerde çıkardığım seslerde duyduğun sesler hep fikirleri, özü bana ait. Benim bir korkum yok yani o enstrümanla öteki enstrümanı bir araya getirmekte. Çünkü burda böyle bir şey dediğin zaman ilk laf öyleydi. Hatta zurnada peşref olmaz diye bir laf bile koymuşlar. (Sesini kalınlaştırıyor) “Vaa, bu aletle bu müzik çalınmaz ya oğlum”, ne ilgisi var. Senin aletinden 12 tane ses çıkıyorsa her şey olabilir.
Biraz da tek sesli olmasıyla da ilişki var galiba.
Tek sesli olmasına sebep tek yönde yönlendirilmiş kafa. O insana psikolojik olarak o açıklığı vereceksin. Bak ondan sonra. Benim işte burda yapmak istediğim olay o. Beni genç çocuk eğer bir örnek olarak görüyorsa, ben de yapabilirim diye. Ne oldu? Bundan önce maça çıkmadan evvel, her hangi bir Türk takımı bırak galip gelmeyi filan, beraberliği bırak, kaç tane yiyeceğizle çıkıyordu. Lan iki tane yersek böyle yürüyoruz. (Göğsünü kabartıyor) ama şimdik, bir takımın psikolojik şeyi kırması genç çocuğu yarın öbür gün göreceksin.
Futbol örneğini verdiniz. Bu biraz Mustafa Denizli’nin bireysel çıkışı veya Fatih Terim’in bireysel çıkışı gibi oldu. Biraz bireysel çıkışlarla mı kırılabilir?
Yok, yok. Psikolojik olarak. Şimdi sen diyemezsin ki Türk insanında kabiliyet yok. Dediğin zaman bitti. Ben tam tersini diyorum, Türk insanında o kabiliyet var, o kabiliyeti kendi bulsun, bir, bir de o kabiliyeti çıkarmasına imkân. O da nerden? Gidip geliyorsun yine politikaya. Düşünce özgürlüğü. Bir insan kafasında düşünemiyorsa, bir şeyi hayal edemiyorsa, sıçtı.
Bir ara bir reklam vardı, ‘Önce kafalar değişmeli’ diye.
Belki doğru. Ama bir de nereye koyacan kafayı çıkarıp; bir de o var. (Gülüyor)
Ama kafaların değişmesi için, düşüncenin değişmesi için, o düşünceyi yaratan ortamın da değişmesi gerekmiyor mu?
Düşünceyi yaratan ortam işte politikacılar. Bırakmıyorlar ki, örümcek ağı gibi. Gitmiyorlar. Yeni çıkacak şeyde gerçek bir olayı söylüyorum. Amerikalı bir arkadaşım telefon etti bana zelzele olduğunda. Aman dedi duydun mu ne oldu İstanbul’da? Ne oldu dedim? Zelzele oldu, akraban var mıydı filan? Yani dedim herkes benim akrabam. Evvela insanız, siktir et akrabalığı. Anladın mı? dedi ki ya, ben 30 sene, 32 sene evvel Türkiye’ye geldim Amerikan gemisinde, müzisyen çocuk, bas çalıyordum dedi, Diyarbakır’a gittik, oraya gittik, buraya gittik, o arada bir Başbakan tanıdık dedi, bugün televizyonda birisi konuşuyordu dedi, acaba onunla bir ilişkisi var mı? (Gülüşmeler) dedim ki, yok ya, aynı adam. Sessizlik oldu abi telefonda, sesi kesildi. Ecevit’ten, Demirel’den başka adam kalmadı.
Müzisyenlerimiz de biraz öyle mesaela. Yeni...
Değil esasında da, gene gidip gelip ortama. Bak şimdi mesela bu festival yapılıyor değil mi? Festivalin iki yönü olur. Festivalde sen şimdik mesela, Almanya’da çalabilen birisini buraya getirirsen, Almanya’dan kalkıp gelmez buraya o adamı dinlemek için. Misal veriyorum Herbie Hencock. Yani Herbie Hencock’u İstanbul’da dinlemeye gelmez, çünkü o Münih’e de geliyor, Frankfurt’a da geliyor, Berlin’e de. Ama sen burda kendine öz bir karekteristik yaratırsan, bir festival mantaliten olursa der ki, ‘Hassiktir o müziği duymam için oraya gitmem lazım.’ Bütün olay bunlar. Sana ait bir şey olacak. Yoksa ben, mesela elim ayağım filan dünya güzeli miyim ki Amerika’da kapı açıldı bana? Değil. Benim söylemek istediğim hikaye yok orada. Ama onun yönünü buldum, yoksa benim gibi milyonlarcası var. İşte benim yapmak istediğim o psikolojik şeyi atmak çocukların üstünden ki desin ki o yapabiliyorsa ben de yapayım. Ama Çarli, milyonlarca Çarli var.
Bir sürü ünlü insanla çalıştınız; Miles Davis, Chet Baker’la filan. Çalışmak isteyip de çalışamadığınız insan var mı?
Var, iyi insanlar, iyi insanlar. İyi insan benim için önemli. Öteki türlü bir hayalim olmadı. Öyle bir hayalin olsa orada kalıyorsun. Benim bütün hayalim iyi bir ortam kurabilmek; güvenilir, sevgi, saygı, düşünecek derdin olmayacak ve içindekini çıkarabilmek. Yaşadığını ses haline getirmek. Başka bir hayalim yok. Yanlış anlama yani, bütün o isimlere süper derecede saygım var. Tabii ki epey bir yere getirdiler beni.
İstanbul’un müzik kültürü, müzik piyasası nasıl gözüküyor Amerika’dan? Türk müziği biliniyor mu mesela?
Yanlış tanıyorlar. Daha Arapça gibi bilen bir bölüm. Daha kara başörtülü giyinenler var diye biliniyor. Bi başkası döner lahmacunu biliyor. Sen söyle bana İstanbul’un sesi, müziği ne şimdi? Lahmacun, kebap. Şimdi de mayonezli lahmacunlar çıkacak. Mayonezli kuru fasulyeler.
Fusion mu oluyor biraz?
Fusion olur da, koyduğun şeyler... Benim yaptığım o esasında. Yaşadığım tecrübeleri olduğum özle birleştirdim, ama kuru fasulyeyi yapacağım zaman mayonez koymaya değil de kuru fasulyenin lezzetine dikkat ediyorum. Onu izah etmesini öğreniyorum dışarıya. Tadını değiştireyim de onlar anlasın değil ki! O zaman özünle bir ilişki kalmıyor. Birazcık İstanbul... aslında ta başından başlaman lazım, konu o kadar şey ki. Bu bir sistem, yanlış bir sistemin ızdırabını çekiyor millet ve uzun zaman da çekecekler. Başka insanlar gitsin diye getirdiler yerlerine koydular, onlara da yatırım yapmadılar. Onlar da böyle yerlere üşüşünce, insanların ilk taşıdıkları şey yemek, müzik, kıyafet ve lisan. Ne oldu? Lahmacun, şiş kebabı, döner kebabı, kebap da kebap. Arapça gibi bir müzik var. Mesela televizyonu açınca ‘hemleee’ (Homurtular çıkarıyor) devamlı böyle bir Arapça dersi veriyor. Hem de sağdan sola doğru gidiyor. Biz de nereye gideceğimizi de şaşırdık. Ortadan gidiyorum ben de. Gidebildiği kadar gitsin.
Başka sanat dallarıyla da ilişki kuruyor musun müzik yaparken?
Bugün hayatta yaşamak bir sanat zaten. Bu kadar kozmopolit bir dünyada, insanları oldukları gibi kabul etmek, ortama uyabilmek benim için hakikaten bir sanat. Çünkü elime alıp bir resim yapayım gibi bir hobim yok. Müzik benim için hobi, aynı zamanda iş. Hobim de müzik benim. Ama hobim nasıl? Onla oturup çalarım, seninle oturup çalarım. O zaman senin elini ayağını analiz etmem. Ama iş olarak olduğu zaman, çünkü birisi bir emek harcıyor, bir para yatırıyor. Diyor ki bunu en çabuk en iyi şekilde bana verin. O zaman mecbursun o mantaliteyi anlayabilenlerle çalmaya. Ama öteki türlü hobi oldu mu hiçbir problemi yok. Süper derecede manavla da çalarım, lahmacuncuyla da çalarım. Ve ayrıca da size başka bir şey söyleyeyim benim genelde en zevk aldığım tecrübeler öyle insanlarla oldu. Çünkü müziğe bir zevk, sevgi olarak bakıyorlar. Öteki çoğu insan müziği bir mücadele, müziği bir teorik bir yön, fiziksel bir kanıt olarak görüyor. O zaman da böyle zevksiz bir şey oluyor. Anladın mı? Ama öteki sevgiyle, umrunda değil, çalıyor.
........
Aslında sizin yaptığını müzik de biraz böyle.
Ya esasında o kadar mutlu oluyorum ki, lafla izah etmektense sesle insanlar daha çabuk anlıyor; anladın mı? Şimdi sen öyle dediğin zaman hakikaten erişebilmek istediğim yerlere geliyorum. Şimdi şimdi çıkıyor meydana. Bundan önce ne laflar diyorlardı. Sana desem inanmazsın bile. Ama işte galiba yavaş yavaş tesir edecek bu ve gençler devam ettirecekler. Zaten grubun ismini de o niyetle koydum. Mesela Duke Ellington Band diyorsun, geliyorlar, Duke Elington yok. Ben onun için Armenian Navy Band, manası, ideali, sadece Ermenilerle ilgisi yok. İdealle ilgili.
(2002 / Aslıhan Lodi ile birlikte / Yayımlanmadı)
Not: The New Apricot albümündeki "My Aunt Mari Doesn't Care About My Jacket"
şarkısını mutlaka dinleyin.. Hatta bende yok, bulursanız bana da gönderin de buraya koyalım:)
.
