Türkiye’de bir dönem rock’n roll gibi tanınmayan türlerde müzik yaptınız. Bugünün yeni türleriyle ilgileniyor musunuz?
Benim en büyük ilgi alanım müzik. Bu alanda devrimci bir kimlikle hareket ettiğim için, sürekli dünyayı duyumsamak, koklamak durumundayım. Dünyada olup bitenleri sıkı biçimde takip ederim. Mesela dünya listelerini toplar, içinden bize en uygun olabilecek şarkıları seçeriz. Dünyadaki tüm türlerden, kendimce ruhsal bağlamda yararlanmışımdır. Bir melodiman olarak (sürekli yeni melodilerle beslenen, melodi tiryakisi) dinlemekle kalmayıp, o doluluğun getirdiği üretkenliği de yaşıyorum. Yoksa ‘ilham bekleyelim’ diye bir şey yok. Bu, size müzikte yeni ekollerin oluşmasını sağlayacak bir birikim ve anlayışı da getiriyor. Kalkıp da yeni tasarladığım bir ekolle ilgili bir ürün verdiğimde hiç zorlanmıyorum. Çünkü dünyadan aldıklarım bu yeni ekole vereceklerim konusunda büyük destek oluyor. Gerçek birikiminiz yoksa; formları, armoniyi, bilmezseniz bir yere varamazsınız.

Projeleriniz neler?
Türk pop müziğinde bugüne kadar denenmemiş konuları içeren 15 yeni ekol üzerine çalışıyorum.

Örnek verebilir misiniz?
Basit bir örnek vereyim, vermek de istemiyorum çünkü bunlar benim devlet sırlarım. Minik bir örnek vereyim; mesela Türkiye’de gençleri kaynaştıracak doğru dürüst bir mezuniyet şarkısı yoktur. Bunun dışında şehirler için yaptığım beste çalışmalarım da bulunuyor.

Müzik dışında da çalışmalarınız var bildiğimiz kadarıyla; örneğin, dekorlarınızı ve sahne kıyafetlerinizi kendiniz hazırlıyormuşsunuz.
Bu konuda son derece atak bir kimliğim vardı, hala da devam ediyor. Yaptığım kuklalar mesela hiç önemsenmedi, kimse tarafından yenilenmedi.

Kukla merakınız nasıl başladı?
1960’lı yıllarda Ankara’da program yaptığım gazinonun yan tarafında Camcı İsmail diye değerli bir zat’ın kukla evi vardı; Allah rahmet eylesin, ben de gidip merakla onu izlerdim. Çocukluğumdan beri kukla merakım vardır; annemle birlikte Gülhane Parkı’na gider, özel kukla gösterilerini, Ortaoyunları’nı seyrederdik. O, benim içimde bir ateşti. Sonra gel zaman, git zaman Camcı İsmail’in oğlu Nevzat Açıkgözle tanıştım; şu ünlü tiyatrocu Nevzat Açıkgöz’le. O dönemde Gülhane etkinliklerinin sanat danışmanlığını yapıyordum. Bir gün Nezat’a “senin bu kuklaların oldukça eski, yenileyelim, kafalarını, gövdelerini değiştirelim” dedim. O da onaylayınca kolları sıvadım, heykeltraş yanım da vardır zaten, kilden kafalar yapmaya başladım. Suteks fabrikasında arkadaşlarım vardı. Gittim; “ben böyle bir şey yapmak istiyorum, bana omuz verirseniz neyse masrafı ben öderim”. Arkadaşlar, “tamam gel, bizle çalış, hiç para da almayacağız senden” dedi. Sonuçta ben Nevzat Açıkgöz için 70 tane kukla yaptım. 70 kafayı çamurdan yapıp, fabrikada kalıpları çıkardım. Makyajları yapıldı, saçları, sakalları, gözleri takıldı, bütün bu işlemlerden sonra onlara bedensel format tasarladım ve çok değişik teknolojiler içeren bir çalışma yaptım.

Bunları yaparken nasıl malzemeler kullandınız?
Daha çok ahşap iskelet üstünde tellerle bağlantılar kurarak çalıştım. Boya olarak da akçalı tipi, yağlı boya tarzı, selüloitlerle bağdaşık, silindiğinde çıkan malzemeler kullandım. Kuklaların gövdesinde PVC kullandım; et bebek tabir edilen, bugün oyuncak yapılırken en çok kullanılan türde kuklalardı. Dolayısıyla hemen hemen ölümsüz, çok sağlam bir sonuç çıktı.

Onlar nerede duruyor şu anda?
Ramada Otel’de benim yaptığım desen ve diğer çalışmalarla birlikte sergileniyorlar. Aslında onları bir koleksiyonere satmak istiyorum.

Resim de yapıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla...
Zaten kuklaya geçerken karikatür tekniğini kullandım. Önce karikatürünü çiziyordum, sonra ona bir beden veriyordum. Heykeltraş Tankut Öktem kuklalarımı görüp, “Nasıl yaptın bunları? Ben senin kadar öne çıkamam bu konularda” dedi. “Estağfurullah hocam” dedim tabii, ama Tankut Öktem’in takdirini kazanmış oldum.

O zamanlar karikatür, resim gibi çalışmalar için malzeme bulmak bu kadar kolay değildi sanırım. Nereden temin ediyordunuz ihtiyaçlarınızı?
Cağaloğlu’ndaki kırtasiyelerden alıyordum kağıtları filan. Kalem merakım vardı. Karakalemlerim vardı seri halinde, renkli kalemler de keza öyle. Daha çok suluboyalarla çalıştım kukla yaparken ve sonuçta bu kukla kolonisi oluştu.

Peki o dönemde müzik malzemelerinizi nereden alıyordunuz?
İskender Kutmani diye müzik aletleri satan bir yer vardı Saraçhane’yi geçtikten sonra. Notaları, şarkı sözlerini orada görürdüm girer alırdım, ezberlemeye çalışırdım. Öyle öyle olağanüstü bir repertuvara ulaştım. Ablam piyano çalıyordu, annem ud, keman çalıyor ve söylüyor, dede tarafımda hemen herkesin enstrümanları vardı. Bunun da benim üzerimde büyük bir etkisi olmuştur.

Çıktığınız sahnede dekor ve kostüm üstünde de belirleyici bir tavrınız olmuş değil mi?
Kıyafet konusu, söylediğim şarkılarla özdeşleşmek bakımından son derece önemli. Söylediğim şarkı kostümümle de uyumlu olsun diye özen gösteririm ve kıyafetlerimi kendim tasarlarım. Bence sahne kıyafetlerim de bir devrim yapmıştır. Benim kıyafetlerimde bir masalsılık vardır. Dekorda da o güne yapılagelmiş dekorları da değiştirmek istedim. O güne kadar ki güllü, bülbüllü dekorlar yerine astronot koydum mesela; astronotları indirdim gökten feza görüntüsü koydum. Bilgi çağına girdik uyanın ey millet dedim.

Siz de bir masal kahramanı gibisiniz zaten.
Öyle gibi oldu... Ben zaten masal da yazdım, 76 tane. Bunlar müzikli masaldır; resimlendirmesini de yapıp kitap haline getireceğim. Bunu da sizin vasıtanızla duyurmuş olayım.

Kariyerinizdeki bütün bu aşamaları planlayarak mı yaptınız?
Benim için şarkı söylemek çok önemliydi. Hem hiperaktiftim, hem o şarkıyı anlamlı söylemek gibi bir kaygım vardı. Doğuştan geliyordu bu. Sahneden indikten sonra düşünürdüm bunların üstüne ne yapabilirim diye. Benim bir stratejim olmalıydı. Sanatsal bir mesleğin yaşatılması için çok önemli kaygılara gereksinim vardır. Bu şarkıyı sunuyorum ama vitrin olarak şu elbiseleri tercih edişim de bir akıl ürünüdür.

Daha önce yaptığınız şeylerin devrim niteliğinde olduğunu söylüyorsunuz, peki sizce bunlar anlaşıldı mı? Kadri biliniyo mu?
Kendi kuşağım bunun kadrini, kıymetini bildi bu da benim için yeterli zaten. Ben bir strateji ile bunu oluşturdum. Önce okullarda konserler verdim, ardından sosyetik ve gençlerin müdavimi olabileceği yerlerde çalıştım aynı anda. Büyük kitlelere ulaşmak için gazinolara girdim. Sonra büyük konserler ve en sonda turnelere başladım, aranje ettiğim halk türküleri ile Anadolu’ya çıktım.

Siz bunları yaparken 50’li yıllardı, hepsi şimdi pazarlama stratejisi olarak okullarda okutuluyor, böyle meslekler var. Halkla ilişkiler, basın danışmanlığı, dekor-kostüm-sahne tasarımları hepsi bilimsel olarak çalışılan, okullarda öğretilen konular. O dönemde benzer çalışmalar yok. Kimi örnek aldınız bunları yaparken?
Sadece aklımla yaptım. Kendimce düşünüyordum; bu mesleği uzun süre yapabilmenin çarelerini düşünüyordum. Bir şarkının ne kadar süre ile moda olabileceğini de çok iyi biliyordum. Bir şarkı çıkar üç-dört ay bundan sonra mutlaka yeni bir şarkı girmesi lazım. Bunu sağlamazsam tedirgin olurdum. O zaman şöhret seviyesinde büyük değişimler olurdu. Gidiş gelişleri hep yakından takip ederdim. Kendimi yaşatmak için en ince ayrıntıları düşünmekle yükümlü hissederdim kendimi. Akşamları masamda otururdum elbiseleri çok ayrıcalıklı yapmam lazım, repertuvarım yalnız kendi bestelerimden oluşmamalı, türkülerin en sıcaklarını en işe yarayanlarını almalıyım. Bu da yetmez klasik Türk musikisinden bir ya da iki örneği almalıyım. İngilizce, Fransızca İtalyanca olanların da en güncel olanlarını saptamalıyım, ki o konuda uzmandım. Radyoda duyduğum an hemen farkederdim, toplumun seveceği bir şarkı bu derdim ve hemen ciğerini sökerdim. Bu çok önemlidir.

Amacınız neydi bunları yaparken? Ünlü olmak mıydı?
Amacım şöhreti sıcak tutarak yapmak istediğim bütün eylemleri o sıcak şöhret içersinde yapmaktı. Amacıma da ulaştım nitekim. Halk türkülerini aranje edip koyduğum zaman yadırgamadılar. Bunu da açıkladım halka, biz türküleri böyle söyleyeceğiz. Ben ilk popüler Türkçe besteleri yapmak istediğim zaman orkestra kıyametleri kopardı. Aslında benim niyetim toplumun Türkçe ile o batılı müziği anlamasını sağlamaktı. İstediklerim de oldu. Benim tek derdim Türkiye’ye bu konuda bir şeyler kazandırmaktı. Hala da o gözlüklerle bakıyorum.

Sizce müzik işlevsel mi olmalı?
Müziğin sureti istimali yanlış olmuştur ülkelerde. Müzik kendi içindeki atılımlarını gerçekleştirdikçe ekoller derinleşmiştir ve gençlerin sürekli üstlerine gittikleri birer alana dönüşmüştür.  Ama burada çok büyük yanlışlar da var. Çok yüksek desibellerde dinlenen müziklerin gençlerin kulaklarında ve sinir sistemlerinde tahribata açtığı biliniyor. O kadar sert müzikler karşısında insanın etkilenmemesi imkansız. İnsanın sabahın erken saatlerinde ona serotonin salgılayacak melodilerle uyanmasının büyük yararlar sağlayacağını biliyoruz. Hayatımız boyunca bu konuyu geliştireceğiz, gün gelip “Erol Büyükburç böyle bir şey söylüyordu, haklıymış galiba” dedirttiğimiz anda bitmiştir iş.

Türk müziğinde mihenk taşı olan bazı isimler var, mesela Cemal Reşit Rey sizin yapmak istediklerinizi daha başka boyutlarda, klasik alanda başlatmış. Sizin örnek aldığınız sizinle aynı kulvarda giden isimler var mıydı?
Bizim zamanımızda, çocukken en çok dikkatimi çeken Tino Rossi, Piaf, Maurice Chavalier, Crosby, Caruso; Türklerde Hafız Burhan, Münir Nurettin Selçuk, Seyyan Hanım, Celal İnce, İbrahim Özgür, Fehmi Ege, Şecaattin Tanyerli (Tino Rossi’nin Türkiye versiyonu).

Bugün bu isimlere ulaşmak çok kolay giriyorsunuz internete yazıyorsunuz adını, peki o zamanda bu isimlere nasıl ulaşıyordunuz?
Ben doğduğumda dedem anneme bir gramofon vermiş, bizde gramofon kültürü vardı ve taş plaklar dinlenirdi. Babam sürekli taş plaklar taşırdı, modern bir adamdı. O zamanın bütün büyük orkestrasyonlarını dinlerdik. Ben de pek hoşnut olurdum babamdan hep rica ederdim “baba şunu bulur musun” filan diye.

Enstrüman çalıyor musunuz?
Gitar çalıyorum. Gitarı da şarkıyı doğru söylemek ve beste yapmak için öğrendim. Onun adı fukara piyanosu idi  bizim zamanımızda. 

Yaptıklarınız kabul edilmeseydi de devam eder miydiniz?
Hemen yılacak bir sanatçı değilimdir, ömrümün şu devresinde bile ne denli değişik projeler üzerinde olduğumu görüyorsunuz. Çocukluğumda bunun 50 misli vardı, kimse durduramazdı. Bu milleti çok kıskandırdı, ama ben onları kıskandırmak için yaptım daha iyisini yapmaya uğraşsınlar diye. Arının yuvasına çomak soktum.

Müzik şirketlerinin kısıtladığı oldu mu sizi?
Oldu tabii, İngilizce sözlü bazı parçaları yaptım orkestradaki çocuklar da sevmeye başladı. Kolej konserlerinde gençler çıldırıyordu. Acaba önce bunları mı plak yapmalı diye düşünüyordum sene 57. Bir menajerimiz vardı. Ona açtım bunu ve olumlu cevap aldığımda havalara uçtum. Kayıdı yaptık ama çok endişeliyiz de; müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz. Plak önce ses getirmedi ama Ankara’da bir diskjokey arkadaşımız TRT’nin bütün katı kurallarına rağmen çalmış ve bütün Ankara ayağa kalkmış.

Sizin gibi hobileri olan insanların bir kırtasiye dükkânına girdiğinde ne hissettiğini merak ediyorum ben aslında.
Tabii herkesin kendine göre bir merakı vardır. Kimisi mesela, balık tutar ve dolayısıyla balık malzemeleri alırken keyiflenir; ben de kırtasiye dükkânlarına girip kâğıt, kalem, kalemtraş, ne bileyim pergel, gönye filan almaktan çok keyif alırdım. Evime gelenler zaten görüyor bu merakımın uzantılarını. Biraz da tabii benim kültürel yapımda ailemin resime olan merakı da önemli. Çevremde de hep çok iyi resim yapan dostlarım oldu. Dolayısıyla kırtasiyelerle hep içiçe oldum.

Bir sanat çevresi içinde olmanın yararları kuşkusuz...
Evet... Bir kere ben kâğıt kokusunu ve kırtasiyecilerin kokusunu çok severim. Çok enteresandır, yeni bir defteri aldığımda dakikalarca onu koklarım. Vallahi öyle, doğru, doğru dosdoğru...

O günlere dair bir anınız var mı?
Benim Cağaloğlu’nda tanımadığım arkadaş yoktur. Hepsi beni bilirler mesela, ben gider oturum orda, çayımı, kahvemi içerken sağa sola bakıp yeni çıkan ürünleri incelerim, kaliteleri konusunda konuşuruz.

En son ne zaman gitmiştiniz Cağaloğlu’na?
Her vesileyle gidiyorum, iki üç ayda bir oradayım.

Ordaki değişimi nasıl görüyorsunuz peki?
Artık olayda bir branşlaşma var ve bu da iyi oluyor tabii bir anlamda. Diyelim ki heykel yapmak için kullanılacak bir sürü değişik malzeme vardır, onların teminine kalkıştığım zaman Cağaloğlu yokuşunda bir dükkan vardır sağda, adını hatırlayamıyorum, oraya gider ordan alırım. Boyalar da öyledir mesela, guajdan tutun da, akriliğe kadar, yağlı boya türlerine kadar hepsini oralardan temin edebiliyorum rahattlıkla.


KUTU
İçinde ne var?

Erol Büyükburç, çocukluğunda da meraklı ve yaratıcı bir karakterdeymiş. Hayallerini süsleyen müzisyenleri nerede aradığını bakın nasıl anlatıyor:
Müzik dinlerken, radyoya adeta kafayı sokuyordum, içinde ne olduğunu özellikle takip ediyordum ayrıntılı bir şekilde. Dayıma sordum, “kim bu adamlar, müzik çalıyorlar bunun içinde”. “Küçük küçük adamlar var, çalıp akşam giderler” dedi. Ben de açtım radyonun arkasını, lambalarını çıkardım, bakıyorum kimse yok çıldırıcam “korkmayın küçük adamlar ben size bir şey yapmayacağım” diyorum. Radyo unufak oldu, annem geldi ne yaptın, “küçük adamlar korktu benden” falan diye ağlıyorum. “Üzülme oğlum, akşam yine gelirler, dayın sana şaka yapmış” deyince anladım meseleyi. Biz ailece radyokolik ve gramofonkoliktik.

 

(Frekans Dergisi)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer