Satranç tahtasındaki piyonlar
 

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri bugüne kadar savunma ve güvenlik ekseninde yürüdü. Bu ilişkilerin ekonomi ayağı neden hep aksadı?
II. Dünya Savaşı’ndan beri, Amerika’yla stratejik ortaklığımızın temelinde ABD’ye askerî olarak verdiğimiz hizmet yatar. Biz stratejik olarak önemliydik ama askerî strateji olarak önemliydik. Bulunduğumuz yer itibariyle uzun yıllar komünizmin kapısında sınır bekçiliği yaptık. Bunun karşılığında da, onların nasıl kullandığımızı çok takip etmediği paralar aldık. Ortak strateji geliştirdiğimiz NATO ülkelerinde, savunmanın genel bütçe içindeki ortalama payı yüzde 3’ken,  bizde yüzde 9.8. Yani Türkiye kendi ihtiyacının üzerinde bir savunma bütçesine sahip. Bence problem de burada çıktı. Küresel dünyaya geldiğimizde ABD, Türkiye’nin coğrafî anlamdaki stratejik öneminin düştüğünü gördü. Komünizm tehlikesi yok, dijital bir dünyada da İslamî terörü vurmak için Türkiye’nin topraklarına o kadar ihtiyaç yok. Ama bunu biz göremedik. Ta ki Irak Savaşı’nda suratımıza vurulana kadar. Bunun iki nedeni var. Bir: Asker direndi buna, çünkü bu stratejik önem askere Türkiye içinde çok büyük bir siyasî avantaj sağlıyordu. Yani Avrupa Birliği ve küreselleşme ekseni ortaya çıkmadan evvel, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD tarafından mutlak bir müttefik olarak algılanması karşılığında, uluslararası dengeler TSK’nın Türkiye’nin siyasi yapısına karışmasına karışmıyordu. Çok net iddia ediyorum ki, Türkiye’de hiçbir darbe ABD’nin haberi olmadan yapılmamıştır. Bu bakımdan, 1997’den sonra Türkiye’de ABD’ye karşı veya stratejik önemimizin azaldığını anlamamaya karşı bir direnç doğdu. İkincisi de iktisaden. ABD’nin Irak Savaşı’nda bizle yaşadığı problem şu: ABD diyor ki, ‘Ben sana 1996’dan beri ihtiyaç duymadığım halde yardımcı oldum, bir gün sana ihtiyacım oldu, sen yüz çevirdin.’ Paul Wolwofitz çok net ifade etti, bu kırgınlığın nedeni TSK’dır. TSK’yı yıllarca alıştıkları kalıbın dışında görmekten çok rahatsızlar. TSK’ya bozulan da siyasilerden çok Pentagon. Meslektaşlarının onları yarı yolda bıraktığını hissediyorlar. Irak Savaşı da, 1997’den 2003’e kadar gelen dönemde değişen Türk-Amerikan dengesinin artık önüne geçilmez bir şekilde ayan beyan ortaya çıkmasıdır. Ama orda bir tek varsayım vardı, ABD diyordu ki, ‘Türkiye bizim 2001 krizinde ve daha evvelki krizlerde ona ne kadar yardımcı olduğumuzu görür, herhalde bunun karşılığında da bize hasımane bir tavrı olmaz, yardımcı olur.’ Ama kazın ayağı öyle çıkmadı.

Türkiye demokratik bir hukuk devleti olma yolunda hep bir arada kalmışlık hali yaşıyor. Bu biraz da ABD’nin bize Soğuk Savaş döneminde biçtiği rolün karşılığını alabilmesiyle ilgili olabilir mi?
Uluslararası ilişkiler uzmanı Robert Kaplan’ın bir tasnifi var. Bu tasnifte Türkiye, askerî vesait altında demokratik ülkeler grubunda yer alıyor. Demokrasi var, ama askerî vesait altında. Yani bahçede oynamak serbest, ama bahçenin sınırını askerler çiziyor. Türkiye’nin bu durumda olmasında en önemli faktör muhakkak ki kendi iç dengeleridir. Ama dış faktörler içinde bunun en önemli sorumlusu bizzat ABD’dir. Ama Irak Savaşı’ndan sonra millet Türkiye’de dengelerin nasıl ayakta durduğunu gördü. TSK’nın konumu ve durumu eskiye oranla daha rahat tartışılmaya başlandı. Bence Türk-Amerikan ilişkileri geriledi, ama hayırlı oldu. Bunu ne ABD, ne Türkiye planlamıştı. Her iki tarafın oynadığı oyunlardaki yanlış varsayımlardan ortaya çıktı. Genel olarak Türkiye-ABD ilişkilerinden bahsediliyor, aslında gerileyen Türkiye-ABD askerî ilişkileridir. Şimdi inşallah iki taraf da bunu yeniden siyasî ve ekonomik ayaklarıyla inşa edecek. Bu gerilemenin bir faydası da TSK’nın yaptığı askerî stratejilerin hiçbir işe yaramadığını göstermesi olmuştur. Bir dijital dünyada Kıbrıs adasının hiçbir öneminin kalmadığı ortaya çıkmıştır. Kuzey Kıbrıs’tan Türkiye’deki boru hatlarını koruma mantığı çökmüştür. Türkiye’de Fehmi Koru gibi yarım entelektüellerin, ama önemle askerlerin varsayımları olan, ‘ABD Irak’tan çıkamaz, Kuzey Irak’tan girmezse hiç beceremez, yanında biz olmazsak hiç ama hiç beceremez’ mantığı çökmüştür. Çünkü üç mantığın da varsayımları arasında dijital savaş, teknoloji yoktur. Çünkü Türkiye 21. yüzyılın küresel dünyasını hiç tanımıyor. Başka bir şey, hani bizim kırmızı çizgilerimiz? Hani Kuzey Irak’tan Türkiye’ye göç olacaktı? Şimdi tutturduk PKK yeniden canlanacak diye, bakalım ne olacak.

İlginçtir, son günlerde ufak ufak çatışmalar başladı.
ABD artık Kuzey Irak’ta, PKK oradan buraya etkin olabilecekse bunun tek ihtimali ABD’nin teşvikidir. Ben de diyorum ki, hayır, Türkiye ile ABD’nin arası bozuldu ama ABD bunu yapmaz. Ben son dönemdeki gelişmeleri biraz şüpheyle, paranoyayla karşılıyorum. Acaba kışkırtmayla ‘Bak biz hâlâ önemliyiz’ mesajı mı verilmek isteniyor? Ama PKK hâlâ etkin olacaksa Kuzey Irak’ta, bunun tek yolu arkasında ABD olmasıdır. Allah göstermesin, zaten biz o zaman hiç baş edemeyiz. Ama şu andaki dengeler açısından ABD’nin böyle bir şey yapması mümkün değil.

TBMM’den ikinci tezkere geçseydi ne olurdu?
O zaman biz koalisyonun bir parçası olurduk. Azur Adası’nda yapılan toplantıda Türkiye Başbakanı da olurdu. Irak’ın geleceğinde görev alırdık. Kuzey Irak’taki denetimimiz daha güçlü olurdu; ama Kürt Federe Devleti’nin kurulmasına engel olurduk demiyorum. 1997’den evvel hiç hatırlamadığımız Türkmenler’e daha iyi sahip çıkardık. Ama en önemlisi bence iktisaden Irak’ın yeniden inşasında, Orta Doğu politikalarının yeniden kurulmasında Türkiye çok aktif bir rol alabilirdi. Bütün bunları kaybettik. Şimdi Kuzey Irak’ta ancak ve ancak ABD’nin istediği kadar güvenliğimiz var. Onun iradesine teslimiz, Irak’taki yatırımlardan da bize lütfettikleri kadar nasipleneceğiz. Ama 200 asker veren Polonya doğrudan doğruya işin içinde, ihalelerin ortasında. Orta Doğu’da, kendi bölgesinde, ayağının önüne gelen bir mihnetten doğacak nimeti Türkiye kendi iç çekişmesi, siyasî, askerî ve sivil bürokrasisinin çapsızlığı, öngörüsünün zayıflığı nedeniyle göremedi. Şimdi biz kenarda bekliyoruz.  

Peki Türkiye’nin ABD’ye karşı kartları ne?
Biz artık coğrafî açıdan ve buna bağlı olarak askerî açıdan stratejik önemimizi kaybettiğimizi kabul edersek ve aklımızı başka yere çevirebilirsek, yani yeni kırmızı çizgiler inşa edebilirsek, bence Türk-Amerikan ilişkilerinin hâlâ bir geleceği var. Üç nedenle var. Bir: ABD öyle istediği için değil, ama eli mahkum, Orta Doğu’da kuracağı daha demokratik, daha şeffaf bir düzenin bu bölgedeki en iyi taşıyıcısı hâlâ Türkiye. Orta Doğu’ya yeni bir düzen kurulması sırasında, ben ama anti-Amerikan, ama pro-Amerikan düzenlerin, Suriye’nin, İran’ın, Suudi Arabistan’ın yıkılacağını düşünüyorum. Rejimleri açısından yıkılacağını düşünüyorum. Mesela İran’a saldırılmayacak, onu kendi içinden çökertmeye çalışacaklar. Burada, yeni kurulacak daha şeffaf yönetimde, Türkiye’nin yaşadığı tecrübe çok önemli. Türkiye’de İslam’la demokrasi bir arada. Her ikisinden de tam yok, ama hamdolsun, her ikisinden de biraz var. İkincisi Türkiye hâlâ bölgenin en güvenilir, ‘predictable’ (tahmin edilebilir) ülkesi.Türkiye üzerinden işbirliği yapmak çok daha avantajlı. İktisatçı gözüyle söyleyeyim, bir Amerikan şirketi Kuzey Irak’taki bir köprü ihalesini kazansa bu çimentoyu, kumu, hatta mühendisi Türkiye’den götürmek daha avantajlı. Kürtçe bilen bir sürü Türk mühendisi var. Çok daha önemlisi Orta Doğu sosyolojisini Amerika bilmiyor. Bilmediğini de Irak’ta ortaya koydu. Muhteşem bir başarıyla kazandığı savaşın arkasını getiremiyor. Bu sosyolojiyi de aşağı yukarı en iyi bilen, analiz eden ülke Türkiye. Başka bir boyut itibariyle İsrail’in Filistin’le olan ilişkisinde, İsrail’e en yakın durabilecek müslüman ülke olarak da Türkiye önemli. Türkiye bu avantajları kullanmalı. Ama hâlâ ‘Güvenlik nedeniyle sınır kapısını açmam’ diyorsa Türkiye, yine kendi kendisini yıkan bir ülke olacaktır. Türkiye’nin bence yeni kırmızı çizgisi şudur: Kuzey Irak’taki Kürtler’in petrol kaynaklarına ulaşması nedeniyle, önümüzdeki üç sene içinde ortalama kişi başı gelirin 2000 Dolar olacağı varsayılıyor. Güney Doğu’da bu 400 Dolar. Güney Doğu’daki Kürtler tabii ki kendilerine Kuzey Irak’taki kandaşlarını, Türkiye’deki vatandaşlarından daha yakın hissedecektir. Biz gözümüzü kaparsak, sadece doğacak olan mukayeseli iktisadî ve siyasî avantajımızı kullanmıyor olmayacağız, daha da beter zarar göreceğiz.

11 Eylül’den sonra ortaya yeni kavramlar çıktı. ‘Önleyici savaş’ dendi, ‘Uluslararası sistemin yetersizliği ve yeniden tarif edilmesi’ dendi, ‘Yeni Amerikan yüzyılı’, ‘İmparatorluk’, ‘medeniyetler çatışması’... Bu kavramlar ABD ile ilişkilerimizin yeni döneminde nasıl etkili olacak?
Türkiye’nin hâlâ önemi iki medeniyet çığırı, Batı ve İslam arasında köprü olmasıdır. Küreselleşme süreci, Orta Doğu’da yerleşik olan İslam medeniyet çığırını da içine almadan, yani onları da ikna etmeden başarılı olamaz. Bence Türkiye’nin rolü hâlâ budur. Ama hepimizi, ABD’yi de rahatsız eden ne? 21. Yüzyılın, küresel dünyanın teknolojik boyutu kuruldu. Teknolojinin ekonomiye yansıması da ortada. Ama daha siyasî düzeni kuramadı. Amerika 21. Yüzyılın küresel siyasî düzenini kurmak üzere ‘Ya Allah Bismillah’ dedi Irak’ta; burdan başlıyor. Orta Doğu’nun coğrafyası değişecek, Orta Doğu’daki siyasî yapılar değişecek. Çin 21. yüzyılın en büyük tüketim toplumu olacak. Çin’e ticaretin yarısı karadan gidecek.  

İpek Yolu yeniden mi önem kazanacak yani?
Tabii, tek yolu o, İpek Yolu yeniden önem kazanacak. Malı nereye yığarsın? Hedef pazara en yakın ama en güvendiğin yere. Avrupa’dan baktığında doğuya doğru en güvenilir son kale Türkiye’nin güneydoğusudur. Şimdi Türkiye’nin dünyanın Çin politikasında da, enerji politikalarında da yeri var. Nasıl var? Allaha şükür kendi petrolü yok. Düşünebiliyor musun, dünya petrolünün yüzde 65’ini Orta Doğu üretiyor, ama yüzde 4’ünü tüketebiliyor. Gelip böyle elinden alıyorlar, vermezsen de sille tokat alıyorlar. Bizim hem Orta Doğu’yla hem Kafkaslarla askerî anlamda demiyorum, lojistik anlamında söylüyorum coğrafî yakınlığımız var. Bir de kültürel yakınlığımız var. Sen İpek Yolu üzerinden kamyonla Çin’e mal yollayacaksan şoförünün Türk olmasını tercih etmez misin? Üstelik daha ucuza çalışıyor. Gittiği her yerdeki dili, yolu yordamı biliyor. Bence Türkiye’nin askerî anlamda değil ama lojistik anlamda coğrafî önemi, tarihi itibariyle, gerek Türklüğünden, gerek İslam’dan gelen mukayeseli avantajı, Batı’yla Doğu arasında sadece coğrafî bir köprü olarak değil de, biraz Müslüman biraz demokrat olarak her ikisinin dilinden de biraz anlaması Türkiye’ye bence avantajlar sağlıyor. Bunlar 21. yüzyılda devam edecek. Ama bunları bizim görmemiz önemli.  

Türkiye’nin bu saydığınız anlamdaki misyonunu ve Yeni Dünya Düzenini anlayabilen, devlet adamı olarak bir Demirel vardı. Ondan sonra da bu konularda çok güven veren bir devlet adamı göremedik.
Bunların tartışılacağı yer MGK değil, parlamento ve kamuoyudur. Türkiye’de hiç merak etmeyin, hükümete yardımcı olacak çok kamuoyu lideri, akademisyen, siyasi analist ve gazeteciler var. Bugün çizilen çok hoş bir çizgi var; 'Uyum paketinin tartışılacağı yer MGK değil, parlamentodur' diye.Dış İşleri Bakanı'nın İslam Konferansında yaptığı konuşma var; 'Biz özeleştirimizi yapalım' diye.Benim özlediğim Türkiye bu.Bunları iyi kullanmak lazım; MGK'nın da sadece fikrini söylemesi lazım.Askerin ne dediği önemsiz demiyorum, askerlerin her ülkede sözü dinlenir.Önemli olan son sözü söyleyip söylemediğidir.Tartışma ortamını Meclis'e kaydırmak, Meclis'i de asker yerine sivil toplum örgütleriyle denetlemek gerekir.Hükümet bu kanalları açar ve işletirse ben Türkiye'de sayın Demirel'in aklı kadar bir sürü akıl olduğuna inanıyorum.

Bizim için bir Amerika bir de Avrupa seçeneği gösteriliyor ve sırtımızı dayayabileceğimiz iki medeniyet var deniyor. Peki Türk-Amerikan ilişkilerinde Avrupa’nın, AB’nin etkisi ne?
Avrupa mı Amerika mı ayırımını yapan Türkler, sadece Türkler yapıyor bu ayırımı, tek boyutlu düşüncenin üstüne çıkamayan insanlar. Kapasitesi akla karadan ibaret olanlar. ‘AB’den uzaklaşırsak ABD’ye yanaşırız, ABD’den uzaklaşırsak AB’ye yanaşırız’; böyle bir zırva yok. Avrupa’yla Amerika arasında bir sürü çelişki ve bir sürü de ortaklık var. Halihazırda bu ortaklıklar çelişkilerden yüksek. Bir gün gelir de çelişkiler ağır basarsa zaten III. Dünya Savaşı çıkar. ABD’nin ‘Hamili kart yakinimdir’ kartıyla AB’ye gitmek yanlış. Avrupa Birliği’ne kendimi sevdirmek için ABD’ye kafa tutmam gerek düşüncesi de yanlış. Unilateral (tek taraflı) düşünmek yerine multilateral (çok yönlü) düşünebilmek gerek. Yani Türkiye’nin spesifik hedefi muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak ve bunun da önümüzdeki 25 sene için adı Avrupa Birliği. Bu ancak ve ancak ABD’nin müttefiki olarak, Rusya ve Çin gibi yeni büyüyen devlerle doğru ilişkiler kurarak mümkün. Yani bizim AB üyeliğimiz Rusya-Türkiye ilişkilerine de negatif yansımaz. Yani bizim İran’la savaşmamıza gerek yok. İran’la zaten ABD de savaşamaz. Çünkü Orta Doğu’da tarih olarak devlet gibi üç devlet var Mısır, Türkiye ve İran. Öbürleri tamamen aşiretlerin kâğıt üzerinde dağıtılmasıyla oluşturulan devletler. Şimdi mesela Suriye’nin bir kısmını alıp Filistin’e verecekler ve Filistin de devlet olsun diyecekler. Türkiye dış politikasını siyasi ve ekonomik zemine çevirmeli ve çok merkezli düşünebilmeyi öğrenmeli. Bunun için de doğrudan, somut hedef Avrupa Birliği. Ama bu hiçbir şekilde ABD’nin müttefik olma, dostluğunu kaybetme uğruna olmaz. Rusya ve Çin’i karşımıza alarak da olmaz. Zaten bizden beklenen de burada bir aracılık yapma göreviyse, Orta Doğu’da hakim bir Türkiye’yi AB’nin parçası olarak isteyeceklerdir.  

Türkiye’nin birçok alanda en büyük eksikliği kendisini pazarlayamaması. Bu belki siyasî anlamda da böyle. Bundan sonra artık Türkiye’nin her alanda kendini pazarlayıp tanıtması gerek. Siz aynı zamanda insan kaynakları uzmanısınız. Burdan bakarsak, bunun yolları nereden geçiyor?  
Çok güzel bir şey söylediniz, bir kere biz re-active bir zihniyete sahibiz. Dünyada bir şeyler oluyor, biz ona karşı tavır belirlemeye çalışıyoruz. Pro-Active bir zihniyete geçmemiz lazım. Bak Orta Doğu’da bir şeyler olacak, biz de bunun ortasında olmalıyız gibi. Güçlü olacaksın ki cesaret sahibi ol, bilgi sahibi olacaksın ki öngörü sahibi ol, bilgi sahibi olacaksın ki müteşebbis ruhu taşıyabil. Cahil adamdan hiçbir şey olmaz. Türkiye’nin siyasî ve bürokratik önderlerinin de, özel sektördeki beklediğimiz rollere soyunması, aynen müdebbir tüccar tavrıyla pazarlık yapması, dünyanın bir alışveriş olduğunu görmesi gerek. “Biz AB’ye girelim ama şerefimizle girelim.” Bu ne demek? Öbür ülkeler şerefsiz mi? “Biz AB’ye girelim ama bizim şartlarımız var.” Yok kardeşim, artık böyle şeyler kalmadı dünyada.  

Bu olaylarda Türk milliyetçiliği de önemli bir darbe aldı herhalde. Türkiye’nin jeopolitik konumu vs. gibi konjonktürel önemler çok abartılıyordu. Türkiye sonuçta satranç tahtasında bir piyon. Hiçbir zaman şah değil.
Aynen. Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir şey söylediniz. Bunu da ne olur yazın. Benim en büyük sıkıntım, Türk insanı askeriyle siviliyle hâlâ dünyanın merkezi kendisi zannediyor. Türkiye dünyadaki 188 ülkeden birisi ve çeşitli endekslere göre de bu listenin ortasında bir yerlerde. Dünya ticaretinin yüzde 0.05’ini yapıyor. Türkiye’nin yeri bu. Bu, evet satranç tahtasındaki piyonlardan biri olmaktan öteye gitmez. Bunu görmek, gerçekçi olmak gerek. Benim 27 yaşındaki komşum kadar hızlı koşamayacak olmam beni aşağılayacak bir şey mi? Ama ben kazara onla yarışa girersem yarı yolda kalp sektesinden gideceğim. O da benimle ‘Bak senden hızlı koşuyorum’ diye dalga geçmeyecek. Hırsız girdiğinde de evime, komşuma sesleneceğim koşması için. Benim aklım gerektiğinde de ben ona yardımcı olurum. Eğer rolünü çoğaltmak istiyorsan, bunun tek bir yolu var: iktisaden güçleneceksin. Bu rol bana yetmiyor diyorsan daha çok üreteceksin. Dünya ticaretindeki payını artır, o zaman başkaları da sana başka türlü baksın.

(Hedef Dergisi / Haziran 2003)

 

Onlar stratejik, biz ortak


başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer