Türkiye'de fırsat vat
“Türkiye nasıl tekstil ve konfeksiyonda marka olmak için büyük yatırımlar yaptıysa kırtasiye
için de aynı şey gerekli” diyen E Uluslararası Fuarcılık İdari Direktörü Denis Smith, sektörün yılmadan çalışması ve ısrarcı olması durumunda dünya markası yaratabileceğini söylüyor.
Kendi firmalarının da Türkiye’yi bir fırsat olarak gördüğünü belirten Smith, “Türkiye’nin ihracata yönelmesi gerek” diyor.
Firmanız hakkında bilgi verebilir misiniz?
ITE Group, 1991 yılında Londra’da kuruldu. Amacımız, gelişmekte olan ülkelerde ihtisas fuarları ve konferanslar organize etmek. İlk başta Rusya ve eski SSCB ülkelerini hedef aldık. Çünkü o bölgelerde uluslararası standartlarda fuar organizasyonu yapılmıyordu. Bu ülkelerin belli başlı şehirlerinde fuarlar organize etmeye başladık. 10-15 yıl önce o bölgelerde özellikle tüketim ürünlerine karşı inanılmaz bir talep vardı. İnanıyoruz ki, o yıllarda yapmış olduğumuz fuarlar, bu ülkelerin gelişmesine yardımcı oldu. Rusya’ya yabancı markaları, Batı teknolojisini getirmekte şirketimizin düzenlediği fuarların payı büyük. Bu fuarlara Türkiye’den de yoğun katılım olması bizi sevindiriyor.
Türkiye’yi, Türkî Cumhuriyetlerle ilişkisinden dolayı kilit ülke olarak mı görüyorsunuz?
Kesinlikle. Birçok Batılı marka İstanbul’u bir ‘hub’ (hareket merkezi) olarak görüyor. Kazakistan, Azerbeycan, Özbekistan, Türkmenistan gibi ülkeler için İstanbul kilit bir şehir. Ama hâlâ o bölgelere güvenli bir şekilde mal göndermekte sıkıntılar yaşanıyor. O yüzden daha yapılacak çok iş var, ama Türkiye’nin o bölgeye yönelik yatırımlarına mutlaka devam etmesi lazım. Çünkü ihracatı artırmak için İstanbul bir hub olarak kullanılmaya devam edilecektir.
Yabancı bir firma olarak Türkiye’ye bakışınız nasıl?
Biz 1997 yılında ilk geldiğimizde, Türkiye ekonomi olarak belki iyi bir noktadaydı. İhracatı bugünkü seviyelerde değildi ama iç pazarı oldukça gelişmişti. Tabii 1998 yılında yaşanan Rusya krizi Türkiye’yi ciddi bir şekilde etkiledi. Daha sonra deprem oldu, 2001 krizi oldu. Biz 1997’den bu yana Türkiye’de 30 milyon pounda yakın bir yatırım yaptık. Yani Türkiye’de bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’den belli alanlarda beklentilerimiz var. İç pazardaki fuarların uluslararası bir standartı yakalamasını hedefliyoruz. Aynı zamanda bizim yurtdışında düzenlediğimiz fuarların Türkiye’den katılımının da artmasını arzu ediyoruz. Bunu da her sene görüyoruz. Tüm olumsuzluklara rağmen bizim yurtdışında düzenlediğimiz fuarlara Türkiye’den katılım hep artıyor. Özellikle son iki senedir Türkiye’de ihracata yönelik ciddi bir hareket var. Bunda bizim fuarlarımızın da etkisi oldu. 1997 yılında bizim yurtdışındaki fuarlarımıza katılan firmaların 500.000 dolarlık bir satışı vardı. Bu sene bu rakam 2.5 milyon dolara yükseldi ve devamlı da yükseliyor. Türkiye’nin gerçekten büyük bir ihracat potansiyeli var. Birçok ihracatçı firma devlet teşviklerinden faydalanıp yurtdışına açılmaya çalışıyor. Başka ülkelerde böyle bir teşvik yok. Türkiyeli firmaların uluslararası fuarlara katılımlarında hemen hemen bütün masrafları devlet üstleniyor. Bunu yapan başka bir ülkeyi ben bilmiyorum. Türkiye, hâlâ üretim kapasitesini yüzde 100’e yakın kullanamıyor. Kapasitesini kullanabilmesi için ihracatın artması gerekiyor. Bizim fuar düzenlediğimiz ülkeler de Türkiye için bir potansiyel barındırıyor.
Türkiye’deki kırtasiye sektörüne bakışınız nasıl?
Sektöre bakınca dünyanın bütün markalarını görebiliyorsunuz. Bu kadar marka Türkiye’ye getirildiğine göre bunlar satılıyor demektir. Aynı zamanda Türkiye’de kırtasiye üretiminde de birtakım gelişmeler var. Biz bu gelişmeleri çok olumlu buluyoruz. Mutlaka her sektörün sıkıntıları olacaktır, ama Türkiye’de kırtasiye sektöründe bir beraberlik var. Bunda TÜKİD’in katkısını yadsımamak lazım. Dernek sektörü çok iyi temsil ediyor.
Peki düzenlediğiniz kırtasiye fuarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu fuar Türkiye kırtasiye sektörünü çok iyi temsil ediyor. Mağazalarda bulunabilecek bütün malların fuarda da bulunmasını hedefliyoruz. Ama son yıllarda bazı büyük markalar fuara katılmıyor. Önümüzdeki sene gerek tanıtım, gerek organizasyon açısından bazı değişiklikler yapacağız. Bunları dernekle oturup tartıştık. Ekim ayında Rusya’da ağırlıkla bizim fuarımızın müşterilerinin katıldığı bir kırtasiye fuarı var. TÜKİD’le birlikte o fuara katılıp İstanbul’daki fuarın tanıtımını yapacağız. Ayrıca bizim St. Petersburg’da ve Kazakistan’daki kırtasiye fuarlarımızda da fuarı tanıtacağız. Çünkü Türkiye’deki kırtasiye sektörü belli bir noktaya geldi. Biz fuarımızı mutlaka büyütmek isteriz ama sektörün de kapasitesinin de farkındayız. Bunun için Anadolu’da daha fazla tanıtım yapacağız. Fuar çerçevesindeki etkinliklerimizi de artıracağız. Biliyorsunuz kırtasiye hem iş dünyasına hem de eğitim alanına hitap ediyor. İş dünyasından sonra herhalde en fazla kırtasiye kullanan alan eğitimdir. Daha kesin değil ama Rusya ve Türki Cumhuriyetlere yönelik eğitim alanında bir konferans yapmayı düşünüyoruz. Böyle bir şey oluşturabilirsek, Hazar bölgesindeki ülkelerin eğitim bakanlarını, resmi yetkilileri ve üniversitelerin ve okulların satın almacılarını İstanbul’a getireceğiz. Bunun hem fuara, hem de sektöre faydası olacaktır.
Bunu nisan ayındaki fuara mı denk getireceksiniz?
Bu etkinlik kesin değil; şu anda fizibiletisini yapıyoruz. Ama eğer yurtdışındaki delegelerden olumlu cevap gelirse bu konferansı nisan ayındaki fuarla birlikte organize edeceğiz. Böyle bir seminer için İstanbul’a gelenlerin mutlaka fuara da bakmaları lazım. Bu arada fuara katılan firmalar da tanıtım yapma fırsatı yakalayacak.
Sizce sektörün artıları ve eksileri neler?
Biz iyi, potansiyeli yüksek, büyümekte olan bir sektör olarak görüyoruz. Daha fazla tanıtıma ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Ancak eski alışkanlıkların sürdürülmeye çalışıldığını da görüyoruz. Eskiden her köşede bir kırtasiye vardı. Bu sistem artık değişiyor. Artık büyük kırtasiye marketleri var. Biz nalburiye fuarını da yapıyoruz, bu durum nalburiye için de geçerli. Artık büyük yapı merketleri var. Müşteriler nalburlara değil yapı marketlere gidiyor. İnsanlar bütün kırtasiye malzemelerini birarada bulabileceği yerlere gitmek istiyor. Amerika’da büyük alış veriş merkezleri küçük perakendecileri tamamen yok etti. Ama bunu bir değişim olarak görmek gerek. Değişimle bazı arkadaşlar savaşmak isteyecektir, ama eninde sonunda değişim galip gelir. Türkiye de bu süreci yaşamaya başladı.
Amerika Türkiye’nin yaşadığı bu değişimleri 40-50 yıl önce yaşamış ve oraya bakınca Türkiye’nin geleceğini görmek mümkün...
Amerika, Türkiye’nin yaşamadığı bir dönemi yaşadı, o da katalog. ABD’de alışveriş merkezleri tüketicilere katalog gönderir; çünkü ABD çok büyük bir ülke. Kataloga bakar, seçer ve sipariş verirsin. Ama artık o da yavaşladı ABD’de, şimdi artık internet var. İnternete giriyorsun, istediğin ürünü alıyorsun. Türkiye’de de o dönem var, fakat insanlar hala üç boyutlu iş ortamından vazgeçemiyor. Dolayısıyla alışveriş merkezleri ve fuarlar devam edecek diye düşünüyorum. Ama tabii burada işin hacmi önemli ve bu yeni mecraların da giderek hacimlerini büyüttüğünü görmek gerek. 20 sene sonra ne olacağını kimse bilemez.
ABD bu katolog sürecini yaşadığı için alışverişte farklı bir kültüre sahip. Ama Türkiye’de belki vadeli çalışma alışkanlığından belki geleneklerden ötürü yüzyüze ticaretten vazgeçmek zor. Ama dünyadaki trendlerin bir şekilde Türkiye’ye de uğraması gerek. Peki perakendecilik açısından değil de imalat açısından sektörü nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’nin imalatta fiyatı her zaman iyiydi. Kaliteli ürün yapmayı biliyordu ama bazen rekabet içinde bunu ihmal edebiliyordu. Çünkü Türkiye’de çok fazla miktarda taklit ürün var; özellikle de Uzakdoğu’dan gelen mallarda. Fuarda da taklit ürünler pek istenmiyor. Çünkü taklit ürünler, markalı ve kaliteli ürünlerin satışını çok etkiliyor. Başka ülkelerde taklite karşı daha ciddi bir savaş veriliyor. Ama bunlar genelde ithalatçıların sorunları. Öte yandan, ben her ülkenin yerli üretime ağırlık vermesi taraftarıyım. Bence bir ülkede her şeyin ithal olmaması gerek.
Türkiyeli üreticilerin uluslararası pazarlardaki konumu nasıl?
Almanya’da birçok kırtasiye üreticisi varken Türkiye’nin orada onlarla rekabet etmesi biraz zaman alacaktır. Türkiye nasıl tekstil ve konfeksiyonda marka olmak için büyük yatırımlar yaptıysa kırtasiye için de aynı şey gerekli. Bu biraz zaman istiyor. Ama bu arada yılmamak ve ısrarla devam etmek gerekiyor. Dünya çapında isim yapmış bir kırtasiye markalarıyla kısa vadeli yatırımlarla, kısa vadeli düşünerek rekabet edemezsiniz. Bu oyunun kuralı bu. Ama bunu söylerken Türkiye’nin çok önemli bir fırsatı olduğunu da görmek lazım. Etrafında birçok gelişmekte olan ülke var ve bunların büyük markalara ödeyecek paraları yok. O ülkelere büyük markaların kalitesinde ve tasarımında ürünlerle girebilir ve oralarda kalıcı olabilir. Öte yandan, ABD’de her kalitede, her türde malı görebilirsiniz. Ama Türkiyeli bir kırtasiyeci ABD pazarına girdiği zaman, ısrarcı olması gerek. Orada kalıcı olmak büyük yatırım ve zaman ister. Kasım ayında Atlanta’daki fuara gideceğiz ve ben orada sektör için küçük bir araştırma yapacağım. Fuardaki ürün gruplarına ve Türkiye’nin bunlardan hangilerinde rekabet edebileceğine bakacağım. Daha sonra da bu fuara Türkiye’den katılım organize edeceğiz. Türkiyeli üreticilerin bu fuarlara katılması gerekiyor; zaten fuar katılımı için devlet teşvikleri de var. Oraya gidiyorsun, fuara katılıyorsun ve ülken harcamalarının yüzde yüzünü karşılıyor. Bunu kesinlikle kullanmak gerekiyor.
Türkiye dünya çapında bir kırtasiye markası yaratabilir mi?
Ben 1988 yılında Türkiye’ye geldiğimde kırtasiye dükkanları çeşit açısından çok dardı. Kırtasiye sektörü esas büyümesini son 15 yılda gerçekleştirdi. Sektörün ağırlığı ithalatta, ama tabii imalat da var. Tekstilin avantajı hammaddenin Türkiye’de bulunmasıydı. Tasarım ve işçilik çok güzel Türkiye’de. Türkiye’de tekstilciler yabancı markalar için fason üretim yaparak tecrübe ve sermaye biriktirdiler; sonrda da kendi markalarını çıkarmaya başladılar. Aynı model kırtasiye için de önerilebilir; zaten bu bir dünya modeli. Yurtdışına yönelik yatırım yapılırsa ve bir kuruluş önüne öyle bir hedef koyarsa, Sarar gibi, Zorlu Grubu gibi, mutlaka dünya markası olabilirsiniz. Yatırım yapmak ve yılmamak gerekiyor. Çünkü pazardaki büyük markalar kendilerine yeni rakip çıkmaması için ellerinden geleni yapacaktır.
Sizce yurtdışında rekabet edebilecek kırtasiye firmalarımız var mı?
Ben, ‘Hayır, zannetmiyorum’ desem, herhalde bir firma elini kaldırır. Türkiye’de başka alanlarda güzel örnekler var. Bu alanda da bir firma mutlaka çıkar.
Sektörel fuarcılıkta ne gibi trendler var?
Sektörel fuarcılığın temeli aynı. Üçgenin bir ucunda fuar organizatörü, bir ucunda ziyaretçi, diğer ucunda ise katılımcı var. Bu model hiç değişmeyecektir. Fakat son yıllarda katılımcılar açısından birtakım değişiklikler var. Biz bir ihtisas fuarını düzenlerken, katılımcılarımızın ticari verimliliğini düşünürüz. Katılımcıyla ziyaretçiyi buluşturup müşterilerimizin ticaret hacmini artırmayı hedefleriz. Fakat Türkiye’de son 10 yılda yapılan fuarlar yüzünden özellikle büyük firmalar ya fuarlara katılmıyorlar, ya da sırf prestij için katılıyor. Kimileri de aynı döneme bayi toplantılarını denk getirip bir koltuğa iki karpuz oturtmaya çalışıyor. Standtlarını biz fuara girip acaip iş yapacağız diye değil, dağıtım ağımızla ilgili değerlendirmeler yapacağız gibi hedeflerle kuruyorlar. Diğer yandan, daha stratejik düşünenler de sadece bir ürüne ağırlık veriyor. Mesela o şirketin beş markası var, ama o sene sırf bir markaya ağırlık veriyor. Yani fuar organizatörünün işlevi aynı kalıyor ama firmaların fuarlardan beklentileri değişiyor. Kimisi fuarı sadece bir ürünü tanıtmak için araç olarak görüyor, kimisi sipariş almaya odaklanıyor. Ama önemli olan firmaların fuarlarda beklediklerini bulabilmeleri. İstanbul’un fuarlarla ilgili bir diğer sorunu da, bir alanda birçok fuar olması. Biz şuna inanıyoruz: Her ana sektörü temsil eden tek bir fuar olmalı. O fuarın bizim olması da önemli değil.
Peki bir firma fuara katılırken ne beklemeli?
1992 yılından beri Türkiye’de bir şekilde bu sektöre bağlıyım ve şunu çok iyi biliyorum: Birçok katılımcı fuara katılım kararını son dakikada veriyor. ‘Nasıl bir stand yapacağım?’, ‘Neyi tanıtacağım?’ gibi sorulara da son anda cevap vermek zorunda kalıyor. Biz firmaları daha erken karar vermeye teşvik ediyoruz. Bu hem katılımcı için, hem fuarın genel imajı için çok önemli. Standının ne şekilde olacağına altı ay önce karar vermeli ve fuar firmasından ne istediğini söylemelisin.
Peki firmaların fuar sırasında nasıl hareket etmeli?
Biz ziyaretçileri ancak fuarın kapısına kadar getirebiliriz. Bütün ziyaretçileri A firmasının standına getiremeyiz. Fuar alanını bir mağaza diye düşünürsek, şunu unutmamamız gerek: Herkes aynı malları satmaya çalışıyor! Bir müşteri standın önünden geçerken ya görsel, ya fiziksel şekilde onu çekmelisin. Katılımcıların fuar alanında pro-aktif olmaları ve kendilerini diğer firmalardan farklılaştırmayı bilmesi gerekiyor. Ayrıca firmalar fuara yönelik bir strateji belirlemek zorunda. O fuara niye katıldığını düşünüp, fuardan ne beklediğini ortaya koymalı. Mutlaka bir hedef olmalı. O hedef de dünya lideri olacağız gibi değil, somut ve ulaşılabilir olmalı. Türkiye’de birçok sektör, fuarlardan yeteri kadar faydalanamıyor. Firma son dakikaya kadar bekliyor, son anda karar veriyor, şip şak her şeyi yapıyor, fuar geliyor, gidiyor, sonra bakıyorlar ve ‘Ya bu fuar çok kötü geçti’ diyorlar. Peki neden?
KUTU
ITE GRUP
Merkezi Londra’da bulunan International Trade Exhibitions (ITE), 1991 yılından bu yana uluslararası ticari tanıtım etkinliklerini organize etmekte, pazarlamakta ve bu etkinliklerin sponosrluğunu yapmaktadır. ITE, 1998 yılında “Avrupa’nın En Hızlı Büyüyen Şirketi”nde bir numara (Business Week dergisinin ilk 500 listesi) olarak aday gösterildi ve Londra Menkul Kıymet Borsasında listeye girdi. Her yıl 50.000’in üzerinde kurumsal müşteriye pazarlama hizmeti sunan ITE, dünya çapında 25’i aşkın ülkede 325’in üzerinde fuar düzenlemektedir. Dünya çapındaki 30 ofisten oluşan ağında 550’nin üzerinde personeli bulunduran ITE, 1999 yılında Türkiye’deki en büyük fuarcılık işletmelerinden biri olan ITF AŞ’nin yüzde 50’sini ve İstanbul’da düzenlenen Donanım&Kırtasiye Fuarı’nın organizatörü olan EUF AŞ’nin ise yüzde 100’ünü satın alarak ülkemizdeki faaliyetlerine başladı.
(Frekans Dergisi)
.
