Ayakkabıcılık emin adımlarla

Ayakkabı sektörü, 1980'lerle birlikte başlattığı makineleşme hareketleriyle,
1997'de ihracatının zirvesine çıktı. Ancak tek pazara bağlı kalmanın sıkıntılarını
yaşayan sektör, bugün yeni bir atılım hazırlığında.

 
Ayakkabıcılık, dünyada ve Türkiye’de uzun süre zanaat olarak kalmış bir sektör. Ayakkabı yapımının emek yoğunluklu bir iş olması, çok zahmet istemesi ve buna karşın kâr marjının da düşük olması, ayakkabı üretiminin sanayileşmesini geciktirmiş. Sektörün makineyle tanışması da aslında yeni sayılır. Daha bu yüzyılın başında makineyle tanışan sektör, yavaş yavaş zanaat olmaktan çıkarak bir sanayi olmaya başlamış. Gariptir ama bunun önemli etkenlerinden biri de Maviler’le Griler’in savaştığı Amerikan İç Savaşı olmuş. O yıllarda yapılan bir makine, hasıl olan yoğun miktarda ayakkabı ihtiyacını karşılamakta kullanılmış ve o günden bugüne makinelerin her alanda olduğu gibi insan emeğinin yerini almasıyla, ayakkabıcılık da kendi ‘sanayi devrimini’ yaşamış. Ancak bütün gelişmeler gibi, bu makineleşme atılımı da Türkiye’ye bir hayli geç uğramış.
 
Ayakkabının fasit dairesi
Uzun yıllar küçük atölyelerde, küçük aletler aracılığıyla tamamen elde yapılan ayakkabı, 1980’le birlikte Türkiye’de de makineyle tanışmış. Bugün halen sektörün yüzde 34’lük bir kısmı tamamen makinesiz ortamda çalışırken, yalnızca yüzde 3 gibi küçük bir oranı makineleşmiş işletmelerde üretim yapmakta. Aslında bu durum ilk bakışta sorunun kendisi gibi gözükse de, bu, ayakkabı sektörünün içinde olduğu sorunu yaratan kısırdöngünün bir parçası. Zira küçük işletmeler halinde çalışan sektör bir türlü sermaye birikimi sağlayamamış, sermaye birikimi olmadan makineleşmeye geçilememiş, makineleşme olmayınca seri üretim yapılamamış ve seri üretim yapılamayınca da sermaye biriktirilememiş. Yani sorunlar dönüp dolaşıp yine finansman noktasında birleşerek fasit bir daire oluşturmuş. Fakat durum Türkiye’ye has bir sorun da değil. Yazının başında değindiğimiz ve ayrı bir yazıyla ayrıntılı bir şekilde yer verdiğimiz ‘ayakkabı tarihinde’ de görüleceği gibi, bu sorun makinenin ilk kullanıldığı yerlerden biri olan Amerika’da da, zamanında yaşanmış. Küçük işletmelerde çalışan ayakkabı üreticileri önce bir makinenin ayakkabı yapabileceğini inanmamış, daha sonra bunu gördüklerinde de yeterli sermayeleri olmadığı için çok masraflı olan makineleri satın alamamışlar. Fakat girişimci mühendis Blake, ilkel bir factoring uygulaması geliştirerek bu makineleri üreticilere kiralamış.
 
Kapasite kullanılamıyor
Aslında Türkiye, tamamen elde, sipariş üzerine yapılan ‘ısmarlama kunduracılık’ günlerini çoktan geride bıraktı. Bugün 320 milyon çifti bulan üretim kapasitesi ve 2.245 milyon dolarlık üretim hacmiyle, ayakkabıcılık ülkemizde önemli bir sektör. 300 bin insana istihdam olanağı yarattığı gözönüne alınırsa, ayakkabı sanayii, bir milyona yakın insana ekmek kapısı sağlıyor.
Ancak öte yandan bakıldığında, bu mevcut üretim kapasitesinin hemen hemen yarısını kullanabilen bir sektörle karşı karşıyayız. En yüksek ihracat rakamı olan 217 milyon doları 1997’de yakalan, ama Rusya krizinden sonra ivme kaybeden sektörün, 2003 yılında 180 milyon dolar civarında ihracat yapması bekleniyor. Fakat istatistiklere pek girmeyen bir rakam daha var. 1997’den önce 217 milyon dolar olan kayıtlı ihracata ek olarak, bavul ticaretiyle de 750 milyon dolar civarında bir ihracat yapıldığı tahmin ediliyor. Bu rakamın bugünlerde 250 milyon dolara kadar gerilediği hesaplanıyor. İşte tam da burada bu ivme kaybının daha da ötesinde, zamanında yakalanan artışın sürdürülememesinin sebeplerine de bakmak gerekiyor.
Her şeyin başı eğitim
Ayakkabı sektörü aslında hayli dertli bir sektör. Sektörün sorunlarını alt alta yazmak bile epey bir yer tutuyor: Sermaye birikiminin olmayışı, kalifiye eleman eksikliği, AR-GE çalışmalarının yapılmaması, üretimin dağınıklığı, moda ve markalaşma alanında yeterli yatırımların yapılmaması, vergi yükünün ağırlığı, haksız rekabet ve devlet desteğinin yeterli oranda verilmemesi. Sorunlar bu minvalde uzayıp gidiyor.
Türkiye’de her alanda yaşanan eğitim sorunu, ayakkabı sektörünün de en önemli sorunu. Sektörün yetişmiş eleman ihtiyacını karşılayacak özellikte bir okul bulunmuyor. Anadolu’nun çeşitli köşelerinde ayakkabı konusunda eğitim veren okullar olmasına rağmen, bunlar hem teknik alt yapı bakımından hem de eğitimci kadrosu açısından yurtdışındaki muadilleriyle karşılaştırılamayacak durumda. İstanbul Zeytinburnu’nda bulunan okul için de aynı durum söz konusu. Sektör, bu okullarda okuyan gençlere uzun bir süre ucuz iş gücü muamelesi yapmanın ceremesini çekiyor bir anlamda. Türkiye’nin ayakkabı üretiminde ve ihracatında birçok avantajı olmasına rağmen, bugün üretiminin çok küçük bir miktarını ihraç edebilmesinin en önemli sebeplerinden biri de bu eğitim sorunu. Fakat geçtiğimiz yıl bu konuda çok büyük bir atılım gerçekleştirilmiş. Ayakkabı sektörünün eğitim sorununa merhem olmak amacıyla kurulan Türkiye Ayakkabı Sektörü Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı’nın (TASEV) öncülüğünde atılan adımlar, bugün sektörün geleceğe umutla bakmasını sağlıyor. 2002 yılında temelleri atılan ve dört ay gibi çok kısa bir zamanda bitirilen ayakkabı okulunun, sektörün eğitim sorununun büyük kısmını çözmesi bekleniyor. Aslında buraya tek başına okul demek de doğru değil; zira burası bir kompleks. 24 dersliği ve 500 kişilik çok amaçlı salonu bulunan okulun, 1000 metrekare atölyesi, araştırma geliştirme laboratuvarı ve bir ayakkabı müzesi var.
Öte yandan, ayakkabı sektörünün kalbi İstanbul’da atsa da, İzmir, Gaziantep, Konya, Adana, Antakya, Manisa ve Denizli gibi şehirler de sektörün üretim gücüne önemli katkılarda bulunuyor. Bu sebeple, okulun sadece İstanbul’a yönelik olmaması amaçlanmış ve okula ek olarak 100 kişilik bir öğrenci yurdunun temelleri atılmış.
Tamamen vakfın kurucuları ve üyeleri tarafından bağışla yapılan okul için bugüne dek 2 trilyona yakın masraf yapılmış.
Geçen yıl eğitime başlayan okulda İngilizce’nin yanında İtalyanca eğitimi de veriliyor. Bu sayede sektörün yabancı dil sorununa da çözüm getirilmesi hedefleniyor. Bu okulun dışında, bir de Avrupa Birliği ile birlikte yapılan dört yıllık ayakkabı enstitüsü projesi var. TASEV, Milli Eğitim Bakanlığı’yla ve KOSGEB’le yaptığı toplantılar neticesinde bu projeyi de okul bünyesinde gerçekleştirmeyi düşünüyor. Yurtdışından getirilen makinelerin ayakkabı enstitüsüne tahsis edilen binaya konması ve önümüzdeki yıldan itibaren burada dört yıllık bir eğitimin başlatılması planlanıyor. Önümüzdeki yıl meslekî eğitime başlayacak bu okulların, orta vadede sektörün eğitim sorununu ve yetişmiş eleman ihtiyacını karşılaması öngörülüyor. Ancak sektörün sorunları elbette eğitimden ibaret değil.

İhracatçının derdi ithalat
Türkiye ayakkabı sektörü, şu anda, üretim kapasitesinin neredeyse yarısını kullanıyor. Sektörün üretiminin yüzde 90 gibi büyük bir kısmının iç pazara yönelik olduğu düşünülürse, bu döngüyü aşmanın tek yolunun ihracatı artırmak olduğu anlaşılıyor. Ancak, en yüksek ihracat rakamına 1997’de ulaşan sektör, yüksek oranda tek pazara bağlı olmanın sıkıntısını ciddi biçimde çekmiş. Bugün sektörün ihracat yaptığı ülkeler arasında en büyük pay yine eski SSCB ülkelerine ait.
 Avrupa Birliği ülkeleri ve Suudi Arabistan da ihracatın önemli bir kısmını yükleniyor. Tekstil konfeksiyonun yaptığı aşamayı kaydedemeyen ayakkabı sektöründe üretim yapan firmaların yüzde 90 gibi büyük bir oranını KOBİ’ler oluşturuyor. Bu küçük ölçekli işletmeler de bir türlü sermaye birikimini oluşturamıyor. Bunların yanı sıra, sektör hammadde ve işlenmiş hammadde ihtiyacının önemli kısmını ithal etmek durumunda kalıyor. Tabii bu durum da maliyetleri artıran önemli faktörlerden biri. Ayakkabı san sanayii, girdilerinin yüzde 30’u ithal, yüzde 70’i yerli üretim olmasına karşın bazı ürünlerde yüzde 60-70 oranında dışa bağımlılık gösteriyor. Bu aşamada, yan sanayiye yatırım yapmaktaki zorluklar da düşünülürse, ulusal ekonominin müsaade ve imkân verdiği ürünlerin ithalatına gitmekten kaçınmak gerekiyor. Sektörün bir diğer sorunu ise yerleşim. Ayakkabı sanayiinin İstanbul içine yerleşmiş olması, maliyeti artırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Yurtdışında, ayakkabı sektörünün tamamen şehir dışında yapılandığı biliniyor. Oysa İstanbul, hızlı ve plansız bir şekilde büyüdüğü için, zamanında şehir dışına yerleşmiş olan sektör, bir anda kentin içinde kalmış. Sektörün yerleşmesi amacıyla İkitelli’de yapılan yerler, sanayileşmeye uygun olmadığı için bugünkü ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu için yüzde 80’i boş duruyor. Bugün sektörün daha büyük yerlere duyduğu ihtiyaç kendini açıkça gösteriyor.   Marka: Olmak ya da olmamak Marka yaratmak Türkiye’deki tüm sektörler gibi ayakkabıcılığın da önemli bir sorunu. Tabii başka bir açıdan bakılınca da, sektörün içinde bulunduğu kısır döngüyü kırmanın da bir yolu. Marka deyince, ilk akla gelen tasarım oluyor. Markalaşmak, kendine has bir çizgi oluşturmaktan, kendine has çizgi oluşturmak da tasarımcılar eşliğinde yoğun bir çalışma yaparak model oluşturmaktan geçiyor.  Ancak Türkiye’de ayakkabı modellerinden oluşan bir koleksiyon yaratmak istediğinizde, örneğin İtalya’daki bir üreticiden daha fazla güçlüklerle karşılaşıyorsunuz. Zira Türkiye’de ayakkabı yan sanayi üretici firmaların arkasından geliyor. Yurtdışında, bir sene sonranın modelleri için tasarlanan aksesuarlar ve saraciye malzemeleri, fuarlar aracılığıyla veya birebir kurulan müşteri ilişkileriyle tasarımcılara tanıtılıyor. Bu durumda da model oluşturmak oldukça kolaylaşıyor. Ancak Türkiye’de bir model yaratmak istediğinizde bu malzemeleri ya ithal etmeniz ya da yan sanayi için kendiniz tasarlayıp onlardan üretmelerini istemeniz gerekiyor. Her iki durumda da ya zaman ve emek, ya da para kaybediyorsunuz. Sonuçta bunlar da maliyete yansıyarak son kullanıcı fiyatlarını artırıyor. Bunlar, tabii ki bir tasarımcı ekibi oluşturmuş olduğunuz öngörüsüne dayanıyor. Ancak işin güçlüklerinden biri de tasarım yapacak insanları bulmakta. Sektörde çalışan tasarımcılar bile birbirini neredeyse tanımazken, bir firma olarak tasarımcı bulmanız oldukça güç. Zaten Türkiye’de ayakkabı tasarımı konusunda eğitim veren bir okul bulunmuyor. Sektör bu sorunu şimdiye kadar güzel sanatlar fakültelerinin heykel, kostüm ve endüstri tasarımı gibi bölümlerinden mezun, genç, yetenekli ve istekli insanlar bularak çözmeye çalışmış. Birkaç yıl önce TASEV ve MSÜ öncülüğünde başlatılan Ayakkabı Tasarım Yarışması da bu ihtiyacı karşılamakta önemli bir işlev görmüş. Ancak bunlar tabii ki yeterli değil. Gerek halen sektörde çalışan tasarımcılar açısından, gerekse tasarımcı çalıştıran firmalar açısından sorunların bittiğinden söz etmek mümkün değil.
 
Haksız rekabete karşı marka
Modelle çalışan ve koleksiyon yaratan firmaların yaşadığı bir sorun da tasarım hırsızlığı. Firmaların büyük yatırım ve uğraşlarla oluşturduğu koleksiyonlar bir çırpıda taklit edilebiliyor. Konuştuğumuz üreticiler, aslında marka yaratmayı da bu sorunun çözümü olarak görüyor. Çünkü marka olmak, tüketiciye güven vermek ve lojistik açıdan yaptığınız ürünün arkasında durmak anlamına geliyor. Marka, aynı zamanda tüketici açısından bir kalite standardı olarak da görülüyor. Dolayısıyla marka yarattığınız zaman katma değeri yüksek ürünler üretiyorsunuz.
Öte yandan, taklit ürün ve sanayi hırsızlığı sorununun, sektöre haksız rekabet olarak döndüğünü de görmek gerekiyor. İhracat yapan firmalar, doğal olarak yasal yükümlülüklerini yerine getiriyor. Ancak iç piyasaya çalışan üreticiler, kayıt dışında kalabilme avantajlarını kullanarak maliyetlerini düşürebiliyor ve arada oluşan bu farkı tüketiciye yansıtarak haksız rekabet sağlıyorlar. Bu durumun önlenebilmesi için yasalardaki boşlukların giderilerek yeni düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Zira haksız rekabet, ihracat yapan firmaların büyümesini de engelleyerek markalaşma hareketini de sekteye uğratıyor.

Sorun da belli çözüm de
Bugün, tüm dünyada üretilen toplam ayakkabı adedinin yıllık yaklaşık 12 milyar olduğu hesap ediliyor. Türkiye, mevcut üretimiyle bunun yüzde 3’lük bir oranını karşılasa da, kapasite bunun iki katını karşılamaya yetecek düzeyde. Öte yandan, dünyada ortalama yıllık ayakkabı tüketiminin üç çiftin üzerinde olduğu biliniyor. Türkiye’nin yakın çevresinde 1.5 milyar insan yaşadığı düşünülürse, çevremizde aşağı yukarı 4.5 milyar çiftlik bir ayakkabı pazarı bulunuyor. İşte bu rakamlar, aslında geleceğe daha umutla bakabileceğimizi düşündürtüyor. Pazarlamaya daha fazla önem verir ve coğrafî konumumuzun avantajlarını iyi kullanırsak ihracat patlaması yaratmamamız için hiçbir neden yok.
Örneğin Portekiz Avrupa Birliği’ne girdiğinde, AB’ye üye ülkelerin kendi ülkesine yatırım yapması için Portekiz’in sağladığı kolaylıklar, bugün Portekiz’i dünyanın en önemli ayakkabı ihracatçıları arasına sokmuş durumda. Yaptığı teşviklerle Orta Avrupa’daki birçok ayakkabı üreticisini ülkesine çekerek hem ihracatını artıran hem de vatandaşlarına istihdam yaratan Portekiz, bugün Türkiye için iyi bir örnek olabilir.
Moda, tasarım ve pazar konusundaki büyük birikimine ve dünyanın ayakkabıdaki en prestijli ülkesi olmasına karşın, maliyet sorunu yaşayan İtalyan firmalarıyla Türk firmalarının güçlerini birleştirmelerine olanak sağlamak bir başlangıç olabilir. Bu amaçla her iki ülkenin ayakkabı kuruluşlarının başlattığı ortak çalışma desteklenirse, 2005’ten sonra yaşanacak Uzak Doğu tehdidi de hafifletilebilir.
Öte yandan, ayakkabının giyimin tamamlayıcısı, aksesuarı olduğu düşünülürse, tekstil ve ayakkabının birlikte hareket etmesi ve uluslararası pazarlara birlikte gitmesi de mümkün. Ayakkabı sektörünün, tekstilin bilgi, birikim ve markalarından faydalanması, iki sektör açısından da kârlı bir işbirliği olacaktır. Bu anlamda, yurtdışında mağaza açma çalışmalarını hızlandıran tekstil markalarıyla atılacak ortak adımlar, bu ortaklıkları hızlandıracaktır. Sonuçta görüldüğü gibi, birtakım ufak ama etkili girişimlerle ayakkabı sanayinin elinde bulunan potansiyeli canlandırmak mümkün. Ayakkabının yoğun istihdam gerektiren bir sektör olduğu da düşünülürse, bu sektöre kimi özel teşviklerin verilmesi ülke ekonomisinin canlanması açısından da önemli. Yeter ki ayakkabı ihracatçılarımız yalnız bırakılmasın; sorunlar gözardı edilmesin...


Ali Murat Kızıltaş / ASD Başkanı
Devlet desteği yok

Sektördeki daralma nasıl aşılabilir?
Bunun tek yolu daha ‘stable’, durağan, istikrarlı pazarlardan sipariş alabilmek. Durağan pazarla sadece Avrupa’yı da kastetmiyorum. Ama bu piyasalara girmek için marka olmanız lazım. İnsanların sizi kabullenebilmesi lazım. Bu kısa vadeli bir olay değil; Türk imalatçıları da uzun vadeli sorunları çözmek istemiyor. Herkes kısa yoldan iş yürütmek istiyor. Bunun en kısa çözümü firmaların mallarını dışarıda pazarlatacakları bir pazarlamacı ‘agent’ bulabilmeleri.

Tasarımlarınızı kendiniz mi yapıyorsunuz?
Bünyemizde üç elemanımız var. Ama bunun haricinde koleksiyonların büyük çoğunluğu İtalyan partnerimizin kontrolü altında, yurtdışında hazırlanıyor. Daha sonra bunun üzerindeki geliştirmeleri biz yapıyoruz.          

Neden yerli tasarımcılarla çalışmıyorsunuz?
TASEV’in okulu bir üç-dört senesini bitirsin, o zaman yerli tasarımcıdan bahsedebiliriz. Şu anda yerli tasarımcılar, belli firmaları kopyalayarak bizim yaptığımızı yapıyor. Bu aşamada Türkiye’de ayakkabı tasarımı yapıldığına inanmıyorum. Zaten dünyada tüm modada tasarım yaratan 10 kadar firma var. Geri kalanların hepsi adaptasyonlarla bunları takip eden firmalar.          

Sektörün devletle ilişkileri nasıl?    
Devlet sizi her konuda destekliyorum diyor, ama yaptığımız hiçbir şeye güvenmiyor. Mesela, ihracatını üzerimizden geçiren şirketlerin beş kuşak altındaki bir şirkette sahtekarlık çıkarsa, ben ASD Yönetim Kurulu Başkanı olarak hapse girebilirim. Bu riskle günde 10 evrak imzalıyorum. Sizi destekliyorum, yurtdışı fuarlarına gidin diyor devlet. Biz 59 şirket adına gidip yer almaya çalışıyoruz; ama bize de 20 bin dolar veriyor, bir tek ortağımız gittiğinde de aynı parayı veriyor! O zaman biz de sen tek başına git, bizden çok alacaksın diyoruz. Ortaklarınıza kredi kullanın diyor; bunun için Eximbank’tan kredi alınması gerekiyor. Eximbank diyor ki, herhangi bir bankadan teminat mektubu getireceksin. Tamam, getiriyoruz. Ondan sonra, yönetim kurulu olarak o mektuba sen kefil olacaksın diyor. Ben kendi şirketimde şahsî kefalet vermiyorum, sektörel dış ticaret şirketi için şahsî kefaletimi koymak zorundayım. Ne o? İş yapacağız! Hiçbir ticarî gelirimiz yok, şahsî menfaatimiz yok... Bu, sektörel dış ticaret şirketlerinin gelişmesine engel oluyor. Geçenlerde Ankara’da sektöreller bir toplantı yaptı. Tüm sektöreller işlerini durdurmak istiyor. Çünkü yönetim kurulları bu riskleri almak istemediği için çalışamaz hale geliyorlar. Yani devlet destekler gibi görünse de gerçek anlamda desteklenmiyor.

 

Can Gökmen / Beta Ayakkabı
İhracatçı bıçak sırtında

Bir ihracatçı olarak yaşadığınız sorunlar neler acaba?
En büyük sorun maliyetimizin yüksek olması. Malzeme maliyeti aşağı yukarı her yerde aynı, çünkü belli bir seviyede ayakkabı yapınca kaliteli malzemeler kullanıyorsunuz. Ama en önemlisi işçilik maliyeti. Doğu Avrupa ülkeleri Avrupa’ya ucuz maliyetli ayakkabılar sürüyor. Fakat biz onlardan pahalıyız. Avrupa ülkelerindeki vergi ve sigorta yükü bizdeki kadar yüksek değil. Eğer yasal çerçeveye uyarsanız maliyetiniz çok yükseliyor. Ama ihracat yaptığınızda da buna mecbursunuz. Böyle bir ikilem var. Türkiye’de ihracat yapmak o yüzden bıçak sırtında olmak demek.

Ayakkabı ihracatını artırmanın yolu nereden geçiyor?
İhracat yapılacak ülkenin pazarını iyi kavramak lazım. Yanlışlardan biri de paletin çok genişlemesi. Ayakkabıda bir takım teknik yapım tarzları ve modeller var. Hepsini yapmaya kalkınca dağılıyorsunuz ve karşı tarafın ciddiyetinize inancı kayboluyor.

Peki ayakkabıda bir kalite standardı var mı?
Hayır; ama teknik olarak kaliteyi çözmüş olmalısınız. Ucuz bir ayakkabı da yapsanız bunun dikişi düzgün, üzerinde yapıştırıcı lekesi olmayan, sağı solu eşit olması lazım. Kalite, müşteriyi tatmin etmektir. Bizim öyle müşterilerimiz var ki, onun yaptığı ayakkabıyı biz asla yapmayız. Ama bizden kendi yaptığından çok daha kaliteli ayakkabılar bekliyor. Ona o kaliteyi vermemiz lazım.  

Ham maddenin büyük kısmının ithal edilmesi de maliyeti artırıyor olmalı...
İtalya’daki ayakkabıcının İtalya’dan deri almasıyla bizim almamız arasında fark var. Bir kere navlum ve banka muamele masrafları ekleniyor. Yani aynı kaliteyi yapmaya kalktığınız zaman bile hiç olmazsa malzemeden dolayı masraflarınız oluyor. O zaman, malzemeyi buraya getirip hammaddeyi burda yapmak gerek. Bu da her zaman olamıyor. Yan sanayimiz ve deri sektörümüz, İtalya gibi bir ülkenin malzemesini veya modasını bizim için her zaman aynı fiyat seviyesinde tutamıyor. Ya kaliteden ödün vermeniz gerekiyor, ya fiyatı yüksek tutmanız. O konuda ihracatçıların rahat olduğu söylenemez.  

Taklide karşı tedbir alabiliyor musunuz?
Bunun tek tedbiri markalaşmak. Bir model varsa onun arkasında bir marka da vardır. Marka ve model birbirinden ayrılmaz. Kaliteli bir mal yapıyorsanız, o model taklit edilse de, arkasında güçlü bir isim varsa müşteri yine sizden alır. Zaten taklit etmek bire bir yapmak değil, arkasındaki lojistik desteği ve müşteri beğenisini piyasaya yayabilmektir. Biz Beta Ayakkabı olarak taklitten korkmuyoruz. Ama taklit haksız rekabetten doğuyor. Biz vergimizi, sigortamızı ödüyoruz; ama ödemeyen birisi aynı ayakkabıyı daha ucuza çıkarabiliyor.  

Yabancı bir ortakla çalışmayı düşünüyor musunuz?
Yabancı bir ortağın beklediği avantajları verebilir miyiz, bilmiyoruz. AB ülkeleri dışarıya yatırım yaptığında birtakım teşviklerden yararlanmak istiyor. Yer olarak, vergi olarak birtakım avantajlar sağlanmalı. Çünkü zaten biz Doğu Avrupa ülkelerinden pahalıyız. Yani onlara çıkar sağlamanız lazım.

 

Mehmet Büyükekşi /TASEV ve İDMİB Başkanı
Eğitim sorunu bitiyor

Ayakkabı sektörünün en önemli sorunu olarak eğitim görünüyor. Bu konuda çalışmalarınız neler? Eğitim sorununu baştan beri saptadığımız için TASEV’i kurduk. Ayakkabının en büyük eksikliğinden biri tasarım. Tasarım konusunda da bir girişim yaptık. Mimar Sinan Üniversitesi Endüstri Tasarımı Bölümüyle bir ayakkabı tasarım yarışması yaptık. Bunun amacı yetenekli ve eğitimli gençleri sektöre çekmekti. İkinci olarak, geçen yıl Halkalı’da 11 dönüm arazi üzerinde bir okul yaptık. 24 dersliği, 500 kişilik çok amaçlı salonu, 1000 metre kare atölyesi, araştırma geliştirme laboratuvarı ve ayakkabı müzesi olan bir kısmı var. Bu sene de 100 kişilik bir öğrenci yurdunun temelini attık. Geçen yıl 80 erkek, 20 kız olmak üzere 100 öğrenciyle eğitime başladı.  

Bu okulda nasıl bir eğitim verilecek?
Bu bir Anadolu Ayakkabı Meslek Lisesi. Çünkü yabancı dil de sektörün sıkıntısı. Bu yıl çocuklar İngilizce hazırlık okuyor, ikinci seçmeli dil olarak İtalyanca okuyacaklar. Hazırlığın ardından dört bölüm yapmayı düşünüyoruz: Ayakkabı tasarımı, saya, ayakkabı montajı ve ayakkabı yan sanayi ve aksesuar. Bunun dışında dört yıllık bir ayakkabı enstitüsü projesi var. Yurtdışından gelen makineler okula konulacak, binanın biri ayakkabı enstitüsüne tahsis ediliyor. Burada dört yıllık bir eğitim başlayacak önümüzdeki yıldan itibaren.  

Enstitüde nasıl bir eğitim verilecek?
Öncelikle, burada ders verecek 30 öğretmen eğitilecek. Daha sonra dört çeşit eğitim planlanıyor. Birincisi üniversite mezunlarına altı ayla bir yıl arasında verilecek olan eğitim. Bu eğitimi bitirenlere İngiltere’de ayakkabı konusunda bir kolej olan Leichester College’in akredite sertifikası verilecek. İkincisi lise mezunlarına verilecek olan iki yıllık eğitim. Üçüncüsü ilköğretim mezunlarına verilecek üç yıllık eğitim. Dördüncüsü de sektör içerisinde çalışan insanlara, hizmet içi eğitim şeklinde, hem tasarım, hem management, hem maliyet, hem pazarlama her türlü konuda bir eğitim planlanıyor. Bunlar da aynı okul kompleksi içinde olacak.  

Gelecekle ilgili yatırımlar tamamlanmış gibi peki bugün ihracatın artırılması ile ilgili çalışmalarınız neler?
Derneğimizin öncülüğünde 57 ayakkabı ve ayakkabı yan sanayi şirketinin ortaklığıyla bir sektörel şirket kuruldu. TASD, hem ayakkabı sanayinin ihracatını artırmak için yurtdışı fuarlarına katılıyor, hem pazarlama yapmak için uğraşıyor. Bu fuarlarda ortaklarının ürünlerini sergiliyor, yurtdışından zaman zaman müşteriler getiriyor, bunları Türkiye’deki üreticilerle buluşturuyor. Ayrıca, ilkini 2001’de Prag’da, ikincisini geçen sene Varşova’da açtığımız mağazalarımız var. Buralarda amaç ayakkabı satıp para kazanmak değil, Türk malı ayakkabının reklamını ve tanıtımını yapıp oraya yapılan ihracata katkıda bulunmak. Başka ülkelerde yeni mağazalar açarak bunu artırmayı düşünüyoruz.   

Bir de yurtdışından gelen ucuz ürünler sorunu var.
Bunlara karşı hem katma değeri yüksek, hem markalı ürünler yapabilmemiz gerekli. Marka konusu çok önemli. Çünkü Türkiye’de ayakkabı sanayinde bu zamana kadar marka konusunda büyük yatırım yapılmamış, markalaşma hareketi olmamış. Son yıllarda birkaç firma bunun için uğraşıyor ama yetersiz. Bir kere seri üretim olması gerekir ki firmalar belli bir büyüklüğe ulaşsın ve bir reklam bütçesi ayırabilsin. Ne zaman ki rekabet kültürü oluşur, kalite olur, belli bir büyüklük olur, seri üretim olur, o zaman marka da arkasından gelir...

 

Marka için tasarım, tasarım için tasarımcı

Ayakkabı sektöründe tasarımcı olarak çalışan Neslihan Çelik ve Leyla Kanber, bugün kendi kurdukları Turuncu Tasarım adlı şirket bünyesinde, bağımsız olarak çalışmalarına devam ediyor. Çelik ve Kanber, sektörün tasarımcıları tanımamasından ve güvenmemesinden şikayetçi.
 
Tasarım için yan sanayi gelişmeli
Tasarımın hammaddesi fikir ve malzeme. Türkiye’de, tasarlayacağımız koleksiyonun malzemesinde sıkıntı yaşayabiliyoruz. Malzeme çeşitliliği olmaması da bizi sınırlıyor. Bu konuda yan sanayi ile yapılan çalışmalar verimli işlemiyor. Sonuca ulaşmakta zorluk çekiliyor ve hayal edilen materyali oluşturmak mümkün olmuyor.
 
Sektör tasarımcıyı tanımıyor
Sektörde tasarımcıya kuşkuyla yaklaşıyor. Tasarımcı kimdir, eğitimi nedir, ne iş yapar, tasarımdan nasıl faydalanılır, tasarımın içeriği ve çerçevesi nedir, tasarımcı ile nasıl çalışılır gibi sorular bizi yıpratabiliyor. Sektör ile tasarımcılar arasındaki iletişim zorluğu ve güven sorunu tasarımcının verimini azaltıyor. Bu sorunlar tasarımcıyı kendini daha rahat ifade edebileceği sektörlere yöneltiyor. Sektör modelciyi ve çalışma biçimini çok iyi tanısa da, tasarımcıyı pek iyi tanımıyor. Bu sebeple, modelci-tasarımcı bilmecesi yaşanıyor.
 
Marka için tasarım şart
Türkiye halen tasarım konusunda İtalya’ya bağımlı. Türk ayakkabı sektörü olarak marka yaratmak ancak kendi özgün tasarımlarımızı ve koleksiyonlarımızı dünyaya tanıtmakla mümkün. Tasarım olgusunun marka yaratma sürecinde etkin olarak yer alması markanın kalıcılığına ve gelişimine de katkıda bulunur.

Tasarım eğitimi verilmiyor
Ayakkabı tasarımı konusunda temelden gelen kapsamlı bir eğitim olmadığından, tasarımcı teknik çözümleri ve bilgileri çalışırken kendi kendine öğrenmek zorunda kalıyor. Tasarımdan çok kısa vadede kâr beklentisi de tasarımcının potansiyelini olumsuz etkiliyor.
 
Tasarımcı yalnız bırakılıyor
Her tasarım çalışması, kendi içerisinde risk faktörü taşır ve bu risk paylaşılmalıdır. Fakat tasarımcı bu riski bazen tek başına üstlenmek durumunda kalıyor. Tasarımcı yalnız kalıyor. Sektörle birlik oluşturarak dünya ayakkabı modasının kapılarını çalabilecek projeleri geliştirmede zorlanıyor.

Tasarımcıya soğuk bakılıyor
Sahip olduğumuz kimlik, yapımız, aldığımız eğitim, dünyayı algılayış biçimimizdeki farklılık bizlerin biraz ulaşılmaz, anlaşılamaz veya kibirli olarak algılanmasına sebep oluyor. Bağımsız tarzımız güven oluşturmamızı engelliyor. Firmalar, ‘Günün birinde tasarımcı çekip gider, bizden aldığı bilgileri başka firmalarda kullanır’ endişesi ile tasarımcı ile işbirliğine girmeye çekiniyor veya uzun soluklu çalışmalar gerçekleşemiyor.
 
Tasarımcıya güvenilmiyor
Firmalar Türk tasarımcıyı İtalyan tasarımcıyla karşılaştırıyor ve yeteri kadar güvenmiyor. Fakat sektör ile tasarımcı halen tanışmaya devam ediyor. İlgi var, beklenti var ama işbirliği konusunda ürkeklik söz konusu. Sektör tasarımcıyı, yapabilecekleri, potansiyeli ve kalıcılığı konusunda izliyor. Hatta tasarımcıyı fikren destekliyor, ihtiyacı dile getiriyor ama sonuçta tercihini yurt dışından temin ettiği tasarımlardan yana kullanıyor.

 

(Hedef Dergisi / Nisan 2003)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer