Perdenin arkasında ne var?


Birol Ünel’i Duvara Karşı’nın Cahit’i olarak tanıdık ve çoğumuz da öyle sevdik. Birol ve Cahit arasında nasıl farklar var?
Şahsımla benzerliği pek yok. Ancak bu Cahit rolünü özellikle o şekilde seçtik; 80’li yılları anlatan bir karakter. O yıllarda daha çok punk üzerine, çiçek çocukları şeklinde bir yaşam vardı. Zamana, yaşama uydurduk. O yaşamı anlatmaya çalıştık. O yaşamla bütünleştirdik. O kıyafeti giydiğim zaman karakterin de farklılaştığını da görmüş olursunuz... Bu zamanın bir portresiydi, daha çok zamanı gösteren bir portreydi, zamanla, yaşamla ilgisi olan bir portreydi. Kendi o anda arayış içinde olan, bir taraftan yaşamın kötü yanlarına ağırlık veren ancak içinde romantik olan, romantiği arayan bir karakterdi. Aslında hakikaten yaşayan bir insan Cahit. Şu anda esrarı bırakmış, temize çıkmış, Londra’da yaşayan, iki çocuklu bir aile babası. Şu anda da bir kitap yazıyor, yeni de bir albüm çıkardı. Benim arkadaşım olur zaten.

Bir söyleşinizde Cahit’in müziği için punk, kalbin zamanındaki karakterin müziği için de tango benzetmesini yapmışsınız. Bunlar müzikal olarak farklı türler ama aynı duyguya dayanıyorlar. Sizin müziğiniz ne peki?
Ben Neyzen Tevfik’i çok seviyorum. Ceklın cet tu bi (Jacklon jack to be)’yi şahsen tanımış, Hannover’de onunla birlikte de olmuş, şahsen tanımış, onun koçluğunu da yapmış. Benim müziğim bunlar. Neyi çok seviyorum, Goran Bregoviç...

Jim Morrison?
Jim Morrison. Ve Nick Cave, tabii 80’li yıllardaki...

Kalbin Zamanı’nda üç farklı erkeğin aşka dair üç farklı bakışı anlatılıyormuş. Ali Özgentürk bunları platonik, sadakatli ve fırtınalı olarak adlandırmış. Siz de platoniği canlandırıyorsunuz. Siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?
Benim anladığım platonik Bu roldeki platonikten biraz farklı. Platonik hiç dokunmayan, görünmeyen bir olay. Burada aşk içinde yaşıyor. Benim oynadığım rolde, benim içimde yaşayan aşk. Ama ben kendimi tanımlarsam aşk açısından, ben biraz hırslıyım zannediyorum.

Platonik aşk deyince benim aklıma Kieslowski’nin Aşk Üzerine Küçük Bir Film’i geliyor. Seyretmiş miydiniz?
Duydum ama izlemedim.

Orada bir röntgencilik vardır. Zaten platonik aşklarda da bence röntgenleme güdüsünü tatmin vardır biraz.
Bu roldeki karakter röntgenci kesinlikle değil.

Röntgenci derken zaten uzaktan bir insanı takip etmek manasında söylüyorum.
Röntgencilik deyince ben daha farklı algılıyorum. 80’li yıllarda Türkiye’ye çok sık geldiğim zamanlarda Efes’te Selçuk’tan bir pehlivanla berabermiş. O ara orada Efes’te gezerken etraftan aldığı taşları çalılara attığı zaman beş kişi dışarı fırlıyorsa o zaman bu röntgenciliktir. (Gülüşmeler) Hiç kimselerin olmadığı boş bir sahil vardı. Orada devamlı çıplak denize giriyorduk. (Kimse yoktu. Doğaylan baş başa)

Ama varmış yani...
Evet, varmış onlar. (Gülüşmeler)

Bir söyleşinizde “Bugüne kadar yaşadığım aşkları hala içimde taşıyorum. Hala seviyorum onları. Bir aşkı fırlatıp atmak kolay değil. İnsan sevgilisini kaybediyor ama aşk kalıyor geride” demiş. Sizce bir insan kalbi kaç aşk taşıyabilir?
Kalp bu aşklar nedeniyle büzülmez, aksine büyür, genişler.

Mide gibi mi yani? Yedikçe yiyesi mi geliyor insanın?
(Gülüşmeler)

Kalbin Zamanındaki karakter için derviş vari bir insan olduğunu söylemişsiniz.
Evet. Neyzen Tevfik’in müziklerini de kullandığımız için biraz dervişvari, biraz sufi bir karakter.

Ali Özgentürk bir söyleşisinde sizin için şöyle demiş: “Onunla bir yerde oturunca hemen o ortamın dışında görünüyor. Öyle külçe halinde bir yabancı görüntüsü var.”
(Gülüyor)

Siz yabancı olmaktan da hoşnutsuz değilsiniz. Bu yabancılık Almanya’da Türk olmaktan mı kaynaklanıyor, yoksa daha içsel bir duygu mu?
(Türkçe konuşuyor) Bizim aile zaten, benim annem İran’dan, babam Azerbaycan. Çok karışık bir aileyiz. Belki ondan.

Ölüp gömüldükten sonra, hepimizin gideceği yere doğru giderken, her neresiyse orası, dünyayla ilgili hatırlayacağınız en güzel şey ne olacak?
Denizi düşüneceğim. Denize döneceğimi düşüneceğim tekrar. Biz denizden geliyoruz, denize döneceğimi düşünüyorum.

Tezer Özlü okumuş muydunuz? O da Almanca yazardı çünkü...
(Çevirmen kim olduğunu anlatmaya çalışıyor. Çevirmenden adını soyadını yazmasını istiyor bir kağıda.)... Kitabının ismi neydi?

Birkaç kitabı var. Eski Bahçe, eski sevgi, kalanlar, Yaşamın ucuna yolculuk...
(Türkçe konuşuyor) Ne zaman yaşamış?

80’lerin sonlarında olması lazım... Ondan bir alıntı yapıp bir soru soracaktım da. “Bir şeyi bir insanla bölüşmek, yine kendinle bölüşmektir. Bir insanla sevişmek, gene kendinle sevişmek demektir. Birisiyle birlikte olmak demek yalnız olmak demektir” demiş.
Orhan Veli’nin bir şiirinden mi?

Yok hayır... “Temel sorun”, diyor, “yalnızlık direncini yitirmemekte.” Sizin yalnızlık direncinizi yitirdiğiniz anlar oldu mu?
Bizler hayatın içinde kişiler olarak, grupların içinde olduğumuz zaman yalnızlığı ararız. Yalnız kaldığımız zaman da grupları, insanları ararız. Ancak Tezer Özlü’nün söylediklerini şimdi anlayabiliyorum. Önemli olan insanın içindeki bu yalnızlığı kırmamak. Evet, zaman geldi, benim de yalnız kaldığım, yalnızlığı yenemediğim zamanlar olmuştur. Ama bunun üstesinden gelmek hayattaki en önemli olaydır.

Tezer Özlü öldükten sonra Fitzgerald’ın “Tender is the Night” adlı kitabının okunmasını istemiş. Sizin yaşamanızı anlatacak bir kitap, şiir, şarkı var mı?
Ben daha çok Artur Rimbaud... Ancak 17., 18. yüzyıldan Fransız müziklerini, yayınlarını daha bir tercih ediyorum. Voydegeer gibi..

Peki o zamanlar mı yaşamayı isterdiniz öyle bir şansınız olsaydı?
Zannederim ben kafa yapımda o yıllarda yaşıyorum. Ama hiçbir kitabın ölümde benim yanımda olmasını istemezdim. (Gülüyor)

Yalnızlıktan bahsediyorduk. Godard’ın şöyle bir lafı var: “İletişim öldü, yaşasın iletişim araçları.” Bunu söylediğinde de SMS, e-mail gibi şeyler de yok. İnsanların bu kadar iletişim araçlarına rağmen hala yalnızlıktan şikayetçi olması, hala iletişimim kuramamasının sebebi ne sizce?
Aslında zaten insanları yalnızlaştıran bu iletişim araçları. Sevgilinize seni seviyorum diyorsunuz, üç satır yazıyorsunuz, bir düğmeye basıyorsunuz, üç saniye sonra onun elinde. Ancak eskiden bu böyle değildi. Eskiden insanlar gidiyordu, arıyordu, karşılıklı görüşüyordu, göz temasını alıyordu. O insanları rahatlatıyor, iç huzuru veriyordu. Şimdiki zamanda insanları huzursuz eden, yalnız bırakan bu iletişim araçları. Ben mesaj yazmıyorum mesela.

Sinemaya ilk gittiğiniz zamanı hatırlıyor musunuz?
Jango’yla ilgili rezalet bir filmdi. 15 yaşımda filandım. Şimdi bile çok ender gidiyorum sinemaya. Pek öyle sinema alışkanlığım yok. Kız arkadaşım bütün filmleri, onların hikayelerini bilir.

En son hangi filme gitmiştiniz.
Tom Cruise’un oynadığı Coloteral bilmem ne diye bir filme gitmiştik. 10 dakika sonra uyudum zaten... Godard demiş ki, en iyi filmler sizi uyutan filmlerdir. Çünkü onlar sizi hayal alemine götürür.

Kendi oynadığınız filmleri de seyretmiyor musunuz peki?
İsteksiz olarak seyrediyorum. Çok heyecanlanıyorum çünkü.

Nick Cave de o sizin beğendiğiniz Birthday Party zamanında, yaptığı albümleri dinleyemiyormuş.
Evet. Biliyorum. Nick Cave çok büyük bir konserinde, sahneye çıkmak istememişti. Çıktığında da taş gibi ortada kalmıştı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Her şeyi bozdu ve gitti.

Sizin de başınıza geldi mi?
Öyle bir olayı ben de yaşadım. Okuma esnasında, 10 dakika öncesi sahneyi terk etmek zorunda kaldım. Tansiyon problemi çıkmıştı. Bir sanatçının başına gelebilecek en kötü şeylerden biridir. Metni göremeyecek, okuyamayacak hale gelmiştim.

Tarkovski, “Genelde insan yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilmemiş zaman yüzünden gider sinemaya” demiş. Sizce insanlar neden gider sinemaya.
Tarkovski çok kendine özgün bir kişiydi. Zannederim o pek hikaye yazmak, anlatmak istemiyordu. O zamanı, olayı, durumu, o anki durumu yaşatmak istiyordu. Hisleri yaşatmak istiyordu. Baktığınız zaman sadece bir görüntü, bir zaman, bir olay görüyordunuz. Üç saat gibi çok uzun bir süreye bile sığdırılabilen bir şeydi. Ben daha çok anlatımlı, kişilere bir şey veren oyunları severim. Bu, sinemadan çok daha rahat ve kolaydır tiyatroda. Benim düşünceme göre insanlara bir şeyler anlatması, bir şeyler vermesi gerekir.

Peki insanların neden sinemaya gittiğini düşünüyorsunuz?
Bu çok eski bir gelenek aslında. Çocukluğumuzda karagöz-hacivat gibi gölge oyunlarından başlayan bir olay. İnsanların bir şeyler görmek isteme arzusundan. Bunu zamanında en güzel Moliere anlatmış. Bütün fransayı gezginler grubuyla gezdiği zaman gölge oyunlarında zaman zaman gaz vererek olayı başka bir boyuta çekmiş. Bu, insanların görmek, birtakım şeyleri anlamak arzusundan kaynaklanıyor. Sinema aslında insanlar için yansıtılmış bir ayna oldu.kişilerin kendi iç dünyasını yansıtan, iç dünyasını gösteren bir olay oldu. Onun için de belki bir döngü içinde. Bir aynanın ters yansıtması.

Japonca’da SABA diye bir kelime var. Japonlar büyümenin izlerini incelemekten büyük haz duyarmış. Yaşlanmanın nesneler üzerinde bıraktığı izlere de işte SABA derlermiş. Tam karşılığı PAS. Ama bu yapay olarak elde edilemeyecek bir pas. Eskinin büyüsü, mührü anlamında. Zaman sende nasıl izler bıraktı? Hayatın sende oluşturuğu paslar nedir?
Bu aslında bireyselliktir. İnsanın içindeki bir bireysel olaydır. Japonların çok sevdiği bir felsefeye göre, insanların ne olduğu ancak öldükten sonra bilinir. Elle tutulur bir olay değildir. Zamanla birtakım şeyler değişebilir, ama gözle görülüp elle tutulacak bir olay olmuyor... Çok zordu yaşamım daha kolay, daha basit olabilirdi.

Rilke, “Hepimiz, içimizde gizli bir mektupla doğarız ve o mektubu okumamıza ancak kendimize dürüst olmayı becerebilirsek izin verilir” diyor. Sen kendine dürüst olmayı becerebildiğini düşünüyor musun? Senin mektubunda ne yazıyor?
Aslında bu Karma’dan gelen bir şey. Kişiler bu Karma’yı öğrendikten sonra ancak bu mektubu okuyabilecek duruma geliyor. İnsanın kendini tanıması, kendine dürüst olması ancak bu karma’yı öğrendikten sonra ortaya çıkar. Zannetmiyorum hiçbir kimse kendi mektubunu okuyamaz. Bazen hayatımda bir değişiklik olduğu ya da önemli bir olay olduğu zaman annem bana hep derdi ki sana bir mektup geldi. O zaman korkardım, birden telaşa kapılırdım, yine mi geldi, tekrar mı bir mektup geldi diye... Bir tane yetmez. (Gülüyor)

En son gördüğünüz rüyayı hatırlıyor musunuz?
En son iki gün önce bir rüya gördüm. Bir üçüncü kişiyi kendisine yardımcı olmak için eğitmesi gerektiği şeklinde. Kendisi seçilmiş bir insan. Bunun için seçilmiş. O kişiye yardım ettiği taktirde, o kişiyi eğittiği taktirde kendisine yardım edeceğini, kendisini eğiteceğini görmüş.

Morpheus oldunuz yani...
Çok ilgimi çekmişti. Kaç gündür de bunun üstüne düşünüyordum zaten. Enteresan bir soru oldu o yüzden.

O kişi benim aslında. (Gülüşmeler) Beni Allah gönderdi...
(Türkçe) Şeytan mı Allah mı? (Gülüşmeler)

Onu Allah bilir. Peki genelde nasıl rüyalar görüyorsunuz?
Aslında genelde hep bir savaş içinde, düşmanlara karşı, şeffaf düşmanlara karşı, kendisine bir zararı olamayacak düşmanlara karşı savaş içinde görüyormuş.

Genelde araçların kullandıkları yakıt performanslarına etki eder ya. Bunun insanlar için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Siz nasıl besleniyorsunuz?
Çok severek yemek yaparım. Yemek konusunda da oldukça seçiyimdir. Aslında sebze ağırlıklı beslenmeyi severim. Sabahları da müsli yemeyi çok severim. Sabahları müsli bulamadığım zaman Türkiye’de çok sinirleniyorum. Kuzu etini, koyun etini çok severek yerim. Bu aralar biraz zayıfladım, kendime dikkat etmem, kilo almam lazım. Aslında savaş sanatı olarak jimnastiğin çok yararlı olduğunu, fayda getirdiğini düşünüyorum.

En son ne zaman tantuni yediniz?
Ahh, çoktan yemedim. Karşıda, caddede var. Taze yapıyorlar. Yiyelim.

Mersin’e gidiyor musunuz?
Çoktan gitmiyorum.

Türkiye’de sahneye çıkan sanatçılarda “Beni sizler varettiniz, ben sizler için varım” tavrı vardır. Sanatçı alkışa muhtaç mı hakikaten.
Elbette alkış çok önemli. Alkış dürüstlüğü gösterir. Tamam bir saygıdan ötürü alkışlamak Türkiye’de de, Almanya’da da var ama ben esasında tiyatro sanatçısıyım bildiğiniz gibi, tiyatroda sahneneyken bir üçgen içinde gibisinizdir. Bertolt Brecht’in söylediği gibi üç kişi bu oyunu oynar. İki kişi sahnede, bir kişide seyircilerdir. Bu üçgen içinde yere bir toplu iğne düşse duyarsınız sahnede, hissedersiniz bunu. Bu verilen alkış, dürüstlüğü, sizin ne derece beğenildiğinizi gösteren bir olgudur. Bu olmasa zaten hiçbir şeyin anlamı olmaz.

Ama eski Yunan tiyatrosunda alkışlamak kadar yuhalamak da doğaldır. Ama bugün böyle bir şey yapmak mümkün değil...
Aslında var. Ben yaşadım bunu. Almanya’da bir oda tiyatrosuna misafir olarak davet edilen iki kişi oyunu bozmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Gürültü, yuhalama vs. başrol oyuncularından bir tanesi olan ufak tefek bir kadın gelinlik içinde sahneden aşağı inip o iki kişiyi dövmüştü. Bunlar olabiliyor. Ardından sahneye tekrar çıkıp “Ben oyunumda faşistlere yer vermem” deyip oyuna devam etti. Büyük bir salondu. Yaklaşık 1000 kişi vardı.

Alkışlamak kadar beğenmediğini göstermek de seyircinin hakkı değil mi?
Çok doğru. Halkın, seyircinin hoşnutsuzluğunu göstermesi çok doğal bir şey. Bu çok önemli. Ancak demin söylediğim gibi, iğnenin yere düşmesini duyduğunuz gibi orada bir yanlışı da duyabiliyorsunuz. Politik veya kişisel nedenlerle oyunu sabote etmek başka, hoşnutsuzluğunu göstermek başka. Tabii ki seyircinin hoşnutsuzluğunu da beğenisini de göstermesi gerekir. Ama bunu sanatçı çok rahat algılayabiliyor sahnede. Shakespear’in zamanında büyük bir olguydu tiyatro. Tabii ki şimdiyle kıyaslanabilecek bir şey değildi ama o zamanlar büyük bir olaydı tiyatro. Hamlet’in sanırım bir deyimiydi, “Kral öldü, yaşasın kral” diye. O oyunda kral gizlice gelmiş locada oturuyormuş. Kendini belli etmeden. Hakikaten de kral öldü, yaşasın kral misali.

Oyunculara sık sorulan bir sorudur; oynadığı karakterden kurtulabilir mi diye. Siz bunun zor bir şey olduğunu söylemişsiniz ama Haluk Bilginer geçenlerde bir söyleşisinde bunun çok saçma olduğunu, bunu söyleyen bir oyuncunun ya yalancı, ya da hasta olduğunu söylüyor. Siz ne dersiniz?
Aslında ikimiz de haklıyız. Haluk da doğru söylüyor, ben de. Haluk Bilginer’in dediği iş anlamında. Bir iş yapıyorsunuz, perde kapandıktan sonra o iş bitmiştir. Kendinize dönüyorsunuz. Ancak ben fiziksel açıdan bunu söyledim. Bunu zannederim filmin setin ölen arkadaş da yaşamıştı. O Hamlet’i oynamış ve Hamlet şizofrenisinden kendini arındıramamış, oradan çıkamamış. O nedenle belki de intihar etti diye düşünüyorum. Perde kapandıktan sonra da oynadığınız rolün etkisinde kalabiliyorsunuz. Tabii ki iş anlamında düşündüğünüzde kutunun kapağını kapattığınız anda iş biter. Ama fiziksel açıdan, ruhani açıdan o olay devam ediyor. Onun için ikimiz doğru ve haklıyız.

Önemli olan içindeki perdeyi kapatmamak sanırım.
Well, what’s behind the curtin. That’s the question.

Peki bu olay seti etkiledi mi? Sizin ya da diğer oyuncuların performansına yansı dı mı?
Hepimiz büyük bir şok geçirdik. Bir hafta hiçbir şey yapmadık. Ancak Ali Özgentürk çok profesyonelce davrandı ve çekime devam etti. Bu tabii ki istisnai bir olaydı ama hepimiz çok üzüldük. Ama hayat devam ediyordu.

Peki Hülya Avşar’la, Halil Ergün’le çalışmak nasıldı?
Değişikti. Ancak sanıyorum sahnede, oyunun içinde önemli olan oyuncuların birbirlerine verdiği güçtür, kuvvettir, enerjidir. Halil Ergün sahnede çok saygın; Hülya Avşar’da çok büyük bir enerji, bir güç var. Olayı bütünleyen, bu boyuta getiren de o enerji ve o güçtür. Kişilerin arasındaki güç ve enerji birliğidir. O çok önemlidir. Çok değişikti, farklıydı, bütün enternasyonal kulvarlarda da olduğu gibi güç ve enerji birbirine bağlayan iki olay.

Benim soracaklarım bu kadar. Sizin söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Türkiye’de biraz daha finans kaynağı yaratıp yeni yeteneklere, yeni sanatçılara, oyuncu değil sanatçılara yer vermek lazım. Türk televizyonlarındaki imaj hiç hoş değil. Yeni bir reform gerekir bunun için. Biraz daha genç sanatçıları ortaya çıkarmak gerekir diye düşünüyorum.

İstanbul’da bir sahne, bir atölye açmak istiyormuşsunuz sanırım...
Franz Kafka’nın bir hikayesiyle böyle bir çalışma yapmayı düşünüyorum. Oyuncu olarak da tanınmışların yanı sıra, her iki ülkeden de genç, tanınmamış sanatçılarla birlikte bir şeyler yapmayı düşünüyorum.

**

En iyi oyuncular zaten fakir ailelerden gelir, burjuvalardan değil. Ama bu prensip değil, bu temel değil. Böyle görmek, böyle bakmak istemiyorum. Eğitim de çok önemli. Ama hayat bunları gösteriyor.

Neden peki? Zor hayatlar mı...
Evet. Demin bahsettiğiniz mektup olayı gibi. Ruhların satışı bir yerde. Mektuptur, mektuptan oluşan bir olaydır.

Daha çok acı çekenlerin mektubu daha mı etkileyici oluyor?
Herhalde öyle ama ölümü oynayacak bir kişinin de illa ölmesi gerekmiyor.

 

(İstanbul Life)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer