Murat Belge:
Şimdi geleneklerimizi ancak icat edebiliriz
Bir yazınızda “Yunanistan'a geldiğimde, kültürel farklılıklara rağmen, üstelik bunları koruyarak, nasıl Batılı olunabildiğini gözlemleyebiliyorum” diyorsunuz. İstanbul, “farklılıkları koruyarak Batılı olma” yolunda nerede duruyor?
Ben İstanbul’u Yunanistan kadar başarılı bulmuyorum. “Bizim kimliğimiz” derken Yunanlılar daha bir dolgun içerikle söylüyorlar, biz daha bir hamasi ve içi boş bir şey söylüyoruz. Çünkü geçmişimizle ilişiğimizi kesmişiz, uzun zamandır farkında olmadan yaşamışız. Yunan kilisesindeki ikonalarda, eski Yunan tapınağını andıran semboller vardır. Hristiyan mağbet ama pagan çağın Yunan tapınağını içinde barındırıyor gibi bir sembolizm vardır.
Bizde de şamanizmden kalma geleneklerin hâlâ sürdürüldüğü söylenir...
Şamanizmin sürdürüldüğünü sanmıyorum. Ama Türkçülükle birlikte bu lakırdı ortaya çıkmıştır, İslam’dan gayrı bir gelenek icat etmek için. Biz şimdi geleneklerimizi ancak icat edebiliriz. Ama Yunanlılar çok fazla da kopmadan onlarla yaşadı. Batı karşısında da bizim kadar kompleksli davranmadılar. Onun için daha rahat bir toplum. İstanbul’un da belli bölgeleriyle böyle aslında. Boğaz hattına git veya Eminönü’nde bizim Hamdi’nin kebapçısına git, daha alaturka havalıdır ama dünyanın her yerinde olabilir Hamdi gibi bir yer. Genel olarak baktığımızda bizim hem Batı’yla ilişkimiz, hem geçmişimizle ilişkimiz Yunanistan’dakine oranla çok daha problematik. Bizim en medeni olduğumuz nokta Osmanlı toplumu ama onu reddettik. Orta Asya’ya dönmek ve orada da Ötüken diye bir yer keşfetmek durumunda kaldık. Onlar Sofokles’e dönelim derken biz Atilla’ya dönelim, Cengiz Han’a dönelim dedik...
Oraya dönünce de bozkır çıktı karşımıza...
Evet, işte onu yapınca arkası da böyle gelir...
Boğaz köprülerinin ücretsiz olması gerektiğini yazmıştınız. Bana da köprülerden alınan ücret, köprü trafiğinin ve o trafikte harcanan zamanın veya benzinin ekonomiye maliyetini karşılamaz gibi geliyor.
Yazdım ama birisinden itiraz geldi... Genelde dünyada köprüler masrafını çıkardıktan, bir miktar da kâr ettikten sonra bedava hale getirilir. Burada köprünün para getirdiği anlaşıldığı için ilelebet o paradan vazgeçemeyecekler. Bana yazılan cevapta da şöyle deniyor: “Dünyada da devamlı para toplanan yerler var. İmtiyazlı olanlardan alınan parayla başka işler yapılabilmesi için bu iyi bir uygulamadır.” Bu da bir bakış.
Ama zaten arabası olandan vergi alınıyor.
Araba olmasını sürekli bir imtiyaz mı kabul edeceğiz bir kere? Evet, ayrıca vergisini alıyorsun. Bu yine çok eski bir bakış. Bugün normal olan herkesin araba sahibi olması. Ya da yurtdışına giderken alınan para. Aynı mantıkla, ‘Bunlar ayrıcalıklı insanlardır, versinler.’ O paranın topluma bırakılması lazım, devletin de biraz hayal gücünü çalıştırıp gelir kaynakları bulması lazım. Ama o tıkanmaların da sadece gişelerden kaynaklandığını sanmıyorum. Otomatik geçişler biraz hafifletti.
Evet ama OGS çok yaygınlaşmadı. Daha ucuz ve daha hızlı olmasına rağmen sırada beklemeye devam ediyor insanlar...
Toplum zaten o arabanın içinde beklemekten rahatsız değil. Öyle olunca sadece gişe mişe meselesi değil, vapurla geçip öbür taraftan bir dolmuşa binip gideyim gibi bir düşünce yok. Araba sahibi olduktan sonra illa kıçından yapışacak o arabasına. Ondan sonra, bilmem kaç saat beklese de her yere onunla gidecek. Şu Boğaz’ı ulaşım için kullanmak varken... Bu kadar denizle, suyla iç içe bir kentte sudan bu kadar az yararlanmak anlaşılır değil.
Şimdi üçüncü köprüyü yapmaya kalkıyorlar bir de...
Bir tane yapıldı, ikinci yapıldı, şimdi üçüncünün yapılması gündemde. Zaten birincide karşı çıkarken ‘ Bunu yaparsın, yetmez, durmadan köprü yapmak zorunda kalırsın’ deniyordu. Demek ki o karşı çıkanların haklı oldukları bir şey var. Bu kadar her şeyi karayolu taşımacılığına bağlamak... Bunun sonucunda demiryolu yapmıyorsunuz senelerdir. Peki, karayolculuğuna karar verdin; hangi karayolunu yaptın? Daha İstanbul-Ankara karayolunu tam otoban yapmış değiller. Peki bu İstanbul günde kaç kilo domates, kaç kilo hıyar tüketir? Bunlar nasıl gelir İstanbul’a? Kamyonlarla. O kamyonlar yolu tıkar, sollar, kaç trafik kazası olur? Zincirleme gidiyor. Her allahın günü bu kadar benzin yakılıyor. Şimdi bir de üçüncü köprüyü yapayım diyorsun, bunu biraz daha teşvik ediyorsun. Birkaç kamyon daha alalım... Ama demiryolu? A, a. Yani ne denir ki?
Kutu
İstanbulisbon
Geçenlerde yaptığınız Portekiz gezisinde, Portekiz ile Türkiye arasında paralellikler kurmuştunuz. Lizbon, İstanbul’a o kadar benziyor mu gerçekten?
Genel havasıyla benziyor, evet. Frankfurt’tayken ‘İstanbul’a ne kadar benziyor’ diye bir şey aklımdan geçmez. Bordeaux’da da geçmez, Edinburgh’da da geçmez. Ama Lizbon’da geçebilir. Yani bina mı benziyor? Yoo. Kaldırım mı benziyor? Hayır. Tek tek ayrıntılara baktığınız zaman muhtemelen bir şey bulamazsınız. Tamam, eski evler, üst üste yığılı filan, Beyoğlu’nu andıran şeyler bulabilirsin. Genova’da da bulabilirsin. Yokuş olması, topografisi benzer. Su kenarı filan. Ama Hamburg da su kenarı ama o başka bir su. Portekiz Avrupa’da bunu en çok söyleyebileceğim yerlerden biri.
New York için de bu söylenir biraz...
New York tabii başka türlü. Fizikî yapı hiç benzemez, buna karşılık dinamizmiyle filan, hakikaten İstanbul’u andıran bir şey vardır. Herkesi çağıran, davet eden bir yer olmasıyla, yaşayanların çoğunun yerli denmeyecek adamlar olmasıyla bir sürü benzerlik vardır.
(Zipİstanbul Dergisi)
.
