İKV Başkanı Davut Ökütçü:
Aralık’ta müzakereler başlayacaktır
Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheguen’in son Türkiye ziyareti sırasında kendisine eşlik eden İktisadi Kalkınma Vakfı Davut Ökütçü, Komisyon’un vereceği kararın olumlu olacağı görüşünde. Türkiye’nin çok beklediği müzakere tarihini Aralık ayında alacağını düşünen Ökütçü, bu süreçte hem sivil toplum örgütlerine, hem iş çevrelerine hem de siyasilere büyük görevler düştüğünü belirtilyor.
Öncelikle Frekans okurları için İktisadi Kalkınma Vakfı’nın (İKV) faaliyetlerinden bahsedebilir misiniz?
İKV, 1965 yılında İstanbul Sanayi Odası ve İstanbul Ticaret Odası’nın girişimleriyle kurulmuştur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB), yani o zamanki Avrupa Topluluğu’na katılmak için 1963 yılında imzaladığı Ankara Anlaşması’nı takip eden iki yıl içerisinde. O zamanki kurucuların temel hedefi, Türk iş dünyası adına Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasındaki ilişkileri izlemek, gelişmeler hakkında iş dünyasını bilgilendirmek, bu konuda araştırmalar yapmak, tamamen iş dünyasına yönelik bir uzman kuruluş olarak faaliyet göstermek. Daha sonra, bu birlikteliğe Türk iş dünyasını temsil eden diğer üst kuruluşlar da katılıyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ve Türkiye Bankalar Birliği gibi... İş dünyasının tepe örgütleri mütevelliler arasında yerini alıyor. Bu süreçte kurumsal üyeler de katılıyor. İş dünyasının belli başlı kurumları, Sabancı Holding’den Koç Holding’e ve bireysel kurumlara kadar, İKV’nin hem çalışmalarını desteklemek, hem de hizmet ve ürünlerinden yararlanmak üzere destekçi oluyor.
Ama zamanla görev tanımında değişiklikler de oluyor sanırım.
Evet; İKV’nin çalışmaları, Türkiye-AB ilişkilerindeki 40 yıllık süreç içindeki gelişmelere paralel olarak şekillenmiş ve genişlemiştir.. Özellikle Helsinki zirvesinde Türkiye’nin AB üyeliğine aday bir ülke olduğunun teyidi ile birlikte İKV, faaliyetlerini tam üyelik sürecinin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yoğunlaştırmıştır. Zamanın Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Türkiye-AB ilişkilerinde iş dünyasının görüşleri ile kamu arasında bir köprü vazifesi görmesini istiyor. Onu takip eden dönemde, Brüksel’deki ofisimiz yoluyla, bu kez, hem Türkiye’de gerçekleştirilen reformların anlatılabilmesi adına, hem Türkiye ile ilgili bilgilendirmenin Avrupa Komisyonu ve Parlamentosu’nda daha fazla anlaşılması adına AB nezdinde faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Türkiye’de reform sürecinin hızlandığı 1999-2004 yılları arasında ise İKV kuruluşundan bu yana 40 yıldır gerçekleştirdiği araştırma, bilgilendirme, seminer, eğitim ve tanıtımları yoğun bir şekilde devam ettiriyor. Örneğin geçtiğimiz yıl, 24 ilde Türkiye-AB ilişkilerini, Türkiye’nin neden AB üyesi olmak istediğini, siyasî, sosyal ve ekonomik reformların yaşamımızı nasıl etkileyeceğini detaylı olarak ele alan konferanslar düzenledik. Yurttaşlarımızın aklında olan soru işaretlerini yanıtlamaya gayret ettik. Bu ve benzeri çalışmalarla bugüne kadar geldik.
Türkiye içinde AB’nin bir elçisi gibi, dışarıda da Türkiye’nin bir elçisi davranıyorsunuz. Yani iki tarafa da bu ilişkiden sağlanacak faydaları anlatmaya çalışıyorsunuz.
Doğru. Öte yandan şöyle de söylemek mümkün; temel amacı Türkiye’nin AB içindeki yerini alması olan bir sivil toplum kuruluşu (STK) olarak Türkiye’nin taahhütlerini, AB’nin Türkiye’den neler beklediğini, Türkiye’nin Ulusal Program’da şeklini bulmuş olan taahhütlerini ne aşamada gerçekleştirdiğini izleyen (bizim bir de izleme karnemiz var), yasal düzenlemelerdeki eksiklikleri ve uygulamada olabilecek aksaklıkları tespit eden ve bu konuda zaman zaman hükümetimizi uyaran, hazırladığı strateji raporlarıyla yardımcı olmaya çalışan bir yapısı var. Dolayısıyla kamuoyunu ve iş dünyasını bilgilendirirken, bir yandan hem Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ile, hem de hükümetimizle bu reform sürecine elimizden geldiğince destek veren bir çalışma içine girdik. Öte yandan, AB üyesi ülkeler ve Avrupa Parlamentosu nezdinde Türkiye için lobi faaliyetleri yürüten, Türkiye’nin gerçekleştirdiği reformların Komisyon üyelerince daha iyi anlaşılmasına gayret eden çok yönlü bir çalışma içerisinde İKV.
2000 yılından itibaren, AKP hükümetinin de oldukça istekli görülmesi sonucunda AB ile yeni bir sürece girildi. Bu uyum sürecinde, sanırım siz daha da aktif bir rol üstlendiniz. Sadece tanıtmak ve anlatmaktan öte, pratiğe yönelik faaliyetleriniz de oldu.
Evet; aslında 2001 yılında dönemin koalisyon hükümeti ile başlayan reform süreci, AKP hükümeti ile hızlandı. Hatırlarsanız, 2002’nin Haziran ayında, İKV’nin koordinasyonunda, Türkiye’de ve bazılarının ifadesine göre dünyada ilk kez büyük sivil toplum örgütlerinin bir araya geldiği Türkiye Platformu adını verdiğimiz, 175 sivil toplum örgütüyle başlayan, sonra 250’leri aşan örgütün tek amaç doğrultusunda bir araya geldiği bir toplantı yaptık. Bunun özelliği şuydu: Çok değişik toplum kesimlerinin çıkarlarını savunan, belki de zaman zaman çatışan STK’lar tek bir hedef doğrultusunda bir araya geldi Bu birliktelik etkisini hemen gösterdi. Hatırlarsanız onu takip eden dönemde çok önemli reformlar gerçekleşti. Yani, sivil toplumun kendi gücünü ortaya koyduğu bir platforma öncülük etti İKV. Tabii 2001’de Anayasa’daki değişiklikler ve arkasından gelen reform paketleri ile bugün geldiğimiz noktada siyasî kriterleri yasal tabanda karşılama bakımından aşağı yukarı gereken her şeyin yapıldığını söyleyebiliriz. Halen yapılması gereken birkaç düzenleme var ama bunların çoğu gerçekleşti.
Zaten Verheguen de Türkiye ziyareti sırasında yasal değişiklerin tamamlandığını dile getirdi.
Tabii öte yandan uygulama konusu üzerinde en fazla durulan husus. Yani, “Yasayı yaptınız ama hayata geçirip geçirmediğinizi görmemiz lazım” demişlerdi. Hükümetin, İçişleri, Dışışleri ve Adalet Bakanlıklarından oluşan bir reform izleme grubu kurması da çok önemli bir gelişmeydi. Çünkü böylece yapılması gerekenleri sürekli izleyen ve tedbirleri süratle alan bir mekanizma oluştu. Biz o dönemde hükümete bir öneride daha bulunmuştuk, daha doğrusu açıkça deklare etmiştik: Bakanlar Kurulu toplantılarının gündem maddelerden birini mutlaka AB teşkil etmeli. Nitekim bu da gerçekleşti. Reform İzleme Grubu’nun yaptığı çalışmaları Bakanlar Kurulu’nda ele alan, diğer bakanlıklar ile arasında bir koordinasyonsuzluk varsa onu tamamlayan bir çabanın içine girdiler.
AB ile aramızdaki uzun ilişkinin ardından, önümüzdeki Aralık ayında ilişkilerin çok daha somut bir noktaya gelmesi bekleniyor. Artık tamam ya da devam şeklinde bir karar verilecek. Verheguen’in sözlerine bakılırsa bu karar “6 ay içinde görüşmelere başlanır” şeklinde olabilir. Tabii hiç beklenmeyen olumsuz bir karar da çıkabilir. Sizce Türkiye bu toplantıdan nasıl bir karar beklemeli?
Biz öteden beri AB Komisyon üyeleri ve yetkilileri ile görüşmelerimizde bazı şeyleri hatırlattık.. Dedik ki, 1999 yılında Helsinki’de Türkiye’nin adaylığı teyit edilirken, kararın ekinde, Türkiye’den, diğer tüm adaylardan istenenlerin isteneceği, diğer adaylarla eşit koşullarda, eşit bir muamele göreceği yazıyordu. Geçen sene Bay Verheguen’le Brüksel’de yaptığımız ilk toplantıda en çok üzerinde durduğumuz konu uygulama idi. Ama nereye kadar uygulama? Nedir tanımlaması? Yani 2004’ün Aralık’ına geldiğimizde, “Yüzde 99’unu yaptınız, ama yüzde 1’i eksik” mi denecek? Biz, şu an AB üyesi olan ülkelerde bu kriterler bağlamında halen eksiklikler bulunduğunu, diğer aday ülkelerle müzakerelere başlama kararı verilirken uygulamada halen sorunlu alanlar olduğunu, ama buna rağmen Komisyon’un oradaki iktidarın reformları devam ettirme yönündeki kararlılığını ve gücünü görerek müzakerelere başlama tavsiyesinde bulunduğunu tespit etmiştik. Türkiye için de aynı anlayış, eşitlikçi olarak gösterilecek mi diye sorduk. Bunun cevabı olumluydu. Türkiye uygulamada kritik eşiği aşarsa müzakerelere başlamaması diye bir şey söz konusu olamaz dendi. Müzakereler süresince de bu eksikliklerin giderilip giderilmediğini çok yakından izleyeceğiz, gerekli uyarıları o dönemde de yapacağız denmişti. Bugün geldiğimiz noktada, Verheguen’in ziyareti bu dönemde aslında oldukça önemliydi. Diyarbakır ziyaretinde, ulusal düzeydeki tek sivil toplum örgütü olarak Bay Verheguen’in yanındaydık. Haziran ayında görüştüğümüzde, Bay Verheguen “Sahadaki STK’ların görüşlerini almak istiyorum” demişti. “Çünkü hükümetiniz geliyor, siz geliyorsunuz, burada bize anlatıyorsunuz. Güzel. Ama bir de bu işi her gün yaşayan ve değişik kesimleri temsil eden STK’ların görüşlerini almak istiyorum” demişti. Bunu söylediğinde Türkiye’nin gerçekten de yasal düzenlemelerde büyük bir başarı elde ettiğini, uygulamalarda da alınan bilgilerin olumlu yönde olduğunu, ama bunu bir de sahadaki STK’larla desteklemek istediğini ifade etmişti. Diyarbakır’da 20 STK temsilcisi ile yaptığı toplantıda, yasal düzenlemelerin yeterli olup olmadığını, 1999 öncesine kıyasla özgürlüklerin artıp artmadığını sordu. Tabii ki yaptığımız yasal düzenlemelerin tümünün yaşamımıza yansıdığını iddia etmek doğru olmaz. Bunu beklemek de yanlıştır. Bir zihniyet değişimine gerek duyan böylesine reformların kısa zamanda hayata geçmesi beklenemez. Dolayısıyla eksikliklerden bahsedildi. Gerek kadın-erkek eşitliği konusunda, gerek kadına yönelik şiddet konusunda sorunlar olduğu, işkence konusunda hâlâ sıkıntılar olduğu söylendi. Ama son beş yıla bakıldığında önemli gelişmeler olduğu, özellikle de son bir-iki yıl içinde bu reformların hayata geçmesinin önemli bir ivme kazandığı belirtildi. O nedenle STK’ların tümünün ortak görüşü, Türkiye ile ilgili müzakere kararının mutlaka alınması gerektiği yönündeydi. Bunun Türkiye’deki reform sürecinin devamlılığı adına da gerekli olduğu ısrarla söylendi. Dolayısıyla Bay Verheguen’in Komisyon raporunun yazılmasından önce raporun kendi kafasında şekillendirilmesi hususunda yaptığı bu ziyaretten oldukça faydalandığını söyleyebilirim. Bütün bunları ele aldığımızda Ekim’in ilk haftasında açıklanacak olan raporun oldukça olumlu ifadeler içereceği, tabii ki eksiklikleri de sayacağı fakat bunlara rağmen Türkiye ile müzakerelerin başlaması konusunda bir tavsiye içereceğini bekliyorum. Tabii ki Komisyon’un bu raporu, bir öneri niteliğinde olacaktır. Esas kararı verecek olan Avrupa’nın siyasî liderleridir. Aralık ayında toplanacak olan siyasi liderler, kamuoyundan ziyade Avrupa’nın geleceğini düşünerek bir karar verecekler. Bu kararı verirken, Türkiye’siz bir Avrupa’nın AB’ye getireceği kayıpları da düşüneceklerine inanıyorum. O nedenle de Aralık ayında Türkiye ile müzakerelerin başlaması yönünde bir karar çıkacağını umuyorum. Tabii bu süreçte biz de hem STK’lar, hem siyasiler olarak çalışmalarımıza hız kesmeden devam etmek zorundayız.
Verheguen’in Türkiye ziyareti sırasında yaptığı açıklamalarla eşzamanlı olarak, Komisyon’un bazı üyeleri bu açıklamalardan pek de hoşnut olmadıklarını ifade eden şeyler söyledi.
Tarımdan sorumlu Komisyon üyesi bütün üye ülkelere mektup yazarak Türkiye’nin AB’ye her dönem özellikle tarım bakımından 10.1 milyar Euro’luk bir yük getireceğini, bu yükü kaldıramayacaklarını anlattı. Unutmayalım, Avrupa’da herkes Türkiye’ye çok sıcak bakmıyor. Bu, komisyon üyeleri arasında da yansımasını bulacaktır. Ama Komisyon’da ağırlık Türkiye’ye pozitif bakıyorsa, sonucun da, çekinceler belirtilerek olumlu olması beklenir. Zaten Komisyon Türkiye’yle müzakerelere başlama kararı vermeyecek; Komisyon kararı bir tavsiye içerecek. Türkiye, beklenen siyasî kriterleri karşılamıştır. Ekonomik yönden zaten bir rapor daha bekleniyor Komisyon’dan. Türkiye’nin AB’ye katılımının karar alma mekanizmalarında, yani siyasî ya da sosyal alanda, ekonomik alandaki etkilerinin analizi de bekleniyor. Bu konuda da gerekli uyarıları Komisyon’a yaptık. Dedik ki, Türkiye ile ilgili müzakereler 10 yıl sonra tamamlanacaksa bugünün Türkiye’si ile bugünkü AB’yi değil, 10 yıl sonraki AB ile 10 yıl sonraki Türkiye’yi baz almak gerekir.
Türkiye’yle müzakerelerin başlaması kararının kamuoyundan ziyade liderlerin vereceği siyasî kararla şekilleneceğini söylediniz. Ama Avrupa kamuoyunun da bir etkisi olacaktır. Nasıl görüyorsunuz kamuoyunun Türkiye’ye bakışını?
Bir kere şunu bilmek gerekir: Müzakerelerin başlaması üyeliğin garantisi değildir. Burada kamuoyunun karar vereceği veya kamuoyu temayülünün vücut bulacağı nokta Türkiye’nin üyeliği gündeme geldiğinde olacaktır. O gün, AB üyesi ülkelerin her biri Parlamentolarında ayrı ayrı bu konuyu ele alacaktır. O zaman liderler kamuoyu baskısını gerçekten hissedecekler. İşte o müzakere sürecini Türkiye iki şekilde değerlendirmeli: Bir taraftan müzakereleri başarıyla yürütürken, diğer taraftan da büyük bir tanıtım atağına geçmemiz lazım. Türkiye’nin AB’den kazanacakları kadar, AB’ye neler katabileceğini de anlatması lazım. Kültür köprüleri oluşturması lazım. STK’ların çok daha aktif çalışması lazım. Bu alanda iş dünyasından akademisyenlere, medyadan öğrenci örgütlerine, işçi-işveren örgütlerine kadar her koldan bir çalışma gerekiyor. Ben inanıyorum ki bu konuda STK’lar üzerlerine düşeni yapacaktır.
İKV olarak uzun zamandır zaten çok yoğun bir faaliyet içerisindesiniz. Aralık’taki karar öncesinde neler yapmayı düşünüyorsunuz?
AB’ye yeni katılan 10 ülke var. O ülkeler nezdinde de temaslarımızı yoğunlaştırmamız lazım. Türkiye’yi daha fazla destekleyen, ama desteklerken de sesini çıkaran yandaşlara ihtiyacımız var. Bunları sağlamak için hem STK olarak biz, hem de Dışişleri Bakanımız ve Başbakanımız yoğun bir temas içinde olacaktır. İlerleme raporunun açıklanmasından sonra da, Brüksel nezdinde birkaç etkinliğimiz olacak. Bizim aynı zamanda iş dünyasını da bu sürece hazırlamamız gerek. 31 başlık altındaki müzakerelere girişirken, unutmayalım ki bunların 17’si doğrudan iş dünyasını etkiliyor. Ama müzakere dediğimiz şey nedir? Aslında bir şeyi müzakere etmiyorsunuz. Ben bunu yaparım, bunu yapmam, bunun şu kadarını yaparım değil; siz, tüm mevzuatınızı, her türlü politikanızı AB mevzuatına uyumlu hale getirmelisiniz. Ama bunu yaparken belirli sektörlerde, belirli alanlarda geçiş sürelerine ihtiyacınız olabilir. Belirli derogasyon talepleriniz olabilir. Dolayısıyla bu konuda iş dünyasının da bir ön hazırlık yapması lazım ki, hükümetin bu müzakerelere hazırlanmasında hem katkısı olsun, hem de destek olsun. Bu bağlamda, bu 17 başlık altındaki politikaları tartıştığımız “AB Müktesebatının İş Dünyasına Etkileri” başlıklı konferans dizimize başladık; devam ediyoruz. Yurtdışındaki tanıtım ve lobi faaliyetlerine devam edeceğiz. Bunlar zaman içinde ihtiyaca göre şekillenecektir.
Verheguen’in son ziyaretine yeniden dönersek, orada üç madde gündeme geldi: İnsan hakları ihlalleri ve demokrasi sorunu, zinanın suç olması ve Doğu Anadolu’daki durum. AB’nin bugüne kadar kimilerince işi yokuşa sürmek, bahane aramak gibi algılanan birçok talebi olmuştu. Ancak bu konuların büyük kısmına bakınca bir doğruluk payı olduğunu da görüyoruz. Sonuçta bunlar üzerimize atılan iftiralar değil. Bunları Türkiye’nin her halükarda çözmesi gerekir. İKV olarak bu sorunlara bakışınız sadece AB eksenli değildir sanırım.
Hatırlarsanız Verheguen konuşmasının bir bölümünde, “Müzakerelere başlansa dahi, Türkiye’deki eksiklikler sürekli gündemde olacak ve bunların giderilmesini de sürekli talep edeceğiz” dedi. Bay Verheguen geldiğinde “Güneydoğu’daki durum” dediği olay için, boşaltılmış bir köye gitti. Orada insanların tekrar köye dönüşündeki durumu gördü. Bölgenin ekonomik geriliğini, kültürel sıkıntıları gördü. Biliyorsunuz AB, üyelerinin yaşam standartlarını AB ortalamalarına çekmek istiyor. Bunu yaparken de üye ülkelerin bölgeler arasındaki farklılıkları azaltıcı tedbirler almasını talep ediyor; gerektiğinde yardım da ediyor. Kadın örgütlerimizle konuştuğunda, hâlâ daha aile içindeki şiddetten, töre cinayetlerinden yakınıldığını gördü. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili şikayetlerin yeterince iletilmemesine şahit oldu. Bunlar realiteler. Bunlar Türkiye’nin gidermesi gereken eksiklikler. Bunlar birer bahane değil ve bunların rapora yansıyacağını da beklememiz lazım. Ama eğer bir ülke demokratikleşme yolunda gerekli yasal düzenlemelerini yapmış, uygulamada ciddi bir tavır içerisinde ilerliyorsa, bunun devamlılığı konusunda da kararlı ise, müzakerelere başlama kararını beklemek hakkımız. Ben bu umudu muhafaza ediyorum. Zihniyet değişikliği uzun bir süreçtir. Eğer hakkına daha çok sahip çıkan, haklarının arayışı konusunda bir baskı unsuru olma becerisini gösteren bir toplum olma yolundaysak, müzakere sürecinin de uzunluğunu dikkate alırsak, eksikliklerimizi giderebiliriz. Diğer aday ülkelerin birkaçında da gördük, müzakerelerin başlamasına rağmen, uygulamada ciddi aksamalar olmaya başlar, ya da “müzakerelere kadar tamam, ondan sonra ben bir şey yapmıyorum” havası esmeye başlarsa müzakereler dahi askıya alınabilir. Bu silah zaten var ellerinde. O nedenle, “Birkaç yıl daha bekleyelim, Türkiye’nin uygulamasını bir görelim, ondan sonra başlayalım” gibi bir yaklaşım göstereceklerine inanmıyorum.
Bu söyledikleriniz biraz “Batılı” bir düşünce tarzının ürünü. Oysa ki bizde birçok konuda bunun tam tersi, “Doğulu” bir zihniyet hakim. Bu açıdan baktığınızda Türkiye’yi hakikaten Avrupalı olarak görüyor musunuz? Türkiye’nin hem coğrafî, hem de kültürel açıdan Avrupalı olmadığı yönünde de bir eleştiri var.
Eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisari’nin başkanlığındaki “Bağımsız Türkiye Komisonu Raporu”na baktığımızda, çok güzel ifadeler görüyorsunuz. “Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra ortaya çıkmış olan Türkiye’nin, evet doğrudur, Avrupa’daki toprak parçası yüzde 3’tür. Ama nüfusun yüzde 11’i Avrupa’da yaşamaktadır” deniyor. Böyle bakmazsak Doğu Avrupa’nın ne kadarı Avrupa’da, ne kadarı Asya’da tartışması çıkar. Buna karşılık, Türkiye tarih boyunca Avrupa’nın içerisinde yer almış, Avrupa’da engizisyon sürerken Avrupalılar’ı bünyesine alabilme töleransını göstermiştir... Yani Batı’nın savunduğu değerleri uzun yıllar bünyesinde yaşatmış bir ülkeden bahsediyoruz. Sadece Türkiye’nin kazanımları adına değil, o raporda ifade edildiği gibi, gerek savunma, gerek ekonomik dinamizm açısından, gerek AB’nin dünya politikasındaki etkinliği adına Türkiye AB’nin dışında olamaz. Evet, Türkiye’de her yer İstanbul, Ankara değil. Ama İstanbul, Ankara, Adana, İzmir diye topladığınız zaman, nüfusumuzun kaçta kaçının kentleşmiş, eğitim düzeyi yüksek bir grup içinde yer aldığını görüyorsunuz. Kırsal kesimde yaşayanların aynı anlayış veya zihniyet yapısı içerisinde, törelerini tamamen sıfırlamış bir grup olarak AB’nin içinde yer alıp alamayacağını tartışmadan önce, dönüp Avrupa’ya da bakmak lazım. Avrupa’nın kuruluş aşamasında, İtalya’nın kuzeyi ile güneyi aynı yapıda mıydı? Yanımızda bir İspanyol çalışıyordu, onun güzel bir esprisi olmuştu. Köyündeki geleneklerden bahsederken, kadın erkek ilişkilerinin ne seviyede olduğuna örnek olarak, “Ben bir kızı sinemaya götürürsem, onunla nişanlandığımı ilan ediyorum gibi bir anlam çıkar” demişti. AB içinde böyle bir anlayışın egemen olduğu yerler de var. Eğitime, insana yaptığımız yatırımı hızlandırdığımız ölçüde, insanımızın yeniliklere süratle adapte olabildiğini görüyoruz. Yeter ki karnını doyurabileceği bir iş yaratabilelim; kendini geliştirecek eğitim imkânlarını tanıyalım; insanımızın Avrupalı’dan geri kalır bir yanı yok.
AKP Hükümeti, özellikle de Başbakan Erdoğan AB konusunda oldukça ısrarcı ve girişimci görünüyor. Ama diğer taraftan kimi siyasî kararlarıyla gündemde olmayan şeyleri gündeme getirip AB karşıtlarının elini de güçlendirebiliyor. Bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Biliyorsunuz, her politikacı yer yer tabanına yönelik politik mesajlar oluşturmak zorunda. Fakat stratejik düşündüğünüzde, belki belli şeylerin gündeme getirilme zamanının doğruluğunu tartışmak lazım. Yani, Mayısta 10 tane yeni üye ülke AB’ye girdikten sonra , yaptığınız anlaşma çerçevesinde sizin onların tümüyle gümrük birliğine girme mecburiyetiniz varken, bu ülkelerden biri ile gümrük birliğine gitmeyeceğinizi açıklarsanız ve bunu da kalkar Haziran ayında yaparsanız... Haziran ayında ne var? Zirve. Zirve sonuç bildirgesinde Türkiye’yle ilgili olumlu ifadeler beklenirken, sizin aceleniz ne? Bu konuyu çok iyi tartmadan, sonuçlarını değerlendirmeden gündeme getirdiğinizde, size muhalif olanların elini güçlendiriyorsunuz. Ya da Türkiye’de gerçekten de meslek okullarının dünya kadar sorunu varken, o kurumları güçlendirip ara insan yetiştirmek varken; bunun yerine YÖK’te, imam hatiplerin önünü açmaya yönelik bir çaba gibi algılanan çalışmalara giriştiğinizde, bu durum toplumun belli bir kesiminde reaksiyon doğuracaktır. Öte yandan, son dönemde gündeme gelen zina meselesine bakalım. Modern bir Türkiye’de, evlilik müessesinde bir zina olayı varsa zaten boşanmaya yol açar. Ancak, kadına karşı pozitif ayrımcılığı desteklememiş bir grubun böyle bir mesajı veya çalışması varsa, bunun zamanı şimdi değildi.
Üyeliğin ekonomik boyutuna gelirsek, Türkiye ekonomisi bu üyeliğe ne kadar hazır?
Ekonomimizin AB’ye hazır olması, biliyorsunuz, daha çok Gümrük Birliği (GB) esnasında gündeme gelen bir konuydu. 1996’dan bu yana 8 yıl geçti. Avrupa sanayisinin, ticaretinin rekabetçi baskısını yaşadık. Ona karşı, bu gücümüzü, ayakta kalarak devam ettirdik. Dolayısıyla müzakerelerin başlaması yeni bir sıkıntı doğurmayacaktır. Fakat ne var, Türkiye ekonomisi, tam üyeliğin gerektirdiği bütün parametrelere hazır mı? Ama zaten Türkiye’nin de hedeflediği, tam üyelik perspektifini müzakerelerle kazanmış olan bir ülkeye bakış açısı. Çünkü müzakerelerin bir sonucu da, AB’nin politika ve mevzuatını benimseme yolundaki bir ülkeye, yatırımcının bakış açısının değişmesi. Diğer aday ülkelerin çektiği doğrudan yabancı sermaye oranına yakın bir yabancı sermaye çekmeye başlarsak, Türkiye ekonomisi daha da güçlenir. Sonuçta da bütçe açıklarının minimizasyonundan dış borçların GSMH’ye oranına kadar bir dizi parametrenin iyileştiği bir dönem yaşanır.
Gümrük Birliği’ne girerken de benzer beklentiler vardı ama GB daha çok Türkiye’nin aleyhine gelişmelere sebep oldu.
Öyle de düşünmemek lazım. GB, AB’nin tek taraflı uygulamaları neticesinde 1971’de devreye girdi ve Türkiye’ye 22 yıllık bir geçiş dönemi verildi. Yani, AB Türkiye’den ithal ettiği tüm sanayi ürünleri ve uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarını tek taraflı olarak sıfırladı. Türkiye ise ancak 1996’dan sonra tamamladı bu işlemleri. Yani GB’ye girişimiz 70’lere dayanır. O tarihleri düşünün. Türkiye’nin toplam ihracatı 3 milyar dolarken, bugün bu rakamın 50-60 milyar dolarlara geldiğini ve bunun yarısına yakınını AB ülkelerinin oluşturduğunu düşünürsek o zaman hesapları doğru yapmak lazım.
İhracat demişken, Türkiye ekonomisi bir taraftan büyürken, ihracat artarken, diğer taraftan istihdam artmıyor, ihracatçı yakınmaya devam ediyor. Rakamların söylediği iyimser tabloyla yaşanan gerçekler neden örtüşmüyor?
Türkiye iki büyük kriz, onun öncesinde de depremler geçirdi. Doğu Asya’dan başlayan krizlerin etkilerini hissetti; son iki krizde de ciddi problemler yaşadı. Bugün Türkiye, ekonomide bir istikrar yakaladı. Ama henüz sorunlarını çözmüş değil. Hâlâ çok kırılgan bir ekonomimiz var, hâlâ istihdam yaratan bir yatırım seviyesine varmadık. Düşünün, 5 milyon işsizimiz var. Her sene de 800 bin genç işgücü piyasasına çıkıyor. Bunları istihdam edebilmemiz için de her sene 35 ile 40 milyar dolar arasında bir yatırım yapmamız lazım. Bu durumda bile ancak, mevcut işsiz rakamı korunuyor. Bu yatırımların 20 milyar dolarlık kısmını özel sektör, 5 milyar dolarlık kısmını da Devlet karşılıyor. Demek ki her sene, en azından 10-15 milyar dolar seviyesinde dış yatırım çekmemiz lazım. Tüm bunlar istikrarın ve huzurun varolduğu, politikaların uzun vadeli olduğu bir ülkede gerçekleşebilir. İşte bu perspektifin kazanılması adına da bu müzakerelerin başlaması çok önemli. Dolayısıyla makro ekonomik parametlerelerde düzelmeler, iyileşmeler var, doğru. Ama Türkiye hâlâ bu kırılganlığın içinde.
Son sorumuz Kıbrıs’la ilgili olsun. Kıbrıs’taki oylamadan sonra çok olumlu beklentiler doğdu; Avrupa’dan sıcak mesajlar geldi. Ama AB’den beklenen somut adımlar bir türlü atılmadı.
En somut sonuç, Türkiye’nin müzakerelere başlamadan Kıbrıs’la ilgili sorunu çözmesiyle olur. Onun dışında, ticarî serbestilerin sağlanması ve izolasyonun azaltılmasına yönelik adımlar beklenebilir. Buna karşılık bir tüzük hazırlandı. Bu tüzüğün uygulamaya geçişinde hâlâ sıkıntılar var. Önümüzdeki aylarda, Kuzey Kıbrıs’a yönelik 259 milyon Euro desteğin serbest bırakılması, belli ürünlerin Avrupa’ya doğrudan ihraç edilebilmesi konularında AB karar verecek.. Fakat beklenen şeylerden biri hava alanlarının açılmasıydı; hava alanlarının açılması bir sigorta mevzuatıdır. Yani oraya gelen turistin güvence altına alınması için devletten devlete yapılması gereken anlaşmalar var. Bu tabii bu haliyle yapılamıyor. Yapılamayınca da Mehmet Ali Talat İngiltere’yle işbirliği çerçevesinde bir şeyler oluşturmaya çalışıyor ama o da sonuçlanmadı. Maalesef, hem zorlukları vardı, hem de biz fazlasıyla, abartarak umutlandık. Çünkü iki ayrı devlet olduğu sürece bu sıkıntılar çıkacaktır.
Kutu
Davut Ökütçü kimdir
1946 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelen Davut Ökütçü, Robert Kolej Yüksek Okulu Kimya Mühendisliği Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Syracuse University’de Endüstri Mühendisliği Yüksek Lisansı’nı tamamladı. Pittsburgh University’de “Nüfus Dinamikleri”, Michigan State University’de “İletişim” sertifikaları aldı. 1971 yılında Bozkurt Mensucat Sanayi’de Endüstri Mühendisi olarak profesyonel yaşama adım atan Ökütçü, aynı firmada Genel Müdür Yardımcığı’na kadar yükseldi. 1990 yılında Koç Holding Enerji, Ticaret ve Sanayi Grubu’nda Başkan Yardımcılığı görevine getirilen Ökütçü, 1998 yılında aynı grubun Tüketim Grubu Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi. American Institute of Industrial Engineers, Türkiye Kimya Mühendisleri Odası ve İstanbul Ticaret Odası Meclisi gibi meslek kuruluşlarına üye olan Ökütçü’nün üyesi olduğu sosyal kurumlar arasandı Türk Eğitim Vakfı, Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu, Robert Kolej Mezunlar Derneği, Syracuse University Mezunlar Derneği ve Suadiye Rotary Kulübü bulunmaktadır. Nurhan Ökütçü ile evli olan Davut Öküçtü İngilizce ve Fransızca bilmektedir.
(Frekans Dergisi)
.
