Hasan Hüseyin
Hasan Hüseyin, Kıbrıs’ta doğup İngiltere’de büyümüş ve fotoğraf eğitimi aldıktan sonra Türkiye’nin en iyi reklam fotoğrafçılarından biri haline gelmiş. Dünyanın en tanınmış markaları için reklam fotoğrafları çeken Hasan Hüseyin, Lefkoşa’daki El Sabor Latino isimli restaurant’ın da sahibi. Zamanının çoğunu İstanbul-Lefkoşa arasında mekik dokuyarak geçiren Hüseyin’le Sabor’da buluşup fotoğrafı, Kıbrıs’ı ve Sabor’un mutfağını konuştuk. Tabii yemeklerin tadına da baktık. Söyleşimizi okuduktan sonra, İtalya’da bile bulamayacağınız kadar iyi İtalyan yemekleri yapan Sabor’a mutlaka uğramanızı tavsiye ederiz...
Hasan Hüseyin ismi Türkiye’de, özellikle reklam fotoğrafçılığı alanında çok tanınıyor. Ama Kıbrıs’ta o kadar tanınmıyor olabilirsiniz. Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?
1962 Lefkoşa doğumluyum. 10 yaşındayken ailemle birlikte İngiltere’ye göç etmişiz. 1990’lara kadar Londra’da yaşadım. Üniversitede matematik okuyacaktım, matematiğe bayılırdım. Ama son iki hafta kala “Muhasebeci gibi bir şey olmak istemiyorum, başka bir şey yapmak istiyorum” dedim ve fotoğrafçılığı seçtim. Zaten hobi olarak 14 yaşımdan beri fotoğrafçılık da yapıyordum.
Önce resimle başlamışsınız sanırım...
Evet, küçük yaştan beri çiziyorum. Rönesans tarzı resimleri çok severim ama daha çok kara kalem çiziyorum. Fakat resim eğitimi almadım; İngiltere’de fotoğraf okuluna gittim. 1987’ye kadar değişik fotoğrafçılara asistanlık yaptım. Sonra yavaş yavaş profesyonel işler yapmaya başladım. Londra’da birtakım dergilere çekimler yapıyordum. 90’ların başında da daha çok Türkiye’ye ağırlık vermeye çalıştım. Körfez krizi başlayınca, öyle çok bekleyebilen bir adam da olmadığım için, belirsizlikten sıkılıp soluğu İstanbul’da aldım. Önce denemek için gitmiştim, nasıl olacak diye. Baktım daha ilk günden işler yakalamaya başladım. İki ayda bir, bir ayda bir gidip geliyordum. Sonra hoşuma gitti; Türkiye’nin hali ilginç geldi bana. Biraz takıldım; sonra da yapışıp kaldım.
Sonra İstanbul’a mı yerleştiniz?
Ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşamaya başladım; ama hiçbir zaman da İstanbullu olmadım. Bir ayağım mutlaka Londra’da oldu. Sonra bir kıza âşık olduk; aşk her zaman insanı bir o tarafa, bir bu tarafa atar. O Türkiye’de kalmak istemedi, Almanya’da doğmuştu. O zaman ben Almanya’ya gideyim dedim. Yaklaşık 5 yılım uçakta geçti; bir Hamburg, bir İstanbul, bir Londra. Her hafta yolculuk yapıyordum. Tam olarak Türkiye mi, Almanya mı, İngiltere mi belli değildi yaşadığım yer. Bazen soruyorlardı, “Sen kendini nerede evde hissediyorsun?”, diye. “Annemin evinde” diyordum. Neresi senin yurdun? Yok ki! Nereliyim bilmiyorum. Ama son zamanlarda Kıbrıs’a biraz daha sık gelmeye başladım. Buraya yatırım yapmaya başladım. Şimdi ağırlığımı Türkiye ve Kıbrıs’a veriyorum. Türkiye’de çalışıyorum; ama ilk bulduğum fırsatta kendimi adaya atıyorum. Mesela üç günlük bir boşluk varsa hemen buraya kaçıyorum.
