İhracat göçük altında
Radikal gazetesi yazarı ve ekonomist Uğur Civelek ile ekonomik programı ve Türk Lirası’nın
aşırı değerlenmesini konuştuk. Israrla “Kurdaki bu düşüş sadece ihracatçının değil, tüm Türkiye’nin sorunudur” diyen Civelek’e göre hükümet ihracattaki krizin farkında. Civelek “Hükümet ihracatçının derdine deva olmaya çalışırsa bina tepemize çöker” diyor.
Kurun Türkiye için önemi nedir?
Türkiye uzun yıllar sorunlarını büyüttü. Daha fazla bu şekilde gidemeyeceği noktada, 2000 yılı başında ekonomik programı devreye soktu. Bu programın belli amaçları vardı. Bu çerçeveyi tanımlamadan kurun ne kadar önemli bir değişken olduğunu anlamak zor. Kur tüm ülkeler için, hele dışa açık ekonomiler için önemli bir değişkendir. Türkiye için ise özel bir önemi var.
Türkiye 2000 yılı ekonomik programıyla nasıl bir hedef tanımladı?
Türkiye’nin büyüme yapısı sürdürülebilir değildi. Kamu bol para harcadıkça herkes gelire kavuşuyor, kamu teşvik verdikçe herkes yatırım yapıyordu. Öz kaynaklardan çok teşvikler yatırımın itici gücüydü. Ama kamunun gelirinden fazla harcaması sürdürülemezdi. Böyle savurgan davranıldıkça da cari açık büyüyor, döviz sıkıntısına giriyorduk. Türkiye’nin büyüme yapısını değiştirmesi gerekiyordu. Büyümede itici güç devlet değil, özel sektör yatırımları ve ihracat olmalıydı. Bu hedefe ulaşmak için de kamu yeniden yapılanmalı, hukukun üstünlüğü sağlanmalı, ekonomi bu hukukun güvencesine alınmalıydı ki belirsizlik azalsın.
Burada enflasyonun önemi neydi?
Bu hedefe ulaşmak için Türkiye hem büyümeli, hem de enflasyonu aşağı çekmeliydi. Yoksa bu yüksek borcu çeviremezdi. Yalnız enflasyonu düşürmek, enflasyondaki ve faizlerdeki düşüşü kalıcı kılmazdı. Borcu çevirmek için aynı zamanda büyümek de gerekiyordu. Yoksa faizler ve enflasyon düştüğü gibi çıkardı. Yalnız büyüyelim deseniz, enflasyon ve faizleri ihmal etseniz, borcu yine çeviremezdiniz. Yani Türkiye’nin enflasyon ve büyümeyi birbirine tercih etme lüksü yoktu. ‘Hem enflasyon düşecek hem büyüme gerçekleşecek, bu mümkün mü?’ diye sorulabilir. Evet mümkün; bunun bir tek yolu var: Doğrudan yatırım çekeceğiz, ürettiğimizin bir kısmını ihraç edebileceğiz. Bu eksende baktığınızda, kur Türkiye’nin bundan sonra sürdürülebilir büyüme trendini yakalamasında ana etken. Eğer hem enflasyonu aşağı çekip hem büyüyemiyorsa yanlış giden bir şeyler var, hedefimizi yakalayamayız demektir.
İhracatın bu denklemdeki yeri ne?
Bakalım Türkiye’deki program iyi gidiyor mu.Kurdaki bu hareketler acaba iyi gitmemesinin bir sonucu mu? Evet, Türkiye’de enflasyon düşüyor ama nasıl düşürülüyor?
Verimliliği artırarak mı, yoksa sadece TL’yi aşırı değerlendirerek dışarıdan ucuz ithal ederek mi?İkincisi programın hedeflerine ulaşmamıza engel. Verimliliği artıramamış, geçen zamanda borcun büyümesini önleyemediğimiz için panik içinde TL’yi değerlendiremeye koşmuşsak yanlış yapıyoruz demek. Çünkü TL’yi değerlendirerek enflasyonu düşürürsek büyüyemeyiz. Büyüyemezsek de borçları orta vadede çeviremeyiz. Yani kur sadece ihracatçının değil, Türkiye’nin sorunu.
Siz enflasyonun yapay bir şekilde düşürüldüğü görüşünde misiniz?
Verimlilik artışında yeterli mesafe katedilemediği için, zamanın akışı da borcu büyüttüğü için biz panik içinde,enflasyonu hızlı düşürebilmek için kuru kullanıyoruz. Son iki yılda bunu ikinci kez deniyoruz. Geçen seneki deneme seçimlere takıldı, aşırı değerlenme kısa sürdü. Mayıs’tan sonra TL’deki aşırı değerlilik azalınca da ihracat koştu. Bugün gördüğümüz ihracat rakamları, yılın ilk yarısındaki TL değerin sonucu. İhracatçının ocak-mart döneminde aldığı siparişin teslimatı ağustosa kadar sürer. Yani çarkı eski siparişler döndürüyor, yeni sipariş alınamıyor. Yeni sipariş alınamıyorsa kapasite kullanımları düşecek,ihracat ivme kaybedecek demektir.
İç piyasanın durumu ne peki?
Türkiye’de gelir dağılımı bozuk olduğu halde, bankalar kredi vermediği halde neden ithalat rakamları artıyor? TL’yi aşırı değerlendirirsek, yerli üreticiler zorlandıkça çözüm arayışına girer ve artan oranda ithal girdi kullanır. Yerli girdilere talep daraldıkça, içeride işsizlik artar. Türkiye bu süreci de yaşıyor. Maliyetleri indirmek için her yolu kullanıyor. Bunun toplum tabanında yarattığı etki de gelirlerde reel azalma ve artan işsizlik oluyor. Bu tabii ki iç talebi daraltıyor.
Bunun sonucu ne olacak?
Ham madde ve yan sanayiden başlayan ciddi bir gelir azalması ve işsizlik olacak. Bu insanların tüketimi azalacak ve bu, sosyal bir sorun olacak. Kapasitelerin düşmesi demek, sosyal güvenlik sisteminde prim ödeyenlerin sayısının düşmesi, elektrik kullanımının azalması ve bütçe üzerinde yeni yükler demek. Bir yandan gelirin azalacak, bir yandan da sosyal güvenliğin, enerjinin bütçe harcamaları içindeki payı artacak. Enflasyonu düşürelim diye yola çıktık, kuru kullandık, geldik bütçeyi vurduk, borçlanma ihtiyacını artırdık. Bu bir anda sıkıntı yaratmıyor, zamana yayılarak büyüyor ve sonunda dayanılmaz hale geliyor. Bu sürece seyirci kalmak büyük bir gaflettir.
Bu gafletin sebebi ne sizce?
Bunda içeride kolay çözüm arayışının da katkısı var, dış dünyadaki kırılganlık nedeniyle dış güçlerin bizi yönlendirmesinin de. Türkiye’nin şu an için bir kriz yaşamasını istemiyorlar.
Sorunları kısa vadeli çözecek önlemlerin maliyetinin de farkında oldukları için günü kurtarın yeter diyorlar ve bize o yönde destek veriyorlar. Ama bu durum Türkiye’nin üretim yapısının temelini bozuyor, sorunları çözme yeteneğini azaltıyor. Dış girdileri artırabilenler hâlâ ihracat yapabiliyor, ama bunu yapamayanlar sipariş alamıyor. Tabii ki bunu seçtiyseniz cari açığınızın büyümesine de ses çıkarmayacaksınız. Nitekim sene başında cari açık hedefimiz 2.7’ydi; 3.7’ye çektik, 6.4 yaptık ve en son 7.4’e çıkardık. Türkiye borçlarını ödeme iddiasında, ama iç ve dış borçlanma ihtiyacını artırıyor. 7.4 milyar dolar cari açık demek, daha fazla borçlanacaksın demek. Ama nasıl borçlanacaksın, maliyeti ne olacak? Bir yandan da hazinenin taşıdığı kur riski çok büyük, kuru daha çok bastırmak zorunda kalacak demektir.
Bu da kitlesel işsizlik ve bütçe disiplininin bir daha toparlanamayacak şekilde bozulması demek.
Yani büyüme Türkiye için hayatî önemde.
Büyüme olmazsa bankalar nereden kazanacak? Devlet gelirini kimden alacak da o harcamaları yapacak? Hiç kimse ayakta kalamaz. Büyüme ihmal edilemez, ama bu enflasyonun ihmal edilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Biz hem enflasyonu aşağı çekecek hem de büyümeyi sağlayacak bir rotaya girmek zorundayız. Bunu sağlamak açısından da direk yatırım ve ihracat hayatî bir önem taşır, başaramazsak yeni krizler kaçınılmaz olur.
Bu tablodan ne sonuç çıkıyor?
TL’deki aşırı değerlilik ciddi bir sıkıntı. Çünkü sonbaharda talepler yükselecek. İç piyasada yabancı ürünlerin payı artacak, dış pazarlarda da payımız azalacak. Kapasite kullanımları düşünce birim başına sabit maliyetler artacak. Belli bir noktadan sonra olumsuzluk hızlanacak ve iç talep daralacak; bu bir kısırdöngüdür. Bizim ihtiyacımız olan, tam kapasiteye yakın bir çizgide, belli bir verimlilikte, istikrarlı bir çalışma
trendi. Koşullarını buna göre ayarlamalıyız. Bu program bu koşulları sağlayamıyorsa, o zaman bunu sağlayabilecek başka bir programa ihtiyaç var demektir.
Peki başka bir programı niye gündeme getirmiyoruz?
Biz çok uzun süre sorunlarımıza duyarsız kaldık, sorunları iyice ağırlaştırdık ve piyasa kuralları çerçevesinde uygulayabileceğimiz en radikal program şu anki program; ama bu da ihtiyaçlarımızı karşılayamıyor. Piyasa kurallarının dışına çıkmaya da kimse cesaret edemiyor. Şu anki hükümet seçim öncesinde büyümeye önem verdiğini söylüyordu. Ama iktidara gelince dış güçlerin telkini ve gördükleri gerçekler tavırlarını değiştirdi. Çünkü ‘Bu programı uygula’ deniliyordu. Ama programın yapısı büyümeye öncelik veremiyor. Önceliği enflasyona veriyor. Aksi taktirde bir haftada kriz yaşanır. Kamu borçları çevrilemez duruma gelir. Büyümeye önem veremiyorsanız enflasyona önem verebilir misiniz? Bir süre vermiş gibi görünürsünüz, TL aşırı değerlenir, yavaş yavaş, için için yanar, başarısızlık iş işten geçtikten sonra tescil edilir. Şu anda bu sürecin ortalarında bir yerdeyiz. Onun için Türkiye sıkıntılı, ihracatçı sıkıntılı, insanlar işini kaybetme korkusuyla yaşıyor, iş arayan bulamıyor. Bu sürdürülebilir bir durum değil.
Türkiye’deki krizlerin hemen hepsinin arifesinde bugünkü tabloyu görüyoruz. Bu anlamda Türkiye’de iki ay sonra devalüasyon olacak demek kehanet olur mu?
İki ay içinde kriz olacak demek biraz kehanet olur, çünkü krizin zamanlamasını tanımlayamazsınız. Yaşanacak bir kriz üç ay, beş ay ötelenebilir. Dış destek gelirse bu süre bir yıldan bile fazla olabilir. Türkiye’nin şu an krize girmesi istenmiyor. Çünkü dünyadaki dengeler kırılgan. Batı Türkiye’yi yönlendirme şansını kaybedeceği için Türkiye’nin şu an krize girmesi bölgedeki dengeleri etkiler. Peki Türkiye’deki üretici, tüm dünyanın yükünü sırtında çekebilir mi? Hayır çekemez. Bunu bilmiyorlar mı? Pekala biliyorlar. IMF 2004 ve 2005’teki borçların bir kısmını ileri attı. Yani krizi geciktirmek için çaba harcıyor, zaman kazanmaya çalışıyor. Ama birilerinin kazandığı zaman Türkiye’deki reel kesimin kaybıdır.
Peki hükümet ve ekonomi bürokrasisi bu durumun ne kadar farkında?
Ekonomi bürokrasisi ‘Bu program hem enflasyonu aşağı çekme hem de büyüme iddiasındaysa bunu başaramıyoruz!’ diyemez. O zaman büyüyemiyoruz demeyecekler, ‘Canım büyüyoruz ya işte, 7.4’ diyecekler. ‘Çin’den sonra en hızlı büyüyen ülkeyiz’ diyecekler. Sorunlar dayanılmaz boyuta gelinceye kadar 7.4’ün içinin boş olduğunu kabul etmeyecekler. Ondan sonra da zaten hiç konuşmayacaklar. Şimdi, gerçeği ortaya çıkarmak için 7.4 büyümeyi sorgulanmak lazım. Geçen seneki yüzde 7.8’lik büyüme de, bu yılın ilk çeyreğindeki yüzde 7.4’lük büyüme de gerçek değil. Bunu faktör gelirleriyle kontrol edebilirsiniz. Hepimizin gelirleri artıyorsa, daha çok harcayabiliyorsak büyüyoruz demektir. Peki gelirlerimiz artıyor mu? Tüm gelirler azalırken Türkiye nasıl büyüyor? Türkiye büyümüyor. Büyüme hesabı yapılırken kolay olsun diye genelde harcama yöntemi kullanılıyor. Hizmet sektöründeki performans ölçülemiyor. Tarım kesiminde sağlıklı bir ölçüm yok. Bir tek sanayi üretimi konusunda ölçüm yapabiliyorsunuz. Toplam GSMH’nin sanayi üretimi yüzde 35-40’ı aralığında değişiyor.
O kadar bilgiyle ekonomik büyüme sağlıklı bir şekilde ölçülebilir mi? O zaman anlatsınlar, madem 7.4 büyüyoruz da niye gelirler reel olarak artmıyor? Türkiye’de gerçek büyüme yüzde 2’nin altında. Kur böyle olduğu sürece Türkiye büyüyemez, küçülür.
Bu kesimler faizlerin de enflasyon seviyesine çekilmesini istiyor. Faizleri bu kadar düşürmek Merkez Bankası’nın elinde mi?
Piyasada olumlu düşünenlere yaklaşık 40 gün önce, ‘Merkez Bankası 40 gün içinde faizleri 9-10 puan düşürür mü?’ diye sorsaydık, ‘Düşse iyi olur ama Merkez düşürmez’ derlerdi. 40 günde 9 puan çok yüksektir. Ama Merkez Bankası üç kerede üçer puandan kısa vadeli faizleri 9 puan düşürdü. Çünkü sonbahar yaklaşıyordu, kırılganlık artıyordu. Zaman kazanmak için başka şansı yoktu. Top siyasilerde olduğu halde onlar ödevini gereği gibi yapmadığı için, Merkez Bankası gücünü sıkıntıyı ötelemek amacıyla kullandı. Faizleri düşürmek cari açığın büyümesini göze almak demektir. Kamu borçlarının çevrilebilmesi için vatandaşın bono ve tahvil alması lazım. Vatandaş bono, tahvil alıyor ama kısa vadede alıyor. Uzun vadeliye gitmiyor. Peki kısa vadelinin reel getirisi nasıl?
Kısa vadelilerin getirisi tek haneli, öyle yüksek verim yok. Uzun vadeye giderseniz verim iyi. Ama büyüyemiyorsam ben uzun vadede o riski almam. Şimdi reel faize yüksek diyenler Türkiye’nin büyüyüp büyüyemediğini iyi analiz etsinler. Merkez Bankası kısa vadeli faizleri ne kadar aşağı çekerse çeksin, insanlar gelirlerin artmadığını görüyorsa uzun vadeli risk almaz. Bu da kısa vadeli faizlerle uzun vadeliler arasındaki farkın açılmasına yol açar. Bunun anlamı da borçları çevirmek konusunda mesafe katedemediğimizdir. Yarın bugünden daha zor geçecek demektir. Dünyada da arz fazlası varken kimse de gelip bu koşullarda Türkiye’ye yatırım yapmaz.
İhracatçının iş yapamamaktan yakınmasına karşı sürekli başka rakamlar çıkarılıyor. Bu yakınmalara inanılmıyor mu gerçekten?
Onların sıkıntılarını biliyorlar, abartılmadığının da farkındalar. Ama onların derdini çözecek bir şey yapamıyorlar. Onların derdine deva olmaya çalışırlarsa bina tepemize çöker. Mecburen, zaman kazanmak için onların söylediklerini duymazdan geliyorlar. Kimileri de tersini iddia ediyor, dezenformasyon üretiyor.
Peki bu kişiler yönlendiriliyor mu yoksa bilinçli olarak mı bu söylemi tutturuyor?
Bu propagandaya katılanların bir kısmı bilinçsiz, papağan gibi duyduğunu tekrarlıyor. Ama tabii ki o fikirleri ilk üretenler bunu bilinçli yapıyor. Yani ‘Türkiye’de neden üretim yapacaksın, reel kesimin hali ortada, sen de paradan para kazanmaya çalış. Dön TL’ye, al hazine bonosunu, bak son bir yılda TL’den duran hazine bonosu döviz bazında tam yüzde 80 kazanmış’ diyorlar. Ama yatırım olmazsa, sırf spekülatif eğilimler olursa kırılganlık daha da artacak. İhracatçıya da eğer bunu tavsiye ediyorlarsa iyi düşünsünler.
Merkez Bankası’nın dolara müdahalesinden sonra TL’nin yeniden değerlenmesi ne anlama geliyor?
Türkiye’de iç talep sonbaharda zirveye çıkar. O tarihte vitrine girecek mallar önceden sipariş edilir. Fiyatlara bakılır, kaliteye göre ucuz olan mallar tercih edilir. Şimdi sonbaharda vitrine çıkacak malların büyük kısmı, kur nedeniyle ithal mal olacaktır. Ondan sonrası Ekim, Nisan dönemi, iç pazar için uyku dönemidir. Ama ithal malların payı artıyorsa bu böyle devam eder, cari açıktaki 7.4’lük hedefi de aşarız.
Bu cari açık bütçeyi nasıl etkiler?
Zaten şu anda 2004 yılı bütçesinde ciddi sorunlar var. 2004’te büyüme ivme kaybedecekse Türkiye bu yıldan daha yüksek vergi toplayamaz. O zaman faiz dışı harcamalarını da bu yılki sınırda tutmak zorunda. Yok olmaz, çünkü bir de seçim var. Yani faiz dışı fazla hedefini tutturamayacağı bu zaten kabul edilmiş durumda. Peki faiz dışı fazla hedefindeki sapma büyük olursa ne olur? Daha çok borçlanma ihtiyacı olur mu? Siz Türkiye’ye ihtiyacı oldukça daha fazla dış borç verecek misiniz? O gün gelince bakarız. Eğer hâlâ Türkiye’nin krize girmesi büyük tehlike arz ederse biraz daha verip geciktirirler, değilse ne yaparsan yap derler. Yani Türkiye Batı’ya bu kadar bağımlı olmamalıdır. Kendi sorunlarını çözme iradesini sergilemelidir. Burda kurun özelliği nedir? Kur enflasyonu, faizleri, büyümeyi, mali sektörü, kamuyu etkiliyor. Her şeyi etkileyen değişken ve biz kolay çözüm diye zaman kazanmak için kuru aşırı değerli bir seviyede tutuyoruz. Bunun maliyeti yavaş yavaş çıkar, işsizliği artırır. Şu anda da işler iyi gitmiyor. Siyasetçiler şu anda açmazda kalıyor, bir yanda dış yönlendirme ve kolay çözüm merakı; diğer yanda siyasi istikrarsızlığı büyütecek bir büyüyeme ve artan işsizlik. Çözüm üretemiyorlar, o zaman çözüm üretemeyenlerin gitmesi lazım.
Faizleri bu seviyede tutarak kuru yükseltmek mümkün mü? Merkez Bankası örneğin kuru 1.600’e getirecek kadar alım yapma gücüne sahip mi?
Bu teknik bir konu. Bir an için düşünelim. Merkez Bankası piyasaya girse ve ne kadar gerekiyorsa o kadar döviz alsa. Diyelim ki 5 milyar dolar topladı, iki ayda kur 1.600.000 TL’ye geldi. Merkez Bankası iki üç tüne daha büyük müdahale yapsa, piyasa satış yapmaz. Çünkü piyasadaki satışın arkasında kurun böyle kalacağı varsayımı var. Kalmayacağı anlaşılırsa davranışlar değişir. Onun için böyle bir şeyi istemezler. Yani Merkez Bankası’nın kuru 1.600.000 TL’ye getirecek şekilde döviz toplaması da o kadar kolay değil, çünkü beklentiler değişir. Oyun başka bir konuma geçer... Esas kilit nokta şu: Bu kur böyle kaldıkça Türkiye büyüyemez, büyüyemezse de son krizine doğru koşar adım ilerler. Bundan sonra gelecek kriz ise önceki krizlerin hiçbirine benzemez.
(Hedef Dergisi / Ağustos 2003)
.
