Bedri Baykam:
Demirel'den daha önce ünlü oldum

Bedri Baykam ülkemizin en yetenekli ve bir o kadar da ünlü ressamlarından biri. Baykam,
resim yapmaya iki yaşında başlamış. Ama onunkisi televizyonlarımız aracılığıyla her daim evimize konuk olan ‘pop starlarımızın’, “Ben küçükken elime çatal alıp konu komşuya şarkı söylermişim” gibi alaturka bir durum değil. O, ilk sergisini daha altı yaşında açmış, kendi ifadesiyle Demirel’den bile önce ünlü olmuş ve kamuoyuna “harika çocuk” olarak sunulmuş
bir yetenek. Onun bu yeteneği, kırtasiye sektörünün emeği ve sermasiyle ortaya çıkan ürünleri birer sanat eserine çeviren sihirli bir deynek gibi. Şu aralar bu sihirli değneğini siyaset
üzerinde kullanmaya da niyetlenen Beyri Baykam’la Tarlabaşı’ndaki atölyesinde buluştuk
ve Frekans okurları için koyu bir sohbete tutuştuk.

Siz bir ressamsınız ve bizim de okurlarımız olan kırtasiye üreticilerinin malzemeleri sizin elinizde bir sanat eserine dönüşüyor. Sizin hayallerinizi somuta dönüştüren kırtasiye malzemeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kırtasiye mağazaları benim için hep çok çekici yerler olmuştur. Yanlış bir mukayese kullanacak olursak, seksi yerlerdir. Mesela 15 kitap yazmışımdır, bunların her birinin her sayfasını elimle, defter ve kâğıtlara yazmışımdır. Bilgisayarı benim asistanlarım kullanır. Ben kitaplarımı, romanlarımı ve makalelerimi hep kâğıt kalemle yazarım. Dolayısıyla yeni çıkan her güzel kalem, her güzel defter beni ilgilendirir. Mesela ünlü Kemik romanımın orijinalini dört tane özel defetere yazdım. Bir gün bu defterlerin açık artırması olacaktır. Kemik’in elle yazılmış hali, ki son halinden çok farklı. O da enteresan bir durum. El yazmaları yaratım sürecini izlemeye olanak veriyor. Romanın bitmiş haliyle ilk yazıldığı hâl arasında ciddi farklar var çünkü. O defterler tam bir koleksiyoner parçası. Ben insanın bıraktığı izlere çok meraklıyım. Büromun ve atölyemin ihtiyacı olduğu için kırtasiye malzemelerini sürekli kullanırım. Onun da ötesinde, bantlar, çini mürekkepleri ve gelişmiş kırtasiyecilerde olan sanat malzemeleri gibi şeyleri sanatımda da kullanıyorum. Bugün her kırtasiyecide sanat malzemesi yok, ama olanlarda da çok gelişmişleri var. Türkiye’de ihtiyaç duyduğum malzemeleri aldığım birkaç noktadan biri de Cihangir’deki Özen Kırtasiye’dir mesela. Dolayısıyla kırtasiyecilerin kokusunu da, içeriğini de çok seviyorum. Bana gerek yazı olarak, gerek resim olarak sonsuz yaratma imkânı veren, beynimi boşaltma yolları açan bir benzin istasyonudur kırtasiye dükkânları.

Siz dört yaşında başladınız sanırım resme...
İki yaşında resim yapmaya başladım, altı yaşında ilk sergilerimi açtım. Sonra uluslararası sergiler açmaya başladım...

İlk kullandığınız malzemeleri hatırlıyor musunuz?
Tabii. Benim annem mimar-mühendis. İlk kullandığım malzemeler onun rapidograf kalemi ve çini mürekkebiydi; özellikle 0.5 rapidografı kullanırdım. Bazın 0.3, 0.6, 0.7’de kullanırdım ama esas tercihim 0.5’ti. Bütün o meşhur at resimlerimi filan o kalemle yapardım. Daha küçükken üç, dört, beş yaşında kurşun kalem kullanırdım. Yani iki yaşından beri çizdiğim her çizgi ya saklandı ve şu anda hâlâ defterlerde, kâğıtlarda ve çerçevelerde duruyor, ya da satıldı, koleksiyonlarda duruyor.

Sizin bir de retrospektif kitabınız çıkmıştı...
Evet, o retrospektif kitabımda 1959 yılından bugüne tüm sanat eserlerim bulunuyor. O kitap 1999 yılında çıktığına göre, 40 yıllık sanat hayatımı barındırıyor demektir. İki yaşından itibaren bir sanatçıyı takip eden başka bir çalışma daha yok; bu açıdan ilginç de bir kitap.

İki, üç yaş insanın bilincinin daha yeni yeni oluştuğu yaşlar değil mi? O günleri nasıl böyle hatırlayabiliyorsunuz?
Benim hafızam çok kuvvetli. İki buçuk, üç yaşımdan itibaren bütün dünyayı hatırlıyorum.

O zamandan beri hep harika çocuk olarak tanıtıldınız; bu üzerinizde bir baskı oluşturdu mu?
Benim üzerimde değim ama toplum üzerinde bir baskı oluşturdu. İnsanlar sürekli olarak kolay yorumlara yöneldiğinden, “Bu harika çocuktur, dolayısıyla fanusta gibi yetişmiştir, çocukluğunu yaşayamamıştır, belki özgür olamamıştır” gibi, benim adıma evhamlar duydular. Ailem pedagoglardan doğru tavsiyeler alarak, beni mahallede tamamen normal, serbest, komşularıyla ve sınıf arkadaşlarıyla aynı hayatı yaşayan doğal bir çocuk olarak yetiştirdu. Hiçbir şımarma, ya da ne oldum sendromu yaşamadım. Çocukluğum çok dengeli gitti; o açıdan çok şanslıyım. Çocukluğumu tam yaşadım; oyuncaklarımla, arkadaşlarımla, futbolla... Ailem doğru kişilerden doğru tavsiyeleri alarak beni yetiştirdiği için şanslıyım galiba.

Hafızanız bu kadar güçlü olduğuna göre yaptığınız birçok şeyi hatırlıyor olmalısınız. Geriye dönüp geçmişinize baktığınızda ‘öyle olmasaydı’ dediğiniz şeyler var mı?
Bu sadece çocukluğumla ilgili değil ki. Her insan hayatıyla ilgili şunları diyebilir: Daha erken evlenmeliydim diyebilirim, 30 yaşımda en geç çocuk yapmalıydım diyebilirim. Ama çocukluğumla ilgili keşke şöyle olsaydı diyebileceğim bir şey yok... Onun dışında, bu kitapta görsel olarak hayatımı elinizde tutuyorsunuz; 11 ay sonra, kısmette varsa otobiyografim çıkacak. Bu otobiyografi 30 yaşına kadar olan dönemi, yani ‘harika çocuk’ dönemi, Paris dönemi, Kaliforniya dönemi ve 1987 yılında Türkiye’ye dönüşümü içerecek. Çok zor bir proje ama yetiştirmeye çalışıyoruz. O kitap çok kalın, belgeli olacak. Orada, hafızanın ve bu hafızayı destekleyen belgelerin bugüne kadar görülmemiş bir açıklıkta ve netlikte bir insan yaşamının tümünü ele aldığını göreceksiniz. Çok ürkütücü bir şey.

Siz klişe tabirle ‘çok yönlü bir sanatçısınız’; resmin yanı sıra sporla ilgileniyorsunuz, kitap yazıyorsunuz, gazetecilik yapıyorsunuz, siyasetle ilginiz var...
Şöyle söyleyeyim; resim benim esas işim, ana çıkış noktam, hayatımı kazandığım sanatım. Ama ben kitap da yazıyorum, roman da yazıyorum, siyasi sorumluluk da alıyorum, siyasi eylemcilik de yapıyorum; bütün bunları halkla paylaşmak için araştırmacılık yapıp makaleler de yazıyorum. Ama sonuçta ben farklı işler yapmıyorum. Ben dişçi, araba yedek parçacısı ve ressam değilim. Yaptığım siyasi eylem, yazdığım roman ve yaptığım özgür sanat birbirini tamamlıyor. Özgürlüğü, çok yönlülüğü ve demokrasiyi değişik noktalarından kuşattığımı söyleyebiliriz. Bunlar birbirini tamamlayan noktalar.

Bir sanatçının siyasetle ilgilenmesi, siyasi eylemlerde bulunması özellikle Türkiye’de pek rastlanan bir durum değil ama.
Yaptığım her şey cesaret ve risk almak üzerine kurulu. Ben Atatürkçü’yüm, Kemalistim. Kemalist olmanın da suç olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye’deki yobaz akımlar açısından değil, medya açısından söylüyorum bunu. Medya, 20 yıldır, “Kemalizmi ne kadar eleştiren ve küçümseyen köşe yazarım varsa, ben de o kadar güçlü olurum” yanılgısı içinde olan salak patronların elinde. Türkiye’de büyük gazetelerdeki Atatürkçü yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor; iki el demiyorum, bir el. Cumhuriyet gazetesi hariç bütün medyadaki durum bu. Bu acı bir olay. Medya gücünü aldığı laik, demokratik, hukuk devleti düzeni ve özgür düşünsel ortamın kurucusu olan bir insanın 29 Ekim, 10 Kasım ve 23 Nisan’da tam sayfa fotoğraflarını yayımlayayıp, arkasından da yıl boyu onun fikirlerini ve eserlerini sabote eden sinsi köşe yazılarıyla dolu. Yok “Atatürk düşünce adamı değildi”, yok “bunlar faşist laik”, “bunlar laikçi”, “bunlar anti-demokrat”, “bunlar militarist” gibi saçma sapan yorumlarla kendi bindiği dalı keserse, o zaman yürekli bazı insanların doğruyu söylemek için ayağa kalkması lazım. Ben şimdi kendi çıkarımı korusam medyayla kötü geçinmeye çalışmam, bildiğim kadar doğruyu kendime ya da aileme söylerim. Ben de herkes gibi dışarıya derim ki, “Ben demokrasiyi seviyorum, ben vatanımı seviyorum, yaşasın vatan, millet, sakarya; herkesi seviyorum, milli takımı seviyorum, bayrağımı seviyorum ve kime oy verdiğimi de hatırlamıyorum.” Böyle konuşsam benim de kitaplarım çıkınca 10’ar tane gazetede tam sayfa röportajım çıkar. Hele bir de bütün bunların üstüne “Canım bu Cumhuriyet dönemi de fazla baskıcı oldu” diyorsanız, birinci sayfadan girersiniz, sizden büyüğü olmaz, adınız bildiğiniz o yazarların yanında yer alır. Ama doğruları söylemenin gece rahat uyumanızı sağlayan bir etkisi de vardır. Mühim olan sizin oportünist bir şekilde bu toplumun nabzına göre şerbet vermeniz değil, doğruları söylemeniz ve rahat uyumanızdır. Ben Atatürk’ün kurduğu partinin içine doğmuşum. Çünkü babam İnönü’nün sağ kolu, dört dönem milletvekili. Ben CHP’nin Türkiye’de demokrasi ve laikliği ve özgür düşünceyi, dolayısıyla da sanatı korumak için tek çıkış noktası olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de bütün merkez sağ partilerin şeriatçı partilere verdikleri ödünlerle adım adım yok olduklarını yaşadık. Hatta bu yokolma süreci yaşanmadan 15 yıl önce ben bu sağ partileri ikaz ettim, “Siz şeriatçı partilere benzemeye çalışarak veya onlara kolay militan yetiştirmelerini sağlayacak bir altyapı oluşturarak kendinizi koruyamazsınız” dedim. O zaman beni dinlemeyen veya bir şey olmaz diyen kişilerin adı Turgut Özal’dı, Mesut Yılmaz’dı, Adnan Kahvehci’ydi ve onların başka bakanlarıydı. Bugün neredeler? Türk siyasi ortamında bu isimler artık yok. Partileri el değiştirmiş, o partiler de yok. Kişisel olarak değil, siyaseten yoklar. Neden? Çünkü kendi siyasî koltuklarını şeriatçılara verilmiş ödünlerle besleyebileceklerini ve cumhuriyeti yutmak isteyen bu canavarın da gerektiğinden fazla gelişmeyeceğini sanacak kadar üzerinde yaşadıkları ülkeyi tanımıyorlardı.

Siz medyada hakettiğiniz kadar yer bulamamaktan şikayetçisiniz gerçi ama aslında medyatik de bir insansınız. Türkiye’nin en çok tanınan ressamlarından biri değil misiniz?
Ben medyada hakettiğimin beşte biri kadar çıkıyorum; hatta bana sorarsanız 10’da biri kadar çıkıyorum. Sonuçta ben Demirel’den önce meşhur olmuş bir insanım. Demirel Ekim 1963’te meşhur oldu, ben Mayıs 63’ten beri meşhurum. Bu ağır bir olay. Demirel’e dinazor diyorlar, kimisi bana hâlâ genç ressam diyor. Düşünün aradaki farkı. Bunu ne için söylüyorum, ben tabii ki ünlü bir suratım, gittiğim bir yerde de gazeteciler fotoğrafımı çekiyor, sağda solda resmimiz çıkıyor. Ama bu hiçbir zaman benim yaptıklarımı anlatan, içeriğine inen, benim yanıtlarımı veren bir düzeyde ve derinlikte olmuyor. Benim arkamdan çok dedikodu yapan mı var; gazeteci gelsin provokatif olarak sorusunu sorsun, ben de yanıtını vereyim. Canlı yayında televizyona getirsin, hepsini haklayayım. Ama hayır, o dedikodular dışarıdan çalışacak veya köşeyazılarından sinsi sinsi vuracak; en iyi ihtimalle “Bedri Baykam’ın sergisi açıldı” diye küçük bir haber çıkacak. Ama “Kardeşim sen Batının sanat tekellerine karşı, müze sistemine karşı savaş açmışsın 20 yıldır, şunu bir anlat bakayım,” ya da, “Sen CHP genel başkanı olacağım diyorsun, bu tarihte görülmemiş bir olay, bu ne iş?”, “Ya sen bir futbolcu kadar meşhur oldun, bir tane çağdaş sanat müzesi olmayan bir ülkede bunu nasıl başardın?” veyahutta tam tersine, benden nefret ediyorsa, “Sen her şeyi yaptığını zanneden, ama hiçbir şey yapamayan bir boş adam mısın?” Bir tane insan içerikli bir röportaj yapmaz mı bu adamla ya?

Hiç mi yapmadılar?
Bana sorarsanız hiç yapmadılar. Benimle zeki ve içerikli ve iyi ev ödevini yapmış bir adet röportaj yapılmadı bu ülkenin gazetelerinde. Bir! Her gün varsa yoksa kim kimi dövdü, kim kime delikanlı dedi, kim hangi bara hesap taktı; bunlar tam sayfa. Utanıyorum, ne diyeyim size, böyle bir ülkede yaşamaktan utanıyorum. Veya ezberledikleri ve ezberlettikleri üç, beş tane standart yazarı, dediğim gibi anti-kemalizm ve anti-cumhuriyetçileri övmek isteyen, ikinci cumhuriyetçi klikin elinde olduğu için, medya, varsa yoksa onlar etrafından döndürülen bir fasit dairedir. Örnek vereyim size. Kemik romanını biliyorsunuz. Peki Kemik romanının 11 Eylül’le ilişkisini biliyor musunuz?

Kitabı okumadığım için bilemiyorum.
O zaman iyi dinleyin beni. Kemik romanı Aralık 2000’de çıktı; yani 11 Eylül’den 10 ay önce. Kemik romanında ne var biliyor musunuz? Kasım 2001’de, New York Manhattan’da, sabah saat 9:00’da bir Boeng Jumbo gökdelene intihar uçuşu yapıyor, göbekten gökdeleni biçiyor, uçakta, binada ve yerde binlerce kişi ölüyor. İki dakika sonra bütün dünya televizyonları bunu veriyor ve amatör bir kamera uçağın binaya geçirişini çekmiş, televizyonlar arka arkaya binlerce defa çarpışma anını veriyor ve herkes heyecan içinde “aman ne güzel sahne” diye seviniyor. Türkiye’nin hiçbir büyük gazetesi Bedri Baykam’ın romanında A’dan Z’ye, uçağın markası ve saatine kadar her şey vardı diye bir yazı yazmadı. Siz bundan daha komik bir sansür düşünebiliyor musunuz? Bunu bahsettiğim medya gülü üç, beş yazardan biri yapsaydı Taksim’e altın heykelini dikmişlerdi ve yatak odasına dahi kamera koymuşlardı tüm yaşamını bize anlatsın diye. Tesadüf mü zannediyorsunuz siz bunu? Hayır, bilinçli! Bu haber size ulaşsaydı, o kitabı siz de alırdınız, teyzeniz de alırdı, bu adamların satış rekorları da üçle çarpılıp kırılırdı. Ama hayır, bu adam zaten zararlı, Atatürkçü, ödünsüz laik, Kemalist filan, bunu görmezden geldiler.
Normalde CIA’nin de bana bunu sormuş olması lazım “Sen bunu nerden çıkardın” diye. Ha, CIA’nin kötü çalıştığını biliyoruz; önemli değil. Ama naaptılar, Amerika’da bu olayı çok çok uzağından tutturan birkaç yazarı manşet yaptılar. Şu anlattığım olayın haber değeri mi yok? Bu haber normalde o gazetelerin hepsinde birinci sayfadan, sekiz sütuna manşet olurdu. Bundan korktular; antalabiliyor muyum? Nasıl CHP Genel Başkanlığı adaylığımı hiç vermedilerse size, Kemik’in de 11 Eylül’ü 10 ay önceden anlatışını vermediler. Küba’da, Devrim Müzesinde, “Küba Devrimi’nin 40. Yılı” diye dev bir sergi açtım. Cumhuriyet’i saymazsak sadece Milliyet’te küçücük bir haberi çıktı. Aslında yarım sayfa haber varmış, ama düşmanım olan genel yayın yönetmeni onu çıkartmış; Milliyet’te çalışan birisinden aldığım bir bilgi bu. Sonuçta hiçbir gazete Küba’da açtığım ve Deniz Gezmiş’le Che’yi resmettiğim, Küba halkına da kendi idöllerinin yanında Deniz Gezmiş’i tanıtan bu dev sergiyi vermedi. Şimdi siz kalkıp bana medyatik dediğinizde düşünüyorum; evet, ben sağa sola açılışlara gittiğimde, karımla yan yana, elimizde şarap kadehleriyle fotoğraflarımızı gazetelerine koyuyorlar. Mesela o salaklar bir ay önce elimde kadeh, ağzımda püroyla fotoğrafımı çekip “Bu ne biçim başkan adayı” diye sanki ayıp bir şey yapıyormuşum gibi aleyhime yazı yazabiliyor. Onun için, ben medyanın tikleriyle uğraştığımdan, sırf o bağlamda medyatik diyebilirsiniz bana.

Bir ressam ve bir Atatürkçü olarak, birçok yerde karşımıza çıkan ve bence estetikten nasibini almamış Atatürk resimleri ve heykelleri hakkındaki düşüncelerinizi de merak ediyorum.
Bu heykeller yapılıyorsa ve gerçekten halk bunu istiyorsa konulabilir, ama bunların tabii ki özenli yapılması lazım. Fast food prodüksüyonu gibi yapılmaması lazım. Kimisi Atatürk’e benzeyen, benzemeyen, sanatsal ve estetik değeri olmayan birçok şey üretildiğinin farkındayım. Onun için bu konuda dikkat belediyelere düşüyor diye düşünüyorum. Ama bugün hangi belediye yapısının bu tip özenler göstereceğini bilemiyorum; hele ki “sanatın içine tüküren” belediye başkanlarımız varken.

Yine dergimizin esas konusuna dönersek, Türkiye’de satılan kırtasiye ve sanat malzemeleriyle, yurtdışındakiler arasında fark var mı?
Daima böyle istisnalar vardır. Gerçi Türkiye’de çok ithal malzeme de var. Ama mesela bazı fosforlu boyalar var ki yalnız New York’da satılıyor; ben o boyaları değil başka bir ülke, Amerika’nın başka bir eyaletinde bile görmedim. Öyle farklar olabiliyor, ama sonuçta bugün Türkiye’de sanat üretmek isteyen bir insan bazı detaylar hariç kırtasiyelerden her türlü malzemeye ulaşabiliyor. Kimsenin bu anlamda bahanesi kalmadı. Biz 1960’larda Türkiye’de Raf dışında bir spor ayakkabı bilmezdik. Sahi, hâlâ imal ediliyor mu Raf Türkiye’de?

Bilmiyorum, ben hiç duymadım Raf markasını...
Düşünün ki tek spor ayakkabısı Raf’tı; Converse’ün Türkiye baskısı gibiydi. Demek ki aramızda bir kuşak farkı var. Sizin hiç duymadığınız o ayakkabı markası benim için Adidas gibi bir şey. 1960’lı yıllarda Türkiye’de krampon yoktu, bir tek forma yoktu, bir tek tenis gömleği yoktu, bir tek yabancı boya yoktu. Böyle bir yerden bugün Türkiye bu noktaya gelmişse, artık kimsenin bahanesi kalmadı demektir.

Türkiye’nin gayri resmi başkenti olan ve kıtaları birleştirdiğiyle övündüğümüz İstanbul’da sanatın yeterince üretildiğini ve tüketildiğini düşünüyor musunuz peki?
Bu devletle tek sanatsal ilişkimiz acaba bizi sansür edecek mi, acaba para cezası kesecek mi şeklinde. Ne kültür bakanlığı var ortada, ne bir müzecilik; hiçbir şey yok.

Kültür bakanlığı da zaten turizmle birleştirildi...
Komedi. Ben bu ülkede yıllardır sanatın merkezindeysem ve kültür bakanlığı yok diyorsam size herhalde bunun bir anlamı var, değil mi? Benim yazdığım, yayımladığım kitaplar toplatılırken benim yanımda kültür bakanlığı mı vardı? Veyahut da kültür bakanlığı benden eserler alıp bunları vilayetlere mi dağıttı? Veya kitaplar alıp kütüphanelere mi dağıttı? Ne yaptı kültür bakanlığı? Ama ben biliyorum ki Başbakanlık Muzır Neşriyat Kurulu hakkımda 10 tane dava açtı. Anlatabiliyor muyum? Devletle ilişkimin özeti bu. Hangi ülkede, hangi medyayla, hangi devletle bu işleri gerçekleştireceksiniz? Yıllardır ne yaptıysak bağımsız koleksiyonerlerin sayesinde yaptık.

 

(Frekans Dergisi)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer