Türkiye için marjinal denilebilecek iki albüm yaptınız ve bu albümler de yine marjinal denilebilecek bir kitleye hitabediyor. O kitle de genel olarak, çok uluslu şirketlere, mainstream müziklere biraz şüpheyle yaklaşır. Bu açıdan bakınca neler söyleyebilirsiniz? Sizi sevenler, çevrenizdeki insanlar EMI Türkiye Genel Müdürü olmanızı nasıl karşıladı?
Herkes hayret içerisinde. (Gülüyor) Yakın çevrem bunu son derece pozitif karşıladı. Zaten çok uluslu şirketleri de kendi içinde biraz ayırmak lazım. Hepsini de aynı sepete koymak doğru değil. Şu an temsil ettiğimiz şirket de benim çocukluğumda dinlediğim müziği temsil ediyor. Yani ben Genesis dinleyerek büyüdüm, Pink Floyd dinleyerek büyüdüm ve işin ilginci Deep Purple dinleyerek büyüdüm. Bu grupların hepsi şu an EMI kataloğunda bulunuyor. O açıdan kendimi biraz mutlu hissediyorum. Diğer taraftan da uluslararası müzik endüstrisiyle daha yakından çalışmak istiyordum. Ben zaten çok uluslu müzik şirketleriyle çalışıyordum. Yaklaşık 15 senedir bir irtibat içerisindeyim. Yurtdışında çalışmıştım, burada da bazen projeler oluyordu. Dolayısıyla daha da yakından olmak, uluslararası ağın içinde olmak beni heyecanlandırdı; heyecanlandırıyor. Çünkü burada yapılan müziğin her yere gitmesini istiyorum. Ben burada müzik yayımladığım zaman da, çaldığım zaman da, kaydettiğim zaman da bu müziğin her yere gitmesini istiyorum. Bunun en iyi yöntemlerinden bir tanesi de budur. EMI müziğin şu an çok iyi bir uluslararası ağı var. Ve bu ağ sadece müzik dağıtımı için kurulmuş. Başka hiçbir şey dağıtılmıyor bu ağdan. Niye Türkiye’den bir şeyler eklemeyelim bu ağa?

Peki o potansiyeli gördüğünüz, birlikte çalışmayı düşündüğünüz isimler var mı?
Şu an isim yok. Böyle şeyler bazen şans eseri oluyor, biliyor musunuz. Oturup da şimdi Deep Purple Made In Japan kaydedelim diye düşünüp de böyle bir şey yapalım, hadi bir Genesis yaratalım deyince olmuyor. Müzik o anlamda hesap kitap işi değil. Reçete yazar gibi müzik yapmak imkansız. Ben de burada oturup şöyle bir kayıt yapacağım, sonra bunu bütün dünyada satacağım demek o anlamda biraz imkansız. Kazayla olur. Ama network mevcut. En azından şunu söylüyorum kendime, network var, her türlü sistem var... Hani eskiden şu sohbet olurdu ya, “İşte stüdyomuz yok, o yüzden kayıtlarımız kötü”, yanlış; stüdyomuz var, kayıtlarımız süper olabilir. “İşte dağıtım sistemimiz yok, o yüzden bir şey yapamıyoruz”, yanlış; dağıtım sistemimiz var, her şeyi yapabiliriz. “Uluslararası piyasaya açılamıyoruz, çünkü bağlantımız yok”, hayır, süper bir bağlantımız var. Yani şu an iş tamamıyla kreatif bir noktada.

Yani siz böyle bir fırsat insanın karşısına çok az çıkar, ben de bunu kullanmalıyım diye mi düşündünüz?
Evet.

Türkiye’de çok önemlidir ya dünyaya açılmak...
Evet öyle bir muhabbet var ama dünyaya açılmaya gerek yok. Zaten network burada var. Türkiye’de pek çok uluslararası şirket var. İsimlerini çok saymak istemiyorum ama mesela DHL burada; kapının önünde duruyor. Ona bir mektup verdiğim zaman o mektup New York’a gidiyor. Müzik de aynı aslında; önemli olan içeriğin samimi olması bence. İçeriğin iyi olması lazım ve genel olarak kaliteli olması gerek. Kalite derken de fiziksel olarak kaliteli olması gerekiyor. Kayıt kaliteli olmalı; eli ayağı düzgün olmalı, öyle diyelim.

Aslında Türkiye’den dünyaya açılan sanatçılar, Türkiye de çok da popüler olmayan isimler. Tarkan ve Sertap gibi isimler daha çok iç pazara yönelik bir pompalama gibi sanki...
Yok Tarkan gerçekten bütün dünyada meşhur olmuş. Ben onu araştırdım. (Gülüyor) Gerçekmiş. Bize pompalamıyorlarmış. Tanıyorlar yani. Nereye gidersem gideyim tanıyorlar adamı. “Sen nereden geliyorsun?”, “Türkiye’den”, hemen adını veriyorlar. Biliyorlar yani.

Biz de Brezilya’dan, Meksika’dan çıkmış şarkıcılar biliyoruz ama sadece biliyoruz. İsimlerini duyuyoruz. Çok beğeniyor muyuz, gidip satın alıyor muyuz orası karışık.
Belki de öyle, ama o ilginç değil; burada şu ilginç: Türkçe söyleyerek bu işi demek ki oluyor.

Öyle bakarsak Türkçe zaten Batı’ya göre otantik bir dil. İngilizce söylemenin hiçbir anlamı yok ki. Bir Alman’ın gelip Türkiye’de Türkçe şarkı söylemsine gerek var mı? Gerçi zamanında böyle şeyler olmuş ama biraz garip... Gerçi sizin şiveniz de biraz tartışma yaratıyor ama...
Evet, dil önemli değil. Kullandığınız lisan önemli değil. Ben de onu uzun zamandan beri araştırıyorum, bir sürü Arapça söyleyen insan var, İspanyolca, Portekizce, Fransızca, Almanca... Türkçe de rahatlıkla kullanılabilir. Bütün anahtar bağlamda. Yani müzik, ses; bütün bunlar nasıl harmanlanmış. Önemli olan o.

Benim sormak istediğim şuydu: Popüler olmayan insanlar derken, “world music” kategorisine girebilecek veya etnik pop-caz denebilecek albümler Türkiye’den çıkıp yurtdışında ilgi uyandırıyor.
Independent’larda satılıyor. Necropsy gitti mesela bir dönem, Baba Zula gitti, Pentagram, Replikas... Yani independent’lar kendi aralarında böyle bir alışverişte bulunuyor. Bu son derece de doğal. Zaten böyle olması gerekiyor. Kimse kendi ülkesinde oturup, “Ben müziğimi sadece burada yapmak istiyorum” gibi bir düşüncede değildir; zannetmiyorum. Herkes her yerde müziğini duyurmalı. Burası, bu işin biraz daha geniş kapsamlısı. Buradan direkt her yere ulaşabiliyorsunuz.

EMI Türkiye Genel Müdürü olduktan sonra medyaya ilk yansıyan işiniz Türkiye’ye plak formatını yeniden getirmek oldu. Ben buraya gelip ofise girdiğinizde ilk ne yaptığınızı merak ediyorum? Masanıza oturunca ilk ne yaptınız?
(Gülüyor) İlk ne mi yaptım? Masanın yerini değiştirdim. (Gülüyor) Önce tüm odanın içini dışını değiştirdim. Komple her şeyi dışarı attım. Her şeyin yerini değiştirdim. Gereksiz olan, gözümü rahatsız eden her şeyi dışarı attım. (Gülüyor)

EMI sizin yaptığınız müziğin alternatif, hatta Türkiye için biraz underground olduğunu biliyordur herhalde.
Onlar biliyorlar, tabii.

O açıdan size, “Tamam, sen böyle bir müzik yapıyorsan ama biz biraz daha ticari bir şeyler bekliyoruz” dediler mi?
Yok öyle bir politikası EMI’ın. Biz ticari müzik yapıyoruz diye bir şey yok. EMI’ın yayın politikası spesifik olmak. Birisi pop müzik yapmak istiyorsa kimse engellemiyor. Pop müzik yapıyorsanız buyrun pop müzik yapın. Ama ekstrem bir müzik yapıyorsanız da kimse engellemiyor. Buyrun yapın diyorlar. Öyle bir sorun yok. Şirketin öyle bir kuralı yok. Bir kural var, o da sadece spesifik olmak. Her ne çalıyorsanız onu düzgün çalıp spesifik bir iş yapın. Bu EMI’ın, daha doğrusu benim EMI’da uygulayacağım kural bu. Benim hedefim, benden sonra yayınlanacak bütün albümler spesifik albümler olacak.

Peki bu işte ne kadar özgürsünüz?
İstediğimi yapabiliyorum. (Gülüyor)

Diğer ülkelerin yöneticileri de...
Herkes serbest.

Genelde büyük şirketlerde işletme kökenli insanlar yönetici olur ya, o yüzden soruyorum.
İki çeşit yönetici var; bazıları finanstan geliyor, bazıları da müzisyen. Bir sürü punk band şarkıcısı, rock gitaristleri, davulcular, şarkıcılar...

Davulcular, gitaristler filan deyince sanki dışarıda iş bulamayacak ne kadar insan varsa yönetici olmuş gibi oldu.
(Gülüşmeler) Yok, yok, bunlar piyasanın içinde çok kilit adamlar. Bir böyle insanlar var, bir eskiler var; babalar, 65 yaşın üzerinde, ağır insanlar. Onlar zaten Blue Note gibi şirketlerde. Onlar odaya girdiğinde herkes direk hazırola geçiyor. Başka çaresi yok. North Amerika Caz ve Klasik müziğin başındaki adam mesela, öyle adamlar var ki onlar müzik tarihi. Bir de benim gibi gençler var; ben kendimi genç olarak sayıyorum. (Gülüyor) Bir de hocalar var. Hocalar bizlere anlatıyor. Aslında 1960’larda, bu müzik endüstrisinin endüstrileştiği dönemde müzik yapımıyla ilgilenen insanlar. Onlar hala etkin konumda. Ama 50 civarında ofis var dünyada ve o civarda genel müdür var. O toplantılar çok keyifli oluyor ama, herkes takılıyor.

Birçok müzisyen olduğuna göre konser havasında geçiyordur...
Yoo, oturuyoruz öyle. Müzik dinliyoruz.

Ne dinliyorsunuz peki?
Şöyle düşünün, prezentasyon yapabilirsiniz. Ben mesela çıkıp Türkiye hakkında prezantasyon yapabilirim. 10 dakikam var, çıkıp ne istiyorsam yapabilirim. Bu çok önemli bir şey ama.

Müziğin Birleşmiş Milletler toplantısı gibi...
Gibi bir şey oluyor, evet.

50 ülke var diyorsunuz, müziği bize çok yabancı gelebilecek ülkeler de vardır aralarında. Türkiye’ye nasıl bir bakış var genel olarak?
Herkes bizi soruyor. Çok meşhuruz. Ciddi söylüyorum. Herkes Türkiye’yle ve Türk müziğiyle çok ilgileniyor. Mesela en çok saz ensemble’ları merak ediliyor. Çok iyi saz ensemble’larınız var diyenler var mesela. Yani dört saz, yanında üç divan sazı, bir tane de meydan sazı mesela. Büyük ensemble’lar. İlginç şeyler merak ediyorlar. Japonlar’la konuştum, Hong Kong’lularla, Malezyalılar’la, İtalyanlar’la konuştum. Herkesle konuştum aşağı yukarı. İnsanlar müziği merak ediyorlar. Sizde o kadar çok müzik var ki...

Giderken albüm götürüyor musunuz?
Ben bu sefer hiçbir şey götürmedim, sadece dinledim. Gelecek sefere inşallah götüreceğim.

Hangi albümleri götürseniz beğenilir diye düşünüyorsunuz? Hangi albümleri götürmeyi düşünürsünüz diye sorayım?
Şu an götürecek bir şey yok.

Kendi yaptığınız albümleri değil, Türk müziğini yansıtması açısından neler götürmek istersiniz?
Araştırmak lazım. Bizim bir kataloğumuz var, EMI zamanında “Harika” diye bir katalog satın almış. Yaklaşık 1250 tane kayıt var; derlenmiş.

Yayınlanmamış mı?
Yayınlanmamış. Yaklaşık 3000 tane master bant var; çeyrek inç. Depoda duruyor. 1950’yle 1970 arasında Türkiye’nin bütün yerel aşıklarının teker teker kaydı var.

Süper bir şeymiş.
Evet, zamanında satın alınmış. Şimdi duruyor; ben onu restore edeceğim. Ama önce bir arşiv olarak yayınlayacağım. Remaster edilecek, şu an çeyrek inç’lerde duruyor. Ondan çıkan, mesela orada Karadeniz Bölgesi var şehir şehir, İç Anadolu var, Güneydoğu Anadolu var, her yer var. Onları dinleyeceğiz, belki yeni bir şeyler çıkar oradan. Çünkü eski kayıtlar...

EMI Türkiye o kadar eski mi?
Bunu 80’li yıllarda satın almışlar. EMI Türkiye aslında çok eski; şu an tarihçesini tam anlatamayacağım ama EMI’ın 1960’lı yıllarda burada kayıt stüdyosu varmış; daha önceki yıllarda kendi plak fabrikası varmış, 1940’lardan, 50’lerden beri burada faaliyet gösteren, bazen gelip giden bir şirket. En son 1987 yılında buraya yaklaşmışlar, umarım artık bir yere gitmeyiz.

Peki sizin ilginizi çeken ülkeler oldu mu o toplantılarda?
Güney Amerika çok iyi. Güney Amerika süper, çok ilginç, çok güzel işler yapılıyor. Daha heyecanlı, eğlenceli, çalma olarak daha böyle içinde heyecan var, Kuzey Amerika’ya gittikçe ağırlaşıyor müzik. Bence çok da birbirine benzemeye başladılar. İngiltere’de de müzikler birbirine çok benziyor. Fransa’da elektronik müzik her zaman ilginçti, yine ilginç. İtalya elektronik müzikte böyle bir atılım içinde. Oradan bu yıl bir şeyler gelebilir. Japonlar çok ilginç müzik yapıyorlar. Japonya, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci müzik endüstrisi. Japonya’nın müziği tamamıyla farklı; biraz Batı’ya yöneliyorlar ama kendi içlerinde farklı çözümlerle çalıyorlar. O da çok eğlenceli. Mesela Japonlar çok hızlı çalıyorlar. İnanılmaz up-tempo her şey. Tüm bölgelerden müzik dinledik aslında, gayet iyiydi. Ama bizim burada çok farklı müzikler var. Zamanında da burası çeşitli dönemlerin yaşandığı bir toprak olduğu için, çok farklı. Her şeyi bir yana bırakın, harmonik yapılardan bahsetmiyorum, sadece ritmik yapıları incelediğim zaman Türkiye’de yöre yöre, zaten dünyadaki bütün müzikler burada var gibi bir durum çıkıyor ortaya. Sadece tempolar. O yüzden bence biz burada bir hazinenin üstünde oturuyoruz. Ama yavaş yavaş ortaya çıkacak.

Bu anlattıklarınız gerçekten ilginç, özellikle de o daha önce yayınlanmayan kayıtlar.
Türkiye’de bence çok iyi müzik çalınıyor. Sadece radyolarda ve televizyonda yok. (Gülüyor) Ama kasabalarda, köylerde, şehirlerde çalınıyor. Ama yayınlanmıyor, nadiren yayınlanıyor veyahut yayınlanırken deforme oluyor; öyle diyeyim. Kayıt edilirken de ticari kaygılar nedeniyle deforme ediliyor.

Sizin yayınlayacağınız arşiv bunlardan arınmış mı olacak?
Kesinlikle. Hiç ticari kaygı yok.

Saatinize bakıyorsunuz; aceleniz mi var.
Saatime bakıyorum çünkü yetişmem gereken bir toplantı var.

O zaman ben sorulara geçeyim çünkü daha hazırladığım soruları sormadım hiç. Sizin kardeşinizle kurduğunuz bir şirket vardı. O çalışmalara devam ediyor mu hala?
Evet, PB çalışmalarına devam ediyor. Kardeşim ilgileniyor o işle. Onun dağıtımını zaten burası yapıyor. EMI tarafından gözlem altında. (Gülüyor)

Sonuçta siz şu anda bir şirkette “müdürlük” yapıyorsunuz. Bu sizin besteciliğinizi, yaratıcılığınızı etkiliyor mu?
Beste yapmak için yaşamak lazım; başka hiçbir şeye gerek yok ya. İstersen git bütün gün balık tut, yine şarkı yazarsın. O perspektiften bakarsan, burada oturmakla balık tutmak arasında hiçbir fark yok bence.

Türkiye’nin en iyi kayıt stüdyosu hangisi?
Türkiye’nin üç tane iyi kayıt stüdyosu var; bir tane yok. Bir tanesi Ereklitoç, bir tanesi Marshallmüz, bir tanesi de İmaj. Üçü de çok iyi. Kaydedeceğiniz müziğe göre değişir

Peki son çıkan albümler arasında, teknik olarak çok başarılı bulduğunuz albümler var mı?
Kendi albümüm. (Gülüşmeler) Yok... Çok başarılı. (Düşünüyor) Sound olarak, Mor ve Ötesi’nin albümü iyi ama daha iyi olabilir. Bu çizginin üzerinde diyelim, ama tam değil

Hangi enstrümanları çalabiliyorsunuz?
Gitar çalıyorum.

Sadece gitar mı?
Telli çalgılar diyelim.

Bir ekşi sözlük bilgisi bu; kendi albümünüzde bütün enstrümanları kendi çaldığınıza dair bir entry girilmiş.
Ben sabahları kalkınca bir saat davul çalarım. Son bir iki haftadan beri pek çalmıyorum gerçi ama...

İlginç bir sabah sporu.
Evet, çok iyi olur. Sabah kalkınca hiçbir şey yapmayıp davul çalıyorum. Millet koşuşuyor mesela sokakta, ben davul çalıyorum.

Baya enerji harcıyorsunuzdur.
Evet, iyi bir şey. Ondan sonra, benim bir sürü gitarım var, sazım var, udum var, davulum var, bendırlarım var, synthesizer’larım var, sampler’larım var, keyboard’larım var. Nefeslileri çalamıyorum. Tuşlu çalgılarda da iddialı değilim.

Peki cep telefonunuzun melodisi ne? Kendiniz mi yazıyorsunuz melodisini?
Artık yazamıyorum çünkü yeni telefonlarda kaldırdılar o özelliği nedense. O çok güzeldi. Hatta ben Ericsson’a program göndermiştim size melodi yazayım diye.

Kabul etmediler mi?
Yok, sonra birilerine gönderdiler beni, ama ben üstüne düşmedim o zaman.

Şu an üzerinde çalıştığınız albüm var mı?
Benim yeni albümüm var.

EMI Türkiye olarak?
Ha, çok var. Baya var. Nisan ayından sonra yavaş yavaş çıkacak o albümler.

Peki İstanbul’un alternatif/underground grupları arasında takip ettiğiniz, ışık gördüğünüz birileri var mı?
Mix’ler bitsin. (Gülüyor) Ondan sonra çıkacak ortaya.

Türkiye’de veya dünyada, birlikte çalışmak istediğiniz, hayalinizi süsleyen isimler var mı?
Peter Gabriel mesela bir numara. Bir de David Gilmour. Bunlar birlikte olsa.

Genesis ve Pink Floyd hayranlığı hala sürüyor yani.
(Gülüyor) David Gilmour ve Peter Gabriel aynı band’de. Davulda Jary Mahotta, basta Tony Levin. Ben de arada... (Gülüyor)

Hayalinizdeki grup yani. Siz de tommaister mı olacaksınız?
Yok, ben gitar çalacağım. Bir de back vocal.

Aslında elinizde bu insanlarla iletişime geçme imkanı da var; o kadar da hayal olmasa gerek.
Biraz yine de ekstrem olur.

Peki İstanbul’da veya Türkiye’de sizi ses sistemi açısından en çok tatmin eden...
Altın Çizme. Elektroniğin yaptığı konserler. Klüplerde ben pek iyi sistemi duymuyorum. Coffee House’un ses sistemi iyi. Orada iyi bir sound var. Ama bir yerde daha böyle gidip de “Vaay, ne biçim sound” dediğim olmadı.

En son hangi konseri izlediniz peki?
En son hangi konseri izledim. Bilfiil hangi konseri izledim. (Düşünüyor) Bu iyi bir soru. Baya oldu. En son yazın Jethro Tull konserine gittim, Çeşme’de. Hatta opening act olarak çaldık orada. Önce biz çaldık, sonra Jethro Tull çaldı.

O kendi konserinizmiş ama.
O sondu. Ondan sonra da hiç konsere gitmedim. Baya olmuş.

En son satın aldığınız albüm?
Prince. Çok eski bir albümü. Üçlü bir albüm. İki hafta önce aldım.

Yakın zamanda yıldızının parlayacağını düşündüğünüz, çok fazla bilinmeyen isimler var mı?
Amerika’dan bir production geliyor. O adamın müziği güzel. Ben onu araştırdım geçen gün kim olduğunu. Raul Midow. Raul Midon.

İspanyol gibi sanki adı ama Amerikalı mı?
Güney Amerikalı. Büyük ihtimalle de melez.

Nasıl bir soundu var?
Benim duyduğum kadarıyla çok akustik. Çok genç bir adam. Blue Note çıkartacak. Blue Note zaten dünyadaki en iyi plak şirketlerden bir tanesi. EMI’ın bir plak şirketi. EMI zaten bir üst başlık. EMI’ın altında Capitol ve Virgin Records var. Ama aslında present değil. Biz EMI olarak çalışıyoruz. Tüm dünyada EMI bir kere temel olarak ikiye ayrılıyor. Virgin ve Capitol.

Peki siz kişisel olarak nasıl sound’lardan hoşlanıyorsunuz diye yine böyle bir soru sorayım.
Cesur.

Burada yaptığınız ilk icraat plak formatını yeniden piyasaya sürmek oldu.
Long play’lerin yeniden yayınlanması bence bir kere çok eğlenceli. Müzik dinlerken eğlenebilmek istiyorsanız bence plak dinlemek en iyi yöntemlerden bir tanesi. Bir kere dahi iyi tınlıyor. Evdeki ses kalitesi artıyor. Bunu eski plaklarınızla deneyebilirsiniz.Aynı sisteme koyduğunuz zaman plak CD’den daha iyi bir ses verir. O yüzden bana format olarak da iyi geliyor. Sektörde çok bir çalkantı yaratacağını zannetmiyorum ama böyle yeni bir kapı aralayabilirsek, bir farklılık yaratırsa bence süper olur. Üstelik pikaplar kopyalanamıyor da. Telif hakları açısından da çok güvenilir. Şunu da söylemek gerek; şirketler bugünlere plak satarak geldiler. Bunlar 10 günlük şirketler değil.

Yakın zamanda böyle projeleriniz var mı? İnternet üzerinden bir şeyler yapmayı düşündüğünüzü duydum.
Var, evet. İnternetle ilgili bir şeyler olacak. Üçüncü nasel telefonları bekliyoruz. İkinci sistemin gelmesini bekliyoruz. Bu yeni bir network, cep telefonu şebekesi. Daha hızlı bir şebeke. Şu an bizde yok. Görüntülü iletişimi filan kolaylaştıran, hızlı bir şebeke.

Peki bu altyapıyla nasıl hizmetler vereceksiniz?
O zaman telefona mp3 gönderebiliyoruz. O da sizin telefon faturanızdan düşüyor. Yani siz telefonunuzdan şarkıyı seçiyorsunuz, diyorsunuz ki ben George Manson’ın şu şarkısını istiyorum veya atıyorum Pink Floyd’un Wall’undan Comfortably Numb istiyorum. Basıyorsunuz, şarkı 15 saniyede cep telefonunuza geliyor ve onun ücreti de telefon faturanıza geliyor. Bu şu an İngiltere’de var. Onun için 3G gerekiyor. O iyi bir şey. Bu arada görüntülü iletişim de var yani bonus olarak. (Gülüyor) Fena bir şey değil.

Telif haklarına bakışınızı soracağım bir de...
Telif hakları bence bir kültürdür. O yüzden korunması gerekir. Bu sektörün ayakta durabilmesi için çok önemlidir. Meslek birliklerinin de bununla ilgili faaliyetlerini daha da organize bir şekilde sürdürmeleri gerekir.

Bir sanatçı olarak bakışınızla EMI yöneticisi olarak bakışınız arasında bir fark var mı?
Fark yok, ikisi de aynı şey. Sadece hakkını bilmeli. Bir kere 2005 yılında şarkı yazıyorsanız ve telif haklarından haberiniz yoksa çok yanlış bir noktadasınız demektir. 2005 yılında her besteci bunu bilmeli. Kompozisyon bölümünde okuyorsanız zaten telif hakkı öğreneceksiniz. O yüzden herkesin, okulda olmayanın da gidip bir şekilde telif hakkını açıp merak edip okuması gerek. Telif hakkında anlamayan müzisyen 2007 yılında aç kalır veya gider sadece çalar bir yerde.

Bilgi Üniversitesi’nde ders veriyorsunuz siz aynı zamanda. Ses üzerine de yeni birçok bölüm açıldı. Bunların sektöre etkisi ne zaman ve nasıl olacak?
Yavaş yavaş oluyor. Ama biz telif haklarını anlatıyoruz mesela. En azından benim sınıfımdan mezun olan herkesin telif hakları konusunda bir bilgisi oluyor. Temel disiplinleri öğretiyoruz. Fakat biz sektörün ne kadar oluşturuyoruz ki? Yüzde ikisidir en fazla. Dolayısıyla bunun sektöre yansımasının o kadar çabuk olacağını sanmıyorum ama yavaş yavaş olacak. Fakat böyle bölümlerin olması, şu an üniversiteye girmeyi düşünen lise mezunları için çok güzel bir fırsat. Çünkü benim zamanımda yoktu böyle bir şey. Şu anda kurtarılmış bir bölge gibi bu okullar. Yani stüdyosu var, çalışma odaları var, davulunuz var, piyano odaları var, gidip band kurabiliyorlar, sahnede çalabiliyorlar,. Bunlar vaha gibi yerler. Böyle yerlerin çoğalması gerekiyor. Bu yerlerin kendi içlerinde daha stable, güçlü olmaları lazım; ki yavaş yavaş oradaki insanlar birlikte müzik yapmaya başlasın, yeni işler çıksın. Ama müzik sadece okullardan çıkmaz. Müzik her yerden çıkar. Ama okuldan çıkar, hatta okul ve sokak bir yerde buluştuğu zaman daha da güzel olmaya başlar.

Çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim. Böyle biraz şey oldu.

Keşke daha geniş bir zamanda konuşabilseydik.
Keşke. Kusura bakma.

 

(yayımlanmadı)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer