Dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say ile
Girne sahilinde dolaşmak
Türkiye’nin dünyaca ünlü piyano sanatçısı ve bestecisi Fazıl Say, 4. Uluslararası Kuzey Kıbrıs Müzik Festivali kapsamında Bellapais’de iki konser verdi. Patara adlı yeni eserini Kıbrıslı dinleyicilerle ilk kez buluşturan sanatçıyla, keyifli bir sohbet gerçekleştirdik...
Bellapais’te verdiğiniz konserde Patara adlı eserinizi de ilk defa dinleme şansı yakaladık. Eserle ilgili biraz bilgi verebilir misiniz?
Patara, Mozart’ın 250. doğum yılı dolayısıyla, Viyana Belediyesi’nin siparişi üzerine bestelediğim bir eser. Bu yıl Viyana’da çok büyük Mozart Yılı etkinlikleri oldu. 1756 doğumlu olan Mozart’ın 250. doğum yılı kutlandı. Benden de bir yıl kadar önce Mozart için bir beste yapmamı istemişlerdi. Bu besteyi Patara’da besteledim, adı da o yüzden Patara... Patara biliyorsunuz Fethiye yakınlarında, Antik Likya Uygarlığı’nın başkenti ve olağanüstü bir kumsalı var. Tılsımlı bir yer. Aslında Patara, bir dans eseri, bale eseri.
Kıbrıs’taki performansında dans kısmını göremedik ve açıkçası nasıl bir dans olduğunu merak ettik. Herhalde modern bir dans vardı.
Dansı tabii görmek lazım; tarif etmek güç. (gülüşmeler) Ama modern bir dans olduğunu, çağdaş bale olduğunu söyleyebilirim.
BATI VE DOĞU’NUN DANSI
Esere tekrar dönersek, Patara, Doğu ve Batı’nın ilişkisini yansıtan, biraz mistik, biraz da lirik bir eser...
Bu eserdeki bütün enstrümanlar bir şeyi temsil ediyor. Mesela piyano Batı’yı, ney Doğu’yu, soprana aşkı temsil ediyor. Aslında Patara, Patara’da geçen bir günü anlatıyor. Eserde kudüm’ün başlamasıyla da gece başlamış oluyor. Gecenin renkleri, galaksiler, yıldızlar, Patara’da görülen o olağanüstü akşam manzaraları; bunları hep kudüm temsil ediyor.
Bu enstrümanlar eser boyunca bazen uyum içinde hareket ederken, bazen de atıştıklarını görüyoruz. Bu atışmaların, Doğu ve Batı’nın ilişkisindeki iniş ve çıkışlar olduğunu söylemek mümkün mü?
Orada aslında birbirini anlamaya yönelmişlik var. Mesela ney’in bazen Mozart’ın temalarını çalmak istediğini görüyoruz. Ne kadar başarıyor, ne kadar Doğulu, ne kadar Batılı oluyor o başka bir mesele; ama ortada bir istek var. Sonuçta bu bir ‘barış’ eseri. Doğu ile Batı arasında anlaşmazlık da olabilir; ama bu anlaşmazlık iki Doğu insanı veya iki Batı insanı arasında da oluyor. Yani bu eser anlaşmayı, sevgiyi, ilişkiyi ön plana çıkaran bir eser. Çünkü ilişkide bunların hepsi var; anlaşmazlık da var, anlaşma da var.
Doğu ve Batı uygarlıkları, bu iki kültür, tarih boyunca hep bir ilişki içinde olmuş zaten. Son zamanların en büyük tartışmaları da bu iki kültürün bir sentez oluşturup oluşturamayacağı; veya nasıl bir sentez oluşturabileceği üzerinden şekilleniyor. Bu anlamda siz, eseriniz aracılığıyla bir Doğu-Batı sentezi öneriyor musunuz?
Benim bir önerim yok; benim bir eserim var, ‘bütün’ bir eserim var. Sentez kelimesini de çok fazla sevmiyorum zaten.
Bu günlerde ‘medeniyetler çatışması’ gibi konular çok gündemde. Bu iki uygarlığın ilişkisi üzerine söylemek istediğiniz bir şey var mı peki?
Bu iki uygarlığın şu andaki ilişkisi acı verici. Maalesef acı verici.
BELLAPAIS’İN BÜYÜSÜ
2006, Mozart’ın 250. doğum yılıydı. Siz de, günümüzde Mozart’ı en iyi yorumlayan piyanistlerden biri olarak kabul ediliyorsunuz. Fazıl Say açısından Mozart’ın müzik tarihindeki önemi nedir?
Mozart bütün insanlık tarihinde, müzisyenler tarihinde, kuşkusuz en büyük dahilerden biri. Ölümüsüz bir müziği var. 2006’da nasıl varsa, 3006’da da, 13006’da da olacak. Mozart insanlığın köşe taşlarından biri, bir ‘milestone’ bence. Öte yandan Mozart’ın sadece Batılı yanı yok; o Doğu kültürlerine de ilgi duymuş bir insan. Türk Marşı, Saraydan Kız Kaçırma gibi eserleri vardır mesela. Hümanist bir yapısı var. Dolayısıyla belli tarihin, bir dönemin, bir uygarlığın adamı olmaktan çok, evrenselliğe ve zamansızlığa hitap ediyor. Bu çok önemli bir şey.
Kıbrıs’taki konseriniz Bellapais Manastırı’ndaydı. Daha önce de orada konserler vermiştiniz zaten.
Her yıl geliyorum ben.
Bellapais hem tarihi açıdan, hem mimarî açıdan çok önemli bir mekân. O atmosferde konser vermek nasıl bir his? Konser verdiğiniz mekânla, çaldığınız eser ve sizin ruh haliniz arasında bir ilişki olsa gerek zira...
Beş, altı yıldır Bellapais’te çalıyorum. Fevkalade güzel, büyüleyici bir yer; dıştan bakınca da, içten bakınca da... Bin yıllık tarihi bütünlüğüyle, mükemmel akustiğiyle, çalan için de dinleyen için de eşsiz bir mekân. Hem parlak hem geniş bir akustiği var... Bellapais’de dünya kültürleri için de güzel şeyler yapılabilir. Yeter ki yapılması teşvik edilsin. Sonuçta bin yıllık bir mekân var ortada, dolayısıyla o manastırın taş duvarlarından güzel bir şey tınlayacaktır. Tabii böyle bir yerde sanat yapmak çok özel bir duygu. Bu kadar eski mekânlar Avrupa’da bile yok. Aspendos, Efes gibi antik tiyatrolar, Bellapais gibi manastırlar; çok özel yerler.
Siz dünyanın birçok yerinde konser veriyorsunuz. Modern salonlarda da, antik mekânlarda çalıyorsunuz. En çok sevdiğiniz mekân hangisi?
Dünyada, modern mimarî yapıda inşa edilmiş çağdaş salonlar var.. 1800’lerden kalma opera binaları, konser salonları var. Oralarda çalmak da çok büyüleyici. Mesela Viyana’daki konser salonunda çaldım; orada Beethoven da çalmış, Brahms da. Onların bastığı tahtalara ayak basmak da önemli bir şey benim için. Ama mesela Aspendos Antik Tiyatrosu da müthiş bir yer. Türkiye’de modern mimarî olarak çok fazla konser salonu yok. Yapılır umarım; ama kültür meseleleri lüks olarak görüldüğü için şimdilik mümkün görünmüyor.
GİRNE SAHİLİNİ ÇOK SEVİYORUM
Kuzey Kıbrıs’ta birçok konser verdiniz. Kıbrıs seyircisi hakkında söyleyebileceğiniz bir şey var mı?
Enteresandır; ben Kuzey Kıbrıs’a ilk geldiğimde izleyiciler sırf Türklerdi. Daha sonra kapılar açılıp Kuzey ve Güney arasında gidiş gelişler serbest hale gelince, iki taraftan da dinleyicilerin geldiğini gördüm. Ayrıca, Adada yaşayan İngiliz ve Alman nüfus da ilgi gösterdiğini gördüm. Ama Kıbrıslı Türkler’den de çok ilgi görüyor konserlerim. Ben de Kıbrıslılar’ın bu ilgisinden memnunum.
Kıbrıs’a uzun yıllardır geliyorsunuz. Birçok konser verdiniz. Bu ziyaretlerinizde, Kıbrıs’ta edindiğiniz alışkanlıklar oldu mu?
Ben Girne’yi çok seviyorum mesela. Özellikle de sahilinde dolaşmayı. Lefkoşa’yı daha az biliyorum. Sadece birkaç saat bulundum orada. Bellapais zaten benim bir alışkanlığım haline geldi. Oranın yemeklerini çok seviyorum. Bu gelişimde ilk kez kumarhanelere de gittim. (gülüşmeler) Hatta ruletten iyi para kazandım. Daha önce Monte Carlo ve Las Vegas’da da oynamıştım. Ama 10 yıl kadar önce, kumarbaz olduğum sanılmasın. (gülüşmeler)
Güle güle harcayın...
Ama kumarda kazanan aşkta kaybeder. (gülüşmeler)
Bunlar dışında, Kıbrıs’ta yapmaktan zevk aldığınız şeyler var mı?
İlk iki gelişimde öğrencilerle birlikte çalışmalar yapmıştım. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğrencilere bir konser vermiştim. İkinci gelişimde de ilkokul ve ortaokul öğrencilerini Bellapais’e getirmişlerdi; onlara çalmıştım. Güzeldi.
Gençlere özel bir önem verdiğinizi biliyoruz. Kıbrıs'ta da, ileride dünya çapında isim yapması beklenen birkaç genç müzisyen var. Sizin bildiğiniz, tanıdığınız genç yetenekler var mı Kıbrıs’ta?
Rüya Taner benim çok iyi dostumdur. Can Simer vardı bir de, besteci, beraber okumuştuk konservatuvarda; o da iyi arkadaşımdır. Ama gençlerden derseniz, benim rahmetli hocam Kamuran Gündemir’in öğrencisi olan Eser Öktem’in adını verebilirim. Daha 16 yaşında ve çok yetenekli bir genç. Onun gelecek vaadettiğini söyleyebilirim; Kıbrıs’ın en önemli sanatçılarından biri olabilir...
Aslı Özgen ile birlikte
(Caretta Dergisi / 2007)
.
/homedir/public_html/web resim/15.gif)