Amerikalılar Cola Turka içerse...

 
Her ramazan ayında bir ‘Nerede o eski ramazanlar’ tartışmasıdır gider. Ne zaman başladığını bile unuttuğumuz bu tartışmanın getirdiği nostaljiyle yaşanır ramazan. Biz de, son günlerde ‘köylülük’ ve ‘şehirlilik’ üzerine yürüttüğü tartışmayla gündem yaratan Murat Belge ile, İstanbul’un bu tartışmadaki yerini, eski ramazanları ve azınlıkların ramazanı
nasıl yaşadığını konuştuk.

 

Geçtiğimiz ay Radikal’de Neşe Düzel’e verdiğiniz röportajın ardından ‘köylülük’-‘şehirlilik’ ekseninde bir tartışma yaşandı. Sizce şehirlerimizin en büyüğü İstanbul, ne kadar ‘şehirli’ bir kent?
İstanbul sürekli göç alıyor ve o göçen insanlar geldikleri yere kısa zamanda uyamıyor. Mübeccel Karay gibi sosyologlar bu uyumun üç kuşak aldığını söylüyor. Tabii bunu daha travmatik bir yaşantı haline getirmek mümkün. Ama o zaman da ruh hastası adam miktarı çoğalır. Belki köylülükten daha kolay sıyrılırlar ama o da çok iyi olmaz. Yalnız, bu uyumun yavaşlığına karşın, bütün toplum topyekün modernizmin etkileri altında. Dolayısıyla ‘Köylüler gelip kenti köylüleştiriyorlar’ diyebiliriz ama bir yandan da köy, köy olmaktan çıkmaya başlıyor; bütün o iletişim araçlarıyla filan. Yahut da Avrupa’ya gidip gelenler, daha evlerine doğru dürüst döşeme, parke yapmadan toprak zemin üstünde buzdolaplarını, çamaşır makinelerini yerleştirmeye başlıyorlar. O anlamda Türkiye’nin köy-kent ayrımı yapmadan, her tarafı bir dönüşüm sürecinden geçiyor.

En çok çanak anten de, kırsal kesimde görünüyor...
Bu gelişme biçiminde Türk toplumu dediğimiz bu 70 milyon adam, aslında televizyonundan başka bir şeyi olmayan bir 70 milyon. Kaç sineması var, hangi müziği dinliyor, ne kadar dinliyor, ne kadar seyahat edip ne kadar dünya görüyor? Sadece televizyondan bakıyor. Onunla oluyor yani bütün olan dönüşüm; lokomotif hâlâ o...

İstanbul deyince de aklımıza Beyoğlu, Taksim, Kadıköy’den başka bir yer de gelmiyor... Festivaller, sinemalar, alışveriş merkezleri, her şey bu merkezlerde.
Türkiye, bunun altyapısı olmadığı halde bizde, Johannesburg filan gibi gelişiyor. Johannesburg’da, zenginlerin, beyazların oturduğu, bazısı resmen kale gibi, bazısı sadece dikenli telle çevrilmiş ama hepsinin kapısında silahlı yarı silahlı adamlar olan yerleşimler var. Öbür tarafta da siyah yerleşimleri. Siyahlar öteki tarafa ancak hizmetkar olarak gidebiliyor. Bizde de uydu kentler filan var, kendi reklamını yapan. Onların yanında da hemen bir varoş kuruluyor o zamana kadar kurulmamışsa; çünkü bunlara hizmetkar lazım. Onlar oraya gidip çamaşır yıkıyor, çocuk bakıyorlar. Manyak bir gelişme biçimi var.

Birkaç yıl önce Öteki Türkiye adıyla tartışılmıştı bu konu. Brezilya’daki, elektrikli tellerle çevrili yerleşim merkezleri örnek verilmişti. Peki bu resimlerin hangisi Türkiye?
Bunun hepsi Türkiye. Türkiye bu paradoksları barındıran bir toplum. O bakımdan dünyada tek olduğumuzu da sanmıyorum. Güney Afrika gibi bazı yerlerde bu etnik temele dayanıyor, bazı yerlerde de yarı etnik. Brezilya filan biraz öyle. Ama işte Arjantin, Şili gibi daha beyaz nüfusları olan yerlerde yine iki toplum gibi yaşandığını görebiliyorsun. Buna bir sosyolog ‘Bel-India’ diye bir isim taktı. Nüfusun bir kısmı Belçika’daki gibi, bir kısmı ise Hindistan’daki gibi yaşıyor. Türkiye de biraz öyle...

İstanbul’un ramazanı yaşayışı ve bu yaşantıdaki Osmanlı’dan bu yana gelen değişime gelmek istiyorum. Ramazanın İstanbul’daki yeri, İstanbullular için anlamı neydi?
Yaşamadığımız bu dönemleri anlamak kolay değil. Çünkü o dönemin eskiden kalan anlatımlarının çok güvenilir olduğunu düşünmüyorum. 11 ayın sultanı filan gibi lafların...

Her ramazan birileri çıkıp TRT’de eski ramazanları anlatır ya...
Ama toplumca eziyet çekilen bir ay sonuçta. Eziyet çekiliyor ve karşılığında da çekilen eziyeti daha kolay yutulur hale getirmek için çeşitli eğlenceler düzenleniyor. Sünnet düğününde çocuğun canı yanıyor ama karagöz seyrettiriyorsun, birazdan unutup gülmeye başlıyor. Burada da benzer bir toplumsal durum var. Onun için özellikle de nostalji yapma ruh haline girince insanlar, ‘Neydi eski ramazanlar’ diye başlıyorlar. O da neydi yani? Şimdiki eğlence imkânlarıyla kıyaslandığında pek fazla zenginliği yoktu. Onun için diyorum, kaynaklara ne kadar güvenebiliriz diye. Herkes sahiden çok mu seviniyordu ramazan geldi diye, yoksa içinden, ‘Hayallah şimdi bir ay aç gezicem’ mi diyordu.

O zaman şimdiki gibi çok stres de yok...
Ama o zaman da hayatın en büyük keyfi yemek yemek... Bu Türk yapısına da uygun bir şey sanki. Yani içkiyi miçkiyi de kesip bir ay dişini sıkıyorsun ve sonunda da inanıyorsun gerekeni yaptığına...

Günah çıkarma bir nevi...
Hah; sonra da 11 ay bildiğim gibi yaşarım deyip yine hayat normale dönüyor. Bir ay Türk mizacı için yeterli bir süre.

Tadında bırakalım...
(Gülüyor) Evet, fazlasını kaldıramaz.

Sonra da şeker bayram var zaten, üç gün boyunca...
(Gülüyor) Evet.

Peki azınlıklar için ne ifade ediyordu ramazan? Sonuçta toplumsal bir olay, herkesin katıldığı bir durum. İnsanların birbirine yakınlaştığı bir dönem. Osmanlı’da bugünden daha önemliydi. Bugün en azından sokakta sigara içebiliyor insanlar.
Osmanlı’da sokakta yemek yemenin cezası var zaten... Böyle multi-etnik yaşanan yerlerde, asıl önemli geçişler şehirlerde olmuştur. Kırsal bölgelerde köyler ayrı yaşadığı için hiçbir zaman iki halk iç içe geçmemiştir. Köyde derenin bir tarafında filancalar, diğer tarafında falancalar olabilir; ama kaynaşık durum olmaz. Yakın zamanlarda bir sürü milliyetçi rezalet gördük sağda, solda. O zaman şöyle diyorlardı: “Onların düğünü olurdu, biz giderdik; onlar da bizim düğünümüze gelirdi. Nasıl böyle olduk?” Düğün olunca birbirileriyle ilişki kuruyorlar. Tabii kentlerde çok daha iç içe, yüz yüze, yollar çok daha sık kesişiyor. Farklı inançlardaki insanlar bir şeyleri paylaşmanın yolunu bulmak durumunda. Bu milliyetçilik dalgaları gelip bütün toplumları ve bizimkini kasıp kavurana kadar İstanbul’da da böyle yaşandı. Mesela karagözcü bütün mahalleleri dolaşır, Balat’a da gider, aynı esprilere Balattakiler de gülerdi. Ama muhtemelen Balat’ta Yahudi’yi çıkarmaz, onun yerine belki Rum’u çıkarırdı. Fener’e gittiği zaman da belki Yahudi tipini gösterirdi. O insanların kendi geliştirdikleri taktikler, bir kültür var. Osmanlı toplumunda mesela fıkra kaynağı etnisitedir. Arnavut, Arap, Ermeni fıkraları vardır... Gerçeğe sadık şeylerdir. Dinin çok önemli olduğu, modernizm öncesi bir toplumda  herkesin dini ayini, önemli dönemi, herkesi etkiliyor. O dinden olmayanları da. Çoğunluğun Müslüman olduğu, oruç tuttuğu bir toplumda, gayrimüslimler de, ilişkileri de iyi olduğu için, birbirlerine hakikaten sevgi, saygıları olduğu için, sokakta yemek yemez. Oruçla alakası olmadığı halde, bir Müslüman’a kötü gelebilecek herhangi bir şey yapmaktan kaçınırlardı. Müslümanlar ramazan münasebetiyle bir eğlence yapıyorsa onun içinde bulunurlardı. Bu iftar yemeğine gitmek de olabilir, Şehzadebaşı’nda tiyatroya gitmek de. Zaten orada tiyatro deyince, oynayanlar gayrimüslimler. İşte bunun karşılığı da, paskalya olunca Müslümanların yumurtalarını boyayıp götürüp hediye etmesidir. Veyahut da onlar paskalya çöreği yapıp Müslümanlara ikram ederler. Bunlar hep iç içe geçme, birbirinin kültürünü paylaşma olaylarıydı. Yani birbirlerinin düğününe gittiler ama kız alıp vermek bir ileri aşamadır. O da burada olmaz. Onu mesela Kürtler için der Türkler. “Bizim onlarla ne ayrımız gayrımız var, kız alıp kız verdik.”

Bugün de aslında dini veya etnik farklılıklardan ziyade ‘seçkin, modern’ kesimle, ‘taşralı, İslamcı’ kesim ramazanı çok farklı yaşıyor. Kendi içlerinde kız alıp kız verme durumları da yok. O zamanın ‘seçkinlerinde’ de böyle bir tavır var mıydı? Ramazanın toplumsal olarak da kaynaştırıcı bir yapısı var mıydı yani?
Vardı, evet. Osmanlı tarihinde sınıf çok ikincil rol oynar. Böyle bir ortalamanın egemenliği vardır onun için. Zengin konağında iftar yemeği olabilir, düğün olabilir, sünnet olabilir; insanları bir araya getiren durumlarda hep bir ortak bir şeyi paylaşmak vardır. Zenginliğe ve lüks tüketime karşı oldukça güçlü bir ideoloji olduğu için o tüketimi yapmak durumunda olan insan bunu bir hayıra dönüştürebildiği ölçüde kendisi de rahat eder. Onun için, ‘Ben şimdi çocuğumu sünnet ettireceğim, beş gün de düğün yaptıracağım. Karagözcü getireceğim’ diyorsan, o arada mahallenin üç beş fakir çocuğunun sünnetini de sen üstleneceksin. Dolayısıyla böyle olaylarda bütün mahalle bir araya gelir. Mahalle zaten sınıf temeline göre kurulmamıştır Osmanlı kentlerinde. Batı’da olduğu gibi değildir. Orada aynı mekânı paylaşmaz farklı sınıflar. Halbuki burada her mahallenin birkaç zengini, bir miktar yoksulu ve çok sayıda da orta tabakası vardır. Onlar işte kahvesinde, şurasında burasında, belirli günlerde bir araya gelmeye alışık adamlardı. Onun için bizde sınıf kültürü da oluşmamıştır.

Hem iyi hem kötü bir şey...
Tabii, hem iyi hem kötü. Bugün de işte Oğuz Aral hep söylerdi, vaktiyle bir anket yaptırdıydı Gırgır okuyanlar arasında. En zengin Gırgır okuyucusuyla en fakir Gırgır okuyucusu aynı müziği seviyor.

Ramazanda Sultanahmet meydanında, Feshane’de konserler, şenlikler düzenleniyor. Muhtemelen bu bir geleneğe de dayanıyor. Ama bunlara genelde belli bir kesim katılıyor.
Geleneksel şeyler herkesin ilgisini çekmiyor. İlgisini çekenlere de aslında o eğlencenin kendisi onlara çok eğlenceli geldiğinden değil belki, gelenek kavramına yakınlık duydukları için. İslamcılığı benimseyince onları da benimsemek gerektiğini düşünüyor. Ama bizim birçok geleneğimiz kesin bir kesintiye uğradığı için bugün gelenek diye yapılan şeylerin çoğu muhtemelen orijinal halinden çok da farklıdır. Ama onu yapanlar çok da farkında değildir.

Ramazan bir yandan tüketim çılgınlığına dönüştürülüyor. Mehmet Tez Aktüel’de “Coca-Cola Ramazan’ın resmî içeceği mi olacak” minvalinde bir yazı yazmıştı. Muhtemelen öyle bir merci olsa resmî içecek olmak için başvururlardı da.
Sen Amerikalılar’a Cola Turka içirmeye başlayınca, Coca Cola da bunu yapacak. (Gülüyor)

 

(Zipİstanbul Dergisi)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer