Dice Kayek Cafe
Türkiye’nin en tanınan moda markası Dice Kayek’in yaratıcıları Ece ve Ayşe Ege ile Armani Cafe de buluştuk. Şimdilerde Kinetix’le birlikte yeni bir ayakkabı markası yaratan Ege kardeşlerle,
bir gün Dice Kayek Cafe’de buluşmak üzere sözleştik.
Paris’te yaşıyorsunuz. Paris’ten bakınca İstanbul nasıl görünüyor?
Ayşe: Biraz değişik görünüyor tabii. (Gülüyor)
Ece: Biri tam bir Avrupa şehri, öteki ise çok egzotik.
Ayşe: Bizim avantajımız ayağımızın birinin burada, birinin Paris’te olması. Ne Parisliyim diyebiliriz, ne de İstanbullu. Bu da bak tipik bir 21. yüzyıl insanı. Daha global, bir yere bağlı olmayan, postmodern bir yaşam.
O zaman postmodern bir soru: İstanbul, Milano, New York, Tokyo... Bu kentlerin kıyafetleri olsa nasıl olurdu?
Ayşe: Evet, aslında şehirde bir giyinme tarzı var. Mesela Milanolu kadınlar çok daha şık, ama şık derken klasik şık. Tokyo’da insanlar muazzam trendy; uçuklar. Bir yere oturunca ağzımız açık bakıyoruz. Fransa’da daha bir sade ve hafif grunge. Bence grunge modası en çok Fransa’da tuttu zaten.
Ece: Grunge onlara çok iyi geldi. Özensiz yani.
Peki İstanbul’u nasıl giydirirdiniz?
Ayşe: Ben olsam nasıl giydirirdim? Çok zor çünkü İstanbul zor bir şehir. Her şeyin sentezi var. Trendy giyinen bir kadın da görüyorsunuz, türban giyen de.
Ece: Garp ve şarkın bileşimi. Cami de görüyorsun, kilisede; gökdelen de görüyorsun yalı da.
Ama çok eklektik. Bu her şeyimizde böyle. Belki de bu eklektiklik halidir bizimki de...
Ece: Aynen öyle.
Armani Cafe’de oturuyoruz şimdi. Bir gün Dice Kayek Cafe’de...
Ayşe-Ece: İnşallah. (Gülüşmeler)
İtalya’da bir gazeteci Dice Kayek Cafe’de bir tasarımcıyla oturup röportaj yapar mı bir gün?
Ece: Amin. İnşallah; bunu istiyoruz biz de.
Ayşe: Tam da yapmak istediğimiz bu. Çok güzel özetlediniz. Bravo. Bence bugüne kadar bize sorulmuş en güzel soruyu sordunuz. Zaten Türkiye’nin ihtiyacı olan da bu. Bunun için de bu tip örnekler olması lazım. Maalesef bizim hâlâ vizyon sahibi işadamlarımız, sanayicilerimiz yok...
Peki İstanbul’u moda başkentlerinden biri yapmak gibi, biraz gülünç bir iddia var. Siz ne diyorsunuz?
Ayşe: Bu şu anda çok gülünç. Ama 50 yıl sonra dünyadaki dengeler değişecek. Brezilya, mesela Çin geliyor gümbür gümbür. 100 sene sonra belki Pekin moda kenti olacak ama bugün gülünç tabii.
İstanbul’un hâlâ modern sanatlar müzesi bile yok.
Ece: Birileri soyunmuş bu işe, yapıyorlarmış. Nasıl yapacaklar ben de bilmiyorum ama...
Bir söyleşinizde, “21. Yüzyılla birlikte modanın tanımı değişiyor” demişsiniz. Nedir değişen?
Ece Ege: Ne demişim, ne demişim. (Gülüyor) Moda derken kıyafetlerde değil; kavram olarak modada bir değişim var... Ben insanları çok iyi dinlerim, fikirlerine ve ihtiyaçlarına önem veririm. Ama egosantrik düşünenler de var. “Ben bunu dizayn etcem, beğenen alsın, beğenmeyen almasın” diyenler var yani. Ben daha çok karşımdaki acaba benim kreasyonumu giydiği zaman ne hissediyor diye düşünüyorum. Bu benim için çok daha önemli bir gösterge.
İnsanların ihtiyaçları mı değişiyor demek istiyorsunuz?
Ece: O da var. Çok kapsamlı bir şey, ama bunlar önemli. Karşımdaki benim kreasyonumu giyip mutlu oluyorsa, mutlu derken lay lay lom değil, ona güç veriyorsa, hayatla savaşımına yardım ediyorsa, kendi sosyal çevresindeki yerini yüceltiyorsa bu benim için çok iyi. Yaptığım işte bana zevk verenler bunlar. Ama değişimden bahsedersek, çok şey oldu. Moda tüketiminin artık daha özelleşmeye, daha bireyselleşmeye başlaması lazım. Bu çok yeni bir konsept. Diyelim ki senin muazzam bir ekonomik gücün var, her şeyi alabilirsin. Ama erkek ya da kadın, kimse başkalarına benzemek istemiyor. İnsanlar, ‘Tamam, parası neyse vereceğim, ama ‘exclusive’ olmak istiyorum’ diyor.
Ayşe Ege: Bunu sadece gücü olan değil olmayan da istiyor.
Ece: Bir yere gittiğin zaman 40 kişide de aynı çantayı, ayakkabıyı, kravatı görmek istemiyorsun. Onun için ‘vintage’ dediğimiz, bunun tam Türkçesi yok sanırım, şeylere yöneliyor. Mesela Yves Saint Laurent’ın eski bir ürününü veya sonradan üretimi bitmiş İngiliz bir markanın ürününü bulup evdeki tişört’ünle karıştırıp kendi modanı yaratmak gibi bir trend var. Ama bunun için çok kreatif olmak lazım. Eskiciden aldığın ceketle bilmem nerden aldığın jean’i karıştırmak da bir yaratıcılık. Bir de daha lüks malların tüketildiği yerde insanlar diyor ki, ‘Ben veririm bilmem kaç bin dolar, ama beş on kişiye benzemek istemiyorum.’ Onun için bence moda, koleksiyon parçalarını çoğaltmak, seçeneği artırmak ve az üretmek gibi bir yere gidiyor.
Trendsetter’lık belki...
Ece: Moda sadece elbise değil; çanta, ayakkabı, hatta telefon bile dizayn ediyor bir modacı... Bu artık müzikle çok birleşiyor. Yeni müzik akımları, yeni moda akımlarıyla çok paralel gidiyor. Bunlar da hep sokaktan geliyor.
Ayşe: Mesela ‘grunge’ modasını resmen Nirvana çıkarttı. 80’lerin sonu 90’ların başında insanlar tamamen grunge giyindi.
Modada da belki yeni ihtiyaçlar tanımlamak gerekiyor...
Ayşe: Moda maalesef öyle değil. Yeni ne yapacaksınız? Muazzam bir kumaş yapabilirsiniz ama o da yine ‘discovery’ye giriyor. Onu yapanlar da yine kimyacılar. DuPont firması bir zamanlar lycra’yı buldu, modada büyük bir değişim oldu. Veya naylon iplik. Oturup da bir deha modacı böyle bir şey yaratacak, her şeyi değiştirecek; böyle bir şeyin olmasına imkân yok.
Mesela Hüseyin Çağlayan’a böyle bir şey atfediyorlar. “21. Yüzyılın tasarımcısı, yeni ihtiyaçlar yaratıyor” gibi...
Ayşe: Hüseyin sanatını, yaratıcılığını modayla gösteriyor. Ben ona “Neden mimar olmadın, dünyanın en meşhur mimarı olurdun” diyorum. Ama bugün neticede bir kadını giydiriyorsunuz.
Ece: Yok öyle bir şey. İnsanoğlu et ve kemikten oluştukça bu değişmez. Moda’da Ortaçağ’da giyilen uzun eteklere, kabarık kabarık şifonlara, korselere dönüş olamaz. Çünkü devamlı koşuşturuyoruz; öyle sıkıntılı şeylere kimse gelemez. Üç kollu ceket de yapamazsınız; kimse giymez, ayrıca çirkin de olur. Ama ne var, sen çok güzel kumaşları kombine edip, kuplarla insanı daha güzel, daha seksi gösterecek, daha genç gösterecek, herkes gençlik sevdasında ya, bu tip kalıplar yapabilirsin. Bir de styling dediğimiz şey. Bu cektin altına ne uyar abi; bu mu, bu mu, bu mu? Beline de şunu bağlayalım; bu. Bunu yapan, güzel bir şekilde sunan iyi designer’dır.
Her alandaki tasarımcılardan kendi yerel kültürlerini işlerine yansıtmaları bekleniyor. Bu bir yere kadar anlaşılabilir ama biraz kısıtlayıcı değil mi?
Ece: Yanlış. Çok kısıtlayıcı. Bir de fenalık yani. 80’lerde mesela etnik moda diye bir şey vardı ama bugün kalmadı öyle bir şey. Bana yabancı basında en sık sorulan soru budur. “Siz Türksünüz, koleksiyonlarınıza Türklüğünüz yansıyor mu?” Ben de yansımıyor ya, diyorum. Biz global bir modacıyız, ben dünyaya öyle bakıyorum.
Dice Kayek kadını diye bir şey var mı peki?
Ece: Yok. Bütün kadınlar. (Gülüyor) Bütün kadınlar bizimdir. (Kahkaha atıyor)
Ayşe: Bizimkisi daha romantik, daha feminen. Ama frapan, seksi değil. Daha şöyle Ece gibi; onun için Japonlar çok beğeniyor.
Daha giyilebilir olması için mi?
Ayşe-Ece: Yooo! Ayşe: Kendi tercihimiz, bunu böyle giymek ister miydim sorusunun cevabı. Bence kadın designer’ların en büyük avantajı bu. Hep kendine soruyorsun.
Son sorumuz klasik olsun, sonbahar-kış sezonunda moda olacak renkler, çizgiler...
Ayşe-Ece: (Kahkahalar) Ayşe: Bunu espri diye sordunuz herhalde. Sizden daha kreatif bir soru bekliyorduk. (Gülüyor) Ece: Tamam, tamam. Modada klasizme, minimalizme bir dönüş var. Klasik derken anneannem görüntüsü değil de, çizgiler daha yalın, daha kadınsı, daha tayyör, şık şeyler... İnsanlar bunu özlemiş meğer. Öyle bir dönüş var. Uçuk kaçık şeyler değil de...
KUTU
Kişiye özel moda
20’lerde, 30’larda, 40’larda sürekli yeni şeyler yaratılmış. Ama son zamanlarda bir sene 40’lar moda oluyor, bir sene 70’ler. Ya apartman topuklar geri geliyor, ya diz üstü etekler...
Ayşe: Doğru, bitti hakikaten. 90’larda bitti. Grunge yeni bir akımdı, Nirvana’yla başladı, ama onunla birlikte modadaki o yaratıcılık dönemi bitti.
Peki bu kısırdöngü nasıl bitecek?
Ece: İnsanlar artık farklılaşmak istiyor. Bence modanın gittiği yön de burası. Artık daha kişisel tasarımlar yapılmak zorunda. Artık birçok şey kişiye özel hale geldi, bunun modada da gerçekleşmesi gerekiyor... Kinetix’le yaptığımız bu yeni ayakkabılar için internetten kendinize özel sipariş verebileceksiniz. Bir model seçeceksiniz ve uğurlu sayınızı veya şans numaranızı yazacaksınız; o modeldeki ayakkabı sizin için özel üretilecek ve 21 gün içinde dünyanın neresinde olursanız olun adresinize teslim edilecek.
20’ler, 30’lar, 40’lar dedik. Siz bunların hangisinde yaşamak isterdiniz?
Ayşe: Ben 20’lerde yaşamak isterdim. Her zaman en beğendim moda da odur. Kadını gerçekten güzel gösteren, en romantik moda. Ondan daha güzel gösteren de olmadı.
Ece: Ben 50’lerde yaşamak isterdim.
KUTU
Dice Kayek-KNX
Şimdi Kinetix’le birlikte yeni bir ayakkabı markası yarattınız. Bana ayakkabının sizin için çok ayrı bir önemi varmış gibi geliyordu zaten. Hatta bazen ayakkabıları öne çıkarmayı da seviyorsunuz...
Ece: Çok seviyorum. Yaratmak için en sevdiğim ürün ayakkabı.
Bu ayakkabıların Puma’nın tahtını sallayacağı söyleniyor.
Ayşe: İnşallah (gülüyor) Kim dedi bunu?
Ece: Hayır, hedef o değil zaten. Biz bu işe niye sıcak baktık, çünkü kendimiz tüketici olarak hep lastik pabuç giyiyoruz. Yürüyorum, koşuyorum, çıkıyorum, iniyorum... Rahat, hafif, yaylanabileceğin, fakat şık spor pabuç bulmak zor. Güzel design yapılmış ama spor ayakkabı fonksiyonlarını da yerine getiren pabuç bulamıyoruz. Çok klas, pahalı deri ve aksesuarların kullanıldığı, ama içi ve altı tamamen high-tech olan ayakkabılara dünyada da ihtiyaç var.
(Zipİstanbul Dergisi)
.
