Didier Grumbach
Parisli moda mimarı

 
Paris’i dünyanın moda başkenti yapan ve tüm dünyada “moda sihirbazı” olarak tanınan
Didier Grumbach, Hedef’e konuştu. Grumbach’ın her cümlesi
Türkiye hazır giyim sanayi için altın değerinde.

 

Moda dünya için neden bu kadar önemli?
Ben modaya değişik bir gözle bakıyorum. Bence moda gücün bir ifadesidir. Mesela Hitler haute-couture’ü Berlin’e getirmeye çalışmıştı. Çünkü modanın etkisi sanayiden çok daha fazla. Bence Türkiye ile ilişki içerisinde bulunmamız moda adına çok önemli. Bizim sanayimiz biraz garip organize olmuş durumda, onun başkanı, şunun direktörü falan. Bu çok da kötü bir şey değil ama moda sadece sanayiden de ibaret değil. Markalar tamamen tartışmaya açık olmalı. Oysa kurumlarımızın bürokrasisi buna izin vermiyor. Bu da bir ikilem doğuruyor.

Yves Saint Laurent markasını yaratan koşullar nelerdi?
Bugün ismini herkesin bildiği büyük moda markalarının hepsi işe haute-couture olarak başladı. Saint Laurent 1962’de işe başladığında lüksün simgesi durumundaydı. Zaten böyle üstün yetenekli ve uluslararası arenada görücüye çıkmış,haute -couture takvimine girmiş birçok kişi için ünlü olmak neredeyse kaçınılmazdır. Saint Laurent’in durumunda marka çok güçlü bir yaratıcılığın üzerinde yükseliyordu ve haute-couture sistemi sayesinde de kurumsallaşmayı başardı.

Bugünden yarına Saint Laurent gibi marka yaratmak elbette zor ama Türkiye’nin bu yönde ciddi planları var.  İstanbul’un bir moda kenti olma hedefini bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Moda endüstrisi İstanbul’un bugünü ve geleceği için büyük önem taşıyor. Hazır giyim sektörünüz de bu konuda ciddi bir potansiyele sahip. Paris’te defileler düzenleyip başarılı olmuş Türk moda tasarımcıları da var. Ancak şu anda hazır giyim endüstrisi ile tasarımcılar arasında bir bağ yok. Marka yaratmak çok uzun bir süreçtir. Yves Saint Laurent gibi bir marka marka arasında da hiçbir benzerlik yoktur. Üretiminden yönetime ve kişiliğine kadar her şey farklıdır. Eğer Türkiye’yi bütün sistemin içerisine dahil etmeyi başarırsak ve sektör ve tasarımcılar el ele verirse, İstanbul’un moda dünyasında yeri ve önemi beş altı  sene içerisinde çok artacaktır.

Bugün için tanıdığınız, bildiğiniz bir Türk markası var mı?
Dice Kayek bugün birçok Japon hazır giyim firmasına danışmanlık yapıyor. Sadece ben değil, birçok kişi onların ismini duymuş durumda. Tabii Paris’te adından çok sözettiren Hüseyin Çağlayan’ı da saymadan geçemem.

Size göre moda ile marka arasında ne gibi bir ilişki var?  
Markalar Fransa’ya özgürlükle, yani cumhuriyetle birlikte geldi. Cumhuriyete kadar marka diye bir şey yoktu, çünkü her şeyi olduğu gibi modayı da saray yönlendiriyordu. O dönemlerde moda sıkı kurallara bağlıydı. İlginçtir, Paris moda sahnesinde boy gösteren ilk marka bir İngiliz markasıydı. Yani Paris’in ilk cauturier’si bir İngiliz’di. Cauturier bir mucittir, yenilikler peşindedir ve bu yüzden bir sanatçı olarak kabul görür. Paris’te markaları kendine özgü yaratıcılığın üzerine inşa ediyoruz. Eğer kendine has bir yaratıcılık, özel bir nokta yoksa marka da yoktur. Çünkü Fransa’da iki çeşit markavardır Griffe (etiket) ve marque (marka). Markalar, moda dünyasında özgür yaratım olduğundan beri var. Mesela 19. yüzyılın ortalarına kadar marka diye bir şey yoktu. Griffe bir kişiyle ve onun yeteneği ile bağlantılıdır. Oysa marque spor giyiminde karşılaştığımız cinsten bir markadır. Bu yüzden Fransa’da kişisel markalarla örneğin bir spor giyim markasını aynı kefeye koymayız. Yani bizim için Chanel ile Adidas aynı değildir. Prestij markalarının tümü, istisnasız olarak belli bir noktada avant- garde’dır. Yani gerçek markalar yaratıcılıktan, tek bir insanın, tek bir ismin yaratıcı gücünden doğar. Hüseyin Çağlayan buna çok iyi bir örnek. Onun gibiler çok zor ve çok uzun zamanda yetişir ve bir süre sonra kendi başına bir sanayi olur. Marka yaratıcılıkla başlar ve sanayide son bulur. Çünkü   bizim işimiz sanat değil.   Biz, iş dünyasının bir parçasıyız.

Peki tasarımcının yaratıcı gücü ile iş dünyasının satış kaygısı çatışmıyor mu?
Ortaya çıkış safhasında markalar yaratıcı güçle doludur. Ama tasarımcı eğer bu işten ekmek yemek istiyorsa, belli bir aşamadan sonra yaratıcı gücünü dizginlemeyi bilmelidir. Marka kendi kendini tesis etmeye ve dolayısıyla para kazanmaya başladığında, tasarımcı daha az yaratıcı olmak durumundadır. Eğer sürekli reaksiyon ve yaratıcılık halinde olursanız asla hazır giyim sanayisinin bir parçası olamazsınız. Bu yüzden de marka, iki değişik karakterin harmanlanmasından meydana gelir. Genelde bu iki farklı karakter, iki farklı kişi tarafından temsil edilir: İşin ticarî tarafı ile ilgilenmeyen biri ve ortağının yaratıcılığını piyasanın ihtiyaçlarına uyarlayan diğeri. Bu iki kişinin uyumu hakikaten de zor bir iştir ve bunu başarabilen çok azdır. Her on senede en fazla on tane yeni marka ortaya çıkabilir. Gerçekte yerel markalar asla dünya çapında değildir. Eğer Fransa’da çok iyi satıyorsanız, New York’ta satamazsınız.
 
Markaların global olmasının hiçbir yolu yok mu?
Eğer ürününüz sıradansa, iyi bir pazarlama ile yerel olarak çok satış yapabilirsiniz. Bu tarz bir ürünü global olarak dağıtmak içinse, Hindistan’la bile rekabet edebilecek kadar ucuz fiyatlarınız olmalıdır. Diğer bir yöntem ise, global pazara uluslararası katma değeri olan bir ürünle açılmaktır. Ürüne ekleyeceğiniz katma değer ise yaratıcılık ve marka değeridir. Yaratıcılık ayrı bir olay ama marka değeri dediğimiz şey gerçekten gerekli. Marka değeri edinmekse uzun bir süreçtir. Örneğin Dice Kayek 12. yılını geride bıraktı ve hâlâ mücadele ediyor. İsimlerini gerçek anlamda yeni yeni duyurmaya başladılar. Bu yüzden dediğim gibi sanayiden gelen markalar ile yaratıcılığın doğurduğu markaları ayırt etmek lâzım. Bu iki olgu tamamen farklı ama buluşabilecekleri ortak noktalar da yok değil. İşte Türkiye’nin şu anda ihtiyacı olan da sanayi ile yaratıcılığın bu buluşması.

Türkiye’nin AB üyesi olması Türk tasarımcısının ve markalarının işini kolaylaştırır mı?
Bence Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da Avrupa’nın bir mensubu. Türkiye Asya değil Avrupa’dır. Hüseyin Çağlayan ve Dice Kayek zaten AB üyesi olmuş durumda; ister istemez öyleler. Zaten Paris’teki birçok modacı Fransız değil, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden gelen farklı insanlar. Öte yandan Türkiye Avrupa için gerekli bir ülke. Eğer AB’ye girişiniz sizin önünüzü açar mı diye soruyorsanız, evet açar. Avrupa-Akdeniz bölgesi bir bütündür ve bir tarafta Asya ile, diğer tarafta da Amerika ile rekabet etmesini bilmek zorundadır. Bunun birçok sebebi var ama bence en önemlisi Avrupa’nın bütüne bir zenginlik olarak yansıyan kültürel çeşitliliği. Türkiye de bu çeşitliliğin en önemli parçalarından biri. Eğer Avrupa, Amerika’ya karşı moda mücadelesinde başarılı olursa, bu İtalya, İngiltere, Fransa ve Türkiye gibi ülkelerin oluşturduğu uçsuz bucaksız kültürel birikim sayesinde olacaktır. Türkiye, Hüseyin Çağlayan’ın da tasarımlarında çok iyi tarif ettiği gibi, çok derin bir tarihe ve kültüre sahip. Özellikle İstanbul ‘dünyanın başkenti’ tanımlamasını gerçek anlamda hak eden bir şehir. Tabii bu saatten sonra başkenti değiştirecek halimiz de yok!  

Yani modanın başkentini Paris’ten İstanbul’a kaydıramaz mıyız?
Dünya gittikçe küçülüyor ve Paris artık Fransa’da değil, tıpkı New York gibi bir dünya şehri. O zaman New York ya da Paris varken neden bir tane daha isteyelim ki? Yapılması gereken Türk bir tasarımcının Paris’te defileler düzenlemesi ve Türk sanayicisinin de ona destek vermesi. Yani modayı İstanbul’a değil, İstanbul’u modaya çekmek gerekli, çünkü İstanbul halihazırda Avrupa’nın bir parçası zaten. Türk firmalarının yöneticileri ve Paris’teki modacılar diyalog için daha sık bir araya gelmeli ve işbirliğini artırmalılar. Modacıların seslerini daha iyi  duyurabilmeleri için de Paris’te olmaları, oranın havasını koklamaları gerekiyor. Hazır giyimciler olarak her yıl ayrı bir şehirde toplanmak yeterli değil, daha çok ve sürekli bir araya gelmeliyiz; çünkü 2005 yarın kadar yakın.  

Fransız markaları yerelliklerini yitiriyor dediniz. Bu onların gücünü azaltıyor mı?
Benim demek isteğim Chanel, Dior gibi markaların artık dünya çapında olduğuydu. Nasıl Hüseyin Çağlayan dünyaya aitse, Chanel de artık dünyaya ait. Yerel markalara artık yer kalmadı, her marka uluslararası olmak zorunda. O yüzden ‘Fransız markası’ terimi artık kullanılmamalı. Modada markalara ihtiyaç var, çünkü moda markaları çabucak silinir gider. Hiçbir kadın annesi gibi giyinmez. Moda markaları diğer markalardan farklıdır. Diğerlerinin aksine, moda markalarının yaşlandıkça işleri zorlaşır. Modada yaşlı markaların geçerliliği yoktur. Ayrıca artık Valentino alan hiçbir arkadaşınız da yoktur. Bu yüzden sanayimizi korumak istiyorsak, yeni markaları desteklemeliyiz. Yeni bir marka yaratmanın on yirmi yıl arası bir süre gerektirdiğini de göz önüne alırsak, zamanımızın daraldığı şu günlerde halihazırda uluslararası arenada isim yapmış genç markalara arka çıkmalıyız.
Biz de Türk hazır giyim sektörü olarak genç tasarımcılarımıza her anlamda destek vermeye gayret ediyoruz zaten... Evet, biliyorum ve bence çok doğru yapıyorsunuz. Örneğin IAF Kongresi’ne Jean Paul Knott’u da konuşmacı olarak davet etmişsiniz. Kendisi 12 yıl Yves Saint Laurent’in asistanlığını yaptı ve şimdi kendi isminde Japonya ve Avrupa’da satış   yapıyor. Neden Türkiye’de de bir koleksiyona sahip olmasın ki? Kendisinin Japonya, Amerika ve  Avrupa’daki kredibilitesi Türk firmalarının ürünlerinde de kullanılabilir. Türkiye’nin şu anda uluslararası bir markası yok ve Knott gibi desteğe ihtiyaç duyan ve adı olan tasarımcılarla işbirliği yapılabilir. Yapmanız gereken iki şey var: Birincisi, marka yaratıp yaratıcılıkla sanayinin işbirliği içerisinde onu sürekli güçlü kılmak; ikincisi ise belli bir süre geçmişi olan yeni markalarla işbirliği yapmak ve bu markaları kullanarak Amerika ve Avrupa dağıtım kanallarına girmek.

Sizce Türkiye olarak geçmişten gelen bir tasarım ruhuna sahip miyiz? Örneğin yakanızdaki IAF logosu geleneksel bir Türk elişi sembolü.
Ruh, tasarım için gerekli olan en önemli unsurlardan biridir ve belki de Avrupa’da ihtiyaç duyduğumuz  şey de Anadolu ruhudur. Belki de Anadolu’nun kayıp mesajını arıyoruz, kim bilir? Brezilya Paris’e taşındığında ve ilk Brezilyalı tasarımcılar Paris’te boy göstermeye başladığında, eksik olan bir şeylerin tamamlandığını hissettik. Bu, belki sizin için de geçerlidir. #

Grumbach kimdir?
Fransa Moda Federasyonu Başkanı

‘Modanın sihirbazı’ olarak tanımlanan Didier Grumbach 1937 yılında Paris’te doğdu. 1963 yılında C. Mendes Group’ta Genel Müdür olarak iş hayatına başladı. 1968 yılında Pierre Bergè ile birlikte Yves Saint Laurent Rive Gauche’u kurdu. 1967 yılında C. Mendes ile birlikte ‘Paris Collections Inc.’yi ve 1971’de Emmanuelle Khanh, Ossie Clark, J.-C. De Castelbajac, Issey Miyake, Roland Chakkal gibi zamanın genç koleksiyoncularının sanayicilerle buluşmasını sağlayan ‘Creators and Manufacturers’ı (Yaratıcılar ve Üreticiler) kurdu. 1978’de Thierry Mugler’in başkanı oldu. 1980 yılında Yves Saint Laurent Rive Gauche USA ve Yves Saint Laurent Inc’in başkanlığına getirildi. 1986 yılında Fransa Moda Enstitüsü’nde (Institut Français de la Mode) Pazarlama Bölümü Direktörü, 1989’da Çalışma Direktörü ve 1997’de de dekan oldu. 1992 yılında Haute-Couture Geliştirme Komisyonu Başkanı olan Grumbach, aynı yıl Sanayi Bakanlığı görevine getirildi. 1993 yılında ‘Modanın Tarihi’ isimli kitabı yayımlandı. 1998 yılında Couture Odası Okulları Başkanlığına getirilen Grumbach, 1998’den bu yana Fransa Moda Federasyonu ve Couture Odası Başkanlığı görevlerini yürütmekte.

Modada çığır açan adam: Yves Saint Laurent
Yves Henri Donat Mathieu Saint Laurent, 1 Ağustos 1936’da Cezayir’de doğdu. Kıyafetlere olan ilgisiyle dikkat çeken Saint Laurent’in tasarımları, 17 yaşındayken dünyaca ünlü moda dergisi Vogue’da yayımlandı. Ertesi yıl Paris’te dört dalda düzenlenen bir tasarım yarışmasında ödüllerin üçünü topladığında kendini soluğu Christian Dior’un tasarım evinde buldu. Christian Dior 1957’de ani bir şekilde ölünce, üç yıldır hizmet verdiği Dior moda evinin başına getirilen Saint Laurent, Coco Chanel tarafından "Manevi halefim" açıklamasıyla onurlandırılıyordu.Saint Laurent, birkaç yıl sonra zorunlu askerîgörev dolayısıyla Cezayir ordusuna katıldı. Paris’e geri döndüğünde baş tasarımcılık görevinden alındığını öğrenen Saint Laurent, kendi moda evini kurmaya karar verdi. Kısa zamanda dünyanın en büyük moda markalarından biri olan YSL’yi yaratan Laurent’in adı, artık haute-couture’le eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Bir moda ikonu halini alan Yves Saint Laurent, modanın bütün kurallarını birer birer yıkmaya başladı. Akışkan ve pırıltılı tasarımlarıyla kendi stilini yaratan YSL, 1966 yılında Rive Gauche (Kızıl Irmak) adlı hazır giyim markasını yarattı. Saint Laurent’in sadece yarattıkları değil, açıklamaları da ilgi çekiciydi: "Güzellik mi? Güzellik önemsizdir. Asıl kayda değer olan baştan çıkartıcılıktır. Hissettiklerimizin hepsi özneldir. Şahsen ben bir vücut hareketini bir bakışa tercih ederim..." Saint Laurent, söylediklerini yapmaktan da imtina etmiyordu. Asla yan yana gelmez denen renkleri birbiriyle çakıştırıyor, gölgelerden çok ışıltılı renklere itibar ediyor ve haute-couture’lerini halk pazarlarına sokabiliyordu. Yves Saint Laurent, bütün bu özellikleriyle sadece moda dünyasını yakından takip eden yüksek sosyetenin değil, sıradan kadınların giyim alışkanlıklarını da değiştirmeyi başardı. 1983 yılında Metropolitan Sanat Müzesi’nde retrospektif sergisi yapıldığında, bu onura layık görülen yaşayan ilk tasarımcı olma özelliğini de kazanıyordu. 2002 Haziranında moda sahnesinden çekileceğini açıklaması moda dünyasına bomba gibi düştü. YSL’nin Haute-couture çalışmalarına son vermesi ve artık Gucci tarafından hazır giyim markası olarak üretilmeye başlamasıyla moda tarihinin bir devri de kapanmış oldu.

 

(Hedef Dergisi)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer