İnteraktif moda
Dice Kayek adıyla Türkiye’nin yurtdışında en fazla tanınan moda markasını yaratan
Ayşe ve Ece Ege kardeşlerle Armani Cafe’de buluştuk. Çalışmalarını “23, Rue du Mail,
75002 Paris” adresindeki moda evlerinde yürüten Ege kardeşlerle modanın geleceğini, markalaşmanın önemini ve Kinetix’le yaptıkları yeni ayakkabılarını konuştuk.
Bir söyleşinizde, “21. Yüzyılla birlikte modanın tanımı değişiyor” demişsiniz. Nedir modada değişen?
Ece Ege: Ne demişim, ne demişim? (Gülüyor) Moda derken kıyafetlerde değil; kavram olarak modada bir değişim var... Ben insanları çok iyi dinlerim, fikirlerine ve ihtiyaçlarına önem veririm. Ama egosantrik düşünenler de var. “Ben bunu dizayn etcem, beğenen alsın, beğenmeyen almasın” diyenler var yani. Ben daha çok karşımdaki acaba benim kreasyonumu giydiği zaman ne hissediyor diye düşünüyorum. Bu benim için çok daha önemli bir gösterge.
İhtiyaçlar değişiyor mu demek istiyorsunuz?
Ece: O da var... Karşımdaki benim kreasyonumu giyip mutlu oluyorsa, mutlu derken lay lay lom değil, ona güç veriyorsa, hayatla savaşımını kolaylaştırıyorsa, kendi sosyal çevresindeki yerini yüceltiyorsa bu benim için çok iyi. Ama değişimden bahsedersek çok şey oldu. Fransa’da TÜSİAD’ın ayarında MEDEF diye bir kurum var, geçenlerde onun bir toplantısına konuşmacı olarak katıldım. Moda nereye gidiyor; bu tartışıldı. Moda tüketiminin artık daha özelleşmeye, bireyselleşmeye başlaması lazım. Bu çok yeni bir konsept. Diyelim ki senin muazzam bir ekonomik gücün var, her şeyi alabilirsin. Ama erkek ya da kadın, kimse başkalarına benzemek istemiyor. İnsanlar, ‘Tamam, parası neyse vereceğim, ama ‘exclusive’ olmak istiyorum’ diyor.
Ayşe Ege: Bunu sadece gücü olan değil olmayan da istiyor.
Ece: Evet. İnsanlar artık bir yere gittiği zaman 40 kişide de aynı çantayı, ayakkabıyı, kravatı görmek istemiyor. Onun için mesela ‘vintage’ dediğimiz şeylere yöneliyorlar. Mesela eskiden Yves Saint Laurent’ın (YSL) veya sonradan üretimi bitmiş İngiliz bir markanın ürününü bulup evdeki tişört’ünle karıştırıp kendi modanı yaratmak gibi bir trend var. Ama bunun için çok kreatif olmak lazım. Eskiciden aldığın ceketle bilmem nerden aldığın jean’i karıştırmak da bir yaratıcılık. Bir de daha lüks malların tüketildiği yerde insanlar diyor ki ‘Ben bilmem kaç bin dolar vermeye razıyım, yeter ki beş on kişiye benzemeyeyim.’ Onun için bence moda sektörü koleksiyon parçalarını çoğaltmak, seçeneği artırmak ve az üretmek gibi bir yere gidiyor.
Geçen sene Fransa Moda Federasyonu Başkanı Didier Grombach İstanbul’a gelince ona da sormuştum “Moda nedir?” diye. “Gücün ifadesidir.” demişti. Siz ne kadar katılırsınız buna?
Ece: Moda hakikaten çok güçlülerin elinde. Çok geniş bir yelpaze çünkü. Moda sadece elbise değil; çanta, ayakkabı, hatta telefon bile dizayn ediyor bir designer... Müzikle de çok birleşiyor. Yeni müzik akımları, yeni moda akımlarıyla çok paralel gidiyor. Bunlar da hep sokaktan geliyor.
Ayşe: Mesela ‘grunge’ modasını Nirvana çıkarttı. 80’lerin sonu 90’ların başında insanlar tamamen grunge giyindi.
Sex Pistols da zamanında punk modasını yaratmıştı. Daha doğrusu bu müzikler bir hayat tarzı yarattı.
Ece Ege: Aynen.
Bu aralar Türkiye’de bir markalaşma eğilimi var. Bu sevindirici bir şey ama marka deyince Prada da bir marka, Adidas da. YSL da, Mango da. Moda markası deyince ne anlamamız gerekiyor?
Ece: Şimdi bir dakika, burada çok önemli bir şey söyleyeceğim. 13 sene önce başladık biz bu işe, 13 senedir diyoruz ki her üretici kendi markasını yaratsın, böylece başarılı olma şansınız yükselecek. Çünkü ileride Uzakdoğu var, Çin var... Mesela Christian Dior’un sahibiysen veya öyle bir markan varsa, Fransa batabilir, ama sana bir şey olmaz. Çünkü Dior’u Rusya’da üretirsin, Meksika’da üretirsin. Bunları söylemekten dilimizde tüy bitti. Şimdi artık insanlar ‘Biz de markamızı yapalım’ diyor. Bir dakika! Okey ama, marka nedir? Bugün marka ne? Chirstian Dior marka, Adidas marka, Mercedes marka, IBM marka. Bilhassa tekstilde bir etiket yapıyorlar, kendi markamızı yarattık diyorlar. Etikete isim yazmak markalaşmak değil. Çok büyük yatırımların gerektiği, onlarca yıllık bir süreç. Ama bunlar dünya markası dediğimiz markalar. Zamazingo yazıp, tişörtlerin üzerine koyup bizim de markamız var demek değil yani. O farkı daha hissedemiyorlar. Sanıyorlar ki etikete isim koyunca marka olunuyor.
Peki Dice Kayek, Louis Vuitton gibi, Christian Dior gibi bir marka mı olmak istiyor, yoksa daha herkesin ulaşabileceği bir marka mı?
Ayşe: Siz güzel bir şey söylediniz; moda markası çok farklı bir konsept. Moda markası nedir? İmaj yapan, trendleri belirleyen markadır. Zara da marka ama onlar belirlenen trendleri kullanıyor, hatta onlardan önce çıkarıp vitrinini yapıyor. Bizim gibi moda markaları da Paris, Milano, New York gibi moda haftalarına katılan, orada defile yapan markalar. Onları da toplasanız 150, 200’i geçmez zaten.
Eskiden Dior, Valentino, Yves Saint Laurent gibi tasarımcılar kendi isimlerini marka yapma yoluna gidiyordu. Ama bugün bunların birçoğu sanayiye yenilerek firmalarını satmak zorunda kaldı. Siz bu şekilde çıkmadınız. Bu bilinçli bir tavır mıydı, yoksa biraz tesadüf mü oldu?
Ayşe: Bir planlama yoktu, ama er geç her tasarımcının bir dönüm noktası olur. Siz eğer bir Gucci ya da Prada olabilmek istiyorsanız, ki bizim gibi moda markalarının amacı o, müesseseleşmek zorundasınız. Yani mağazasıyla, imajıyla, milyarlarca dolarlık cirosuyla... Ama bunları yapmak için belli bir sermaye lazım. Kimse kimseye al sana milyonlarca dolar, işini yap demiyor. Bazıları Prada gibi çok büyük sermayelerle başlıyor. Sermayesiz başlayıp da bir yerlere gelmek gibi bir ‘miracle’ yok; hele 21. yüzyılda. Dünyanın en ‘talent’lı insanı bile olsanız bir yerde finans gücüne ihtiyaç duyuyorsunuz. Bir adım daha atabilmek için.
Diğer taraftan da iyi fikir her zaman alıcısını buluyor. Mesela Dell bilgisiyarlarının sahibi Michael Dell, üniversite yurdunda 1000 dolarla kurduğu şirketini 10 yıl sonra pazarın en büyük ismi yapabiliyor.
Ayşe: Ama onlar büyük icatlar. IBM ya da Microsoft örneği de öyle. Olmayan bir şeyi yapıp satıyorlar.
Belki yeni ihtiyaçlar yaratmak gerekiyor...
Ayşe: Moda maalesef öyle değil. Yeni ne yapacaksınız? Muazzam bir kumaş yapabilirsiniz ama o da yine ‘discovery’ye giriyor. Onu yapanlar da yine kimyacılar. Dupont firması bir zamanlar lycra’yı buldu, modada büyük bir değişim oldu. Veya naylon iplik. Oturup da bir deha modacı böyle bir şey yaratacak, her şeyi değiştirecek; böyle bir şeyin olmasına imkân yok.
Benim gördüğüm, daha doğrusu bunu birçok kişi söylüyor, 20’lerde, 30’larda, 40’larda sürekli yeni bir şeyler yaratılmış. Ama son zamanlarda bir sene 40’lar moda oluyor, bir sene 70’ler. Ya apartman topuklar geri geliyor, ya diz üstü etekler...
Ayşe: Doğru, bitti hakikaten. 90’larda bitti. Grunge yeni bir akımdı, onunla birlikte modadaki o yaratıcılık dönemi bitti.
Peki bu kısırdöngü nasıl bitecek?
Ece: Bana bu soruyu Fransız Marie Claire de sormuştu. Başta da konuştuğumuz gibi insanlar artık farklılaşmak istiyor. Artık birçok şey kişiye özel hale geldi, bunun modada da gerçekleşmesi gerekiyor. Zaten modanın gittiği yön de burası. Daha kişisel tasarımlar yapılmak zorunda. Mesela Kinetix’le yaptığımız bu yeni ayakkabılar için internetten kendinize özel sipariş verebileceksiniz. Bir model seçeceksiniz ve uğurlu sayınızı veya şans numaranızı yazacaksınız; o modeldeki ayakkabı sizin için özel üretilecek ve 21 gün içinde dünyanın neresinde olursanız olun adresinize teslim edilecek.
Hüseyin Çağlayan’a da böyle bir şey atfediyorlar. “21. Yüzyılın tasarımcısı, yeni ihtiyaçlar yaratıyor” gibi...
Ece: Yaratmıyor.
Ayşe: Hüseyin sanatını, yaratıcılığını modayla gösteriyor. Ben ona “Neden mimar olmadın, dünyanın en meşhur mimarı olurdun” diyorum. Ama bugün neticede bir kadını giydiriyorsunuz.
Ece: Yok öyle bir şey! İnsanoğlu et ve kemikten oluştukça, bu değişmez. Moda’da Ortaçağ’da giyilen uzun eteklere, kabarık kabarık şifonlara, korselere dönüş olamaz. Çünkü devamlı koşuşturuyoruz; öyle sıkıntılı şeylere kimse gelemez. Üç kollu ceket de yapamazsınız; kimse giymez, ayrıca çirkin de bir şey olur. Ama ne var, sen çok güzel kumaşları kombine edip, kuplarla insanı daha güzel, daha seksi gösterecek, daha genç gösterecek, herkes gençlik sevdasında ya, bu tip kalıplar yapabilirsin. Bir de styling dediğimiz şey. Bu ceketin altına ne uyar abi, bu mu, bu mu, bu mu? Beline de şunu bağlayalım; bu. Bunu yapan, güzel bir şekilde sunan iyi designer’dır.
20’ler, 30’lar, 40’lar dedik. Biz bunların hangisinde yaşamak isterdiniz?
Ayşe: Ben 20’lerde yaşamak isterdim. Her zaman en beğendim moda da odur. Kadını gerçekten güzel gösteren, en romantik moda. Ondan daha güzel gösteren de olmadı.
Ece: Bence 50’ler.
Sizce Dice Kayek kadını diye bir şey var mı?
Ece: Yok. Bütün kadınlar. (Gülüyor) Bütün kadınlar bizimdir. (Kahkaha atıyor)
Ayşe: Bizimkisi daha romantik, daha feminen. Ama frapan, seksi değil. Daha şöyle Ece gibi; onun için Japonlar çok beğeniyor. (Gülüyor)
Belki daha giyilebilir olması için...
Ayşe-Ece: Yooo. Ayşe: Kendi tercihimiz, bunu böyle giymek ister miydim sorusunun cevabı. Bence kadın designer’ların en büyük avantajı bu. Hep kendine soruyorsun.
Armani Cafe’de oturuyoruz şimdi. Bir gün belki Dice Kayek Cafe’de...
Ayşe-Ece: İnşallah. (Gülüşmeler)
İtalya’da bir gazeteci Dice Kayek Cafe’de bir tasarımcıyla oturup röportaj yapar mı bir gün?
Ece: Amin. İnşallah; bunu istiyoruz biz de.
Ayşe: Tam da yapmak istediğimiz bu. Çok güzel özetlediniz. Bravo. Bence bugüne kadar bize sorulmuş en güzel soruyu sordunuz. Zaten Türkiye’nin ihtiyacı olan da bu. Bunun için de bu tip örnekler olması lazım. Maalesef bizim hâlâ vizyon sahibi işadamlarımız, sanayicilerimiz yok... Global bir marka olmak, moda markası veya başka bir marka fark etmez, bir yerde olmak demek değildir. Bugün senin yapmış olduğun bir ürünü Japonya’daki kadın da beğenmeli, Meksika’daki de, Çin’deki de. Bizim müşterilere bakıyorum ben, biri Fildişi Sahilleri’nden, biri Bali’den, biri Avustralya’dan. Düşünebiliyor musun? Global olmak bu demek. “Ben bugün bir mal yaptım ve Rusya’ya sattım”. ‘So what’ yani?
Kinetix’le ortak ayakkabı üretimine başladınız. Bana tasarımlarınızda ayakkabının ayrı bir önemi varmış gibi geliyordu zaten. Hatta bazen ayakkabıları öne çıkarmayı da seviyorsunuz...
Ece: Çok seviyorum. Yaratmayı en çok sevdiğim ürün ayakkabı.
Bu ayakkabıların Puma’nın tahtını sallayacağı söyleniyor.
Ayşe: İnşallah (gülüyor) Kim dedi bunu?
Ece: Hayır, hedef o değil zaten. Biz bu işe niye sıcak baktık, çünkü kendimiz tüketici olarak hep lastik pabuç giyiyoruz. Yürüyorum, koşuyorum, çıkıyorum, iniyorum... Onun için rahat, hafif yaylanabileceğin, fakat şık spor pabuç bulmak zor. Güzel design yapılmış ama spor ayakkabı fonksiyonlarını da yerine getiren pabuç bulamıyoruz. Çok klas, pahalı deri ve aksesuarların kullanıldığı, ama içi ve altı tamamen high-tech olan ayakkabılara dünyada da ihtiyaç var.
Dice Kayek Japonya’da çok seviliyor. Japonya bilinçli bir seçim miydi?
Ece: Bizim ilk müşterimiz Japon’du. Ürünlerimizi çok beğendiler. Demek ki ben kumaş olarak, dil olarak onlara benziyorum. Yoksa biz hiç zorlamamıştık Japonya’ya satış yapacağız diye. Japonya çok büyük bir market; herkesin gözü orada. Onlar da öyle her şeyi beğenmiyor. Çok enteresan zevkleri var. Birçok marka çok uğraşmasına rağmen orada tutunamazken bizi otomatik olarak beğendiler.
Son sorumuz klasik olsun, sonbahar-kış sezonunda moda olacak renkler, çizgiler nedir?
(Kahkahalar) Ayşe: Bunu espri diye sordunuz herhalde. Sizden daha kreatif bir soru beklerdik. (Gülüyor) Ece: Tamam, tamam. Modada klasizme, minimalizme bir dönüş var. Klasik derken anneannem görüntüsü değil de, çizgiler daha yalın, daha kadınsı, daha tayyör, şık şeyler... İnsanlar bunu özlemiş meğer. Öyle bir dönüş var. Uçuk kaçık şeyler değil de...
(Cosmopolitan Dergisi)
.