Fotoğraf artık herkesin çok kolay ulaşabileceği, hele dijital makinelerle birlikte gündelik hayatta çok önemli yer tutan bir ‘şey’ haline geldi. İnsanlar daha çok hatıra amaçlı kullanıyor fotoğrafı ama sonuçta siz bu işi para kazanmak için yapıyorsunuz. Sizin fotoğrafa bakışınız nasıl?
Artık herkes her şeyi kolaylıkla yapabiliyor. İnternet sayesinde bilgiye kolayca ulaşılabiliyor. Bilgiye kolay ulaşmak da her şeyin rahatlıkla yapılabileceği anlamına geliyor. Ben insanların gerçekten istediği bir şeye eninde sonunda ulaşabileceğine inanıyorum. Fotoğrafçılık da aynı şekilde. Şimdi malzemeler ucuzlaştı, fotoğraf çekmek çok kolaylaştı. Bir kamera alıyorsun ve aşağı yukarı sana her şeyi yapıyor. Eskiden çok araştırman gerekiyordu, makineler çok pahalıydı, her şey bulunamıyordu. Şimdi biraz parası olan herkes iyi bir makine alabilir. Ama asıl mesele iyi fotoğrafa ulaşmak, istediğin neticeyi yakalamak. Hayatın içindeki bir ânı herkes yakalayibilir. Ama fotoğraf mizanpajlı bir şey olmaya başlayınca o biraz prodüksiyon gerektirir; fikir gerektirir. Olayın ruhunu en iyi şekilde katmak ayrı bir göz gerektirir. Yoksa güzel bir kızı karşıya koyduğun zaman düğmeye basıp sen de çekersin, ben de çekerim. Ufak tefek ayrıntıları, karşıdaki insanın ruhunu ortaya çıkarmak için biraz tecrübe lazım. Özel ilgi vermek, bütün olaya hakim olmak gerekir. Herhangi bir reklam çekiminde 30 ile 60 arasında insan olur sette. Sen orada herkesi idare etmek zorundasın. Mankeninden kuaförüne, müşterisinden makyözüne, ışıkçıdan temizlikçiye kadar herkesi... Onları kontrol edecek insanları kontrol edip idare etmen lazım. Tabii o sırada kreatif bir şeyler de becermen gerekiyor. Müşterinin istediğini verebilmen lazım. Böyle ufak ayrıntılarda gizli işinde iyi olmak. Sadece kameraya alıp düğmeye basma işini birçok insan yapabilir.
Sizce mizanpaj yaratmak, varolanı görüp fotoğraflamaktan daha mı önemli?
Reklam fotoğrafı çekerken belli bir bakış açısını yansıtmak gerekiyor. Bir hikaye anlatmak gerekir. Bu hikaye de doğal olarak yaşanmadığı için bunu yaratmanız lazım. Reklam fotoğrafçılığında her şey mizanpajdır.
Bu açıdan resimle fotoğraf arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Resimde istediğin her şeyi yapabilirsin. Malzemelerinle tek başına kalıp istediklerini yapabilirsin. Fotoğrafta çok fazla faktör var; ama resimde fırçan, boyan ve sen varsın. Hayalgücünle başbaşasın. Yaptığın şeyi sonradan değiştirme şansın da var. Ama fotoğrafta her şeyi mükemmel olarak bir araya getirip bir salise içinde onu yakalaman gerekiyor. Ve o kalıcı hale geliyor artık. O tek bir kareyi elde etmek için onlarca fotoğraf çekiyorsun. Sonuçta da o tek kare, müşterinin bütün reklam kampanyasına başarı veya başarısızlık getiriyor.
Sizin için fotoğraf bir geçim aracı mı, yoksa kendini ifade etme biçimi mi?
İkisi bir arada... Fotoğraf benim için tabii ki bir geçim kaynağı. Profesyonel olmamın ardından 20 yıl geçti ve ben kazanacağımı kazandım. Ama fotoğraf benim için her zaman bir zevktir. Seve seve yaparım. Geçim kaynağı olmaktan çıkmıştır yani.
Sizin için Türkiye’nin en iyi moda fotoğrafçılarından biri diyorlar...
Tabii aradan yıllar geçtikten sonra diyorlar... Türkiye’de moda fotoğrafçılığını yaratan insan olduğumu söyleyebilirim. 1990’da İstanbul’a geldiğimde, moda fotoğrafçılığı diye bir şey yoktu. Kimse bu alanda yoğunlaşmamıştı. Ben piyasayı bu yönde zorladım. Benimle birlikte bir de Tamer Yılmaz var. Ben daha çok reklam fotoğrafçılığına doğru yöneldim sonra. Moda moda moda, sıkılıyor insan. Kıyafetlere bakmaktan bile sıkılıyorum artık.
Peki sizin için ne ifade ediyor moda?
Moda değişimdir; artık o kadar hızlı ilerliyor ki her şey. Moda bir tüketim piyasasıdır. Eskiden insanlar bir şeyi alıyorlardı, üç yıl, dört yıl giyiyorlardı. Ama artık bir sezon için bile alınmıyor, sezon içinde bile değiştiriyorlar modayı. Biz de moda fotoğrafçılığında kendimizi buna göre adapte ediyoruz.
Bunun altında insanların kendini ifade etme, farklılaştırma ihtiyacı yatmıyor mu biraz da?
O yönden de bakabilirsiniz, ama kişisel eksikliklerinden de olabilir bu... Daha temeline inersek, insanlar niye farklı görünmek ister? Mesela erkek kurbağalar dişileri çekmek için boğazlarını şişiriyor; bazılarının sırtları renkli renkli... Cinselliğe dayanıyor temelde bunlar. Tamamen cinsellik demesek bile atraksiyona dayanıyor. Karşındaki insanlardan ilgi alma isteği; illa seksi katmak gerekmiyor. Aslında bunun da altında ego yatıyor. Bütün dert ego’dur. İnsanlar ego’larını tatmin etmek için her türlü yola başvurur. Buna cumhurbaşkanları için, başbakanları da dahil. Kendi ego’larını tatmin etmek için savaş çıkartıp başka ülkelere bile saldırabilirler. Bence insanlar ego’sunu yenmeye başlayınca, ya da tanımaya başlayınca olgunlaşır.
Fotoğrafçılığın dışında, reastaurant işletmeciliği de yapıyorsunuz. El Sabor Latino’nun sahibisiniz sanırım.
Sabor’un konsepti, dizaynı bana ait. Aslında bunun başlangıcı, Kıbrıs’ta doğru dürüst cappucino içecek yer bulamamdı. Çok ciddiyim bu konuda. Burada gerçekten bir şeyler içilebilecek, yemek yiyecek yer yoktu. Bu binayı görür görmez, şu anki haliyle gözümde canlandırdım. “Cappucino içecek yer buldum”, dedim. Sonra hesapladım, günde 30 turist gelip birer cappucino içse kirayı ödeyebiliriz; dahası, ailecek burada yemek yeriz. Öyle başladık, ama bir hafta içinde akın akın insanlar gelmeye başlayınca çok şaşırdık.
Sonuçta Kuzey Kıbrıs’ta kolayca rastlanabilecek bir yer değil Sabor. Milono’nun, Paris’in herhangi bir noktasına koysanız garipsenmeyecek, hatta cuk oturacak bir mekân.
Ama buranın dekorasyonuyla, konseptiyle 7-8 ay uğraştık. Her şeyi Türkiye’de yaptırıp getirdim. Tam istediğimiz gibi olsun diye çok çabaladık. Şimdi sanki Avrupa’da bir şehirden, Londra’dan çıkıp gelmiş gibi bir yer oldu. İnsanlara değişik geldi. Yemekler de mükemmeldir; onu söyleyeyim. Ben çok ülke gezdim, kendi yerim olduğu için söylemiyorum, ama buranın damak tadını dünyada hiçbir yerde yakalayamadım. Mesela koskoca İstanbul’da olabilecek her yere gittim, hiçbir yerde bulamadım bu lezzeti. Bu konuda çok iddialıyım.
Restaurant’ın şefi de akrabanız galiba...
Evet, benim eniştem... Kızkardeşimin kocası. Süper bir ahçı. Portekizlidir. Zaten Londra’da ablamla birlikte bir cafe işletiyorlardı. Londra’daki cafe’yi satıp Kıbrıs’a yerleşmeye karar vermişlerdi. Belki küçük bir cafe açarız, sırf meşguliyet olsun diye onunla uğraşırız diye düşünüyorlardı. Ben de her zaman büyük düşünen bir insanım, küçük yerler, küçük şeyler bana hiç yetmez. Birgün onları aldım, buraya getirdim, “Ne düşünüyorsunuz?”, dedim. “Ne oldu?”, dediler. “Tuttum burayı. Burayı restaurant yapıyoruz”, dedim. Bu şekilde başladık. Genel konsept, yatırım benden; işletme ablamdan; yemek tarafı da eniştemden. Böyle bir trio kurduk.
Mönünün Akdeniz mutfağı ağırlıklı olduğunu görüyoruz...
İspanyol ve İtalyan mutfağı. Bizim zaten açık mutfaktır. İnsanlar ne yaptığımızı görsün istiyoruz. Alevler filan çıkıyor, bağırışlar çağırışılar... Bir şov havası da katılıyor. Buraya gelenler de seviyor öyle şeyler görmeyi zaten. Biz genel konseptimizi de restaurant’tan ziyade, “eatery” olarak tanımlıyoruz. Büyük bir kantin gibi düşünüyoruz burayı. Kokoş kokoş gelinip caka satılacak bir yer değil, insanların kendini rahat hissettiği bir mekân olmak amacındayız. Bütün gün oturup isterseniz hiçbir şey yemediğiniz, suyunuzu, kahvenizi içtiğiniz bir yer. Buraya gelen insanın kendisini evinde hissetmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bütün partiler mutfakta başlar ya... Bir parti verirsin kimse mutfaktan çıkmaz. Küçücük mutfak dolup taşar, salon bomboş kalır. Ben o konsepti buraya taşımak istiyorum işte. Burada herkes birbirini tanır. Haftada üç-dört gün buraya gelen insanlar vardır. Zaten burada yemek evde pişirmekten daha ucuzdur. Mönümüze bakıp bir hesap yaparsanız görürsünüz bunu. Dolayısıyla her bakımdan bir aile ortamı var Sabor’da. Tam da istediğimiz gibi...
Kutu kutu kutu
KIBRIS’IN FOTOĞRAFI
Bir fotoğraçı olarak sizce Kıbrıs’ı en güzel yansıtan fotoğraf nedir?
Çok karmaşık bir yer Kıbrıs. Kıbrıs sorunu bile kendi başına çok karmaşık zaten. Bu kadar yıldır çözülemedi ve çözülmesi de istenmiyor; birsürü insanın işine yaradığı için. Öyle bir çözümsüzlük fotoğrafı bulsaydım çekmek isterdim. Birçok yönden çekilelen bir düğüm, ama bir türlü de çözülmüyor. Hatta şöyle diyebilirim: Lefkoşa’nın surları vardır ya; Venedik surları. Bu surların 12 noktası vardır. Her saat başına bir nokta düşer. Öyle kocaman bir düğüm ve her noktasından birileri çekiştiriyor. Böyle bir kare bulursam bunu çekip “İşte Kıbrıs’ın fotoğrafı”, derdim.
Kıbrıs turizmle varolmaya çalışan bir ülke. Bu açıdan bakarsanız, Kuzey Kıbrıs’ın güzelliklerini yansıtacak bir fotoğraf nasıl olabilir?
Benim şirketim PPR’ye Kıbrıs’ın tanıtımı için teklifler geldi; hatta çekimler de yaptık. Ama burada hedef çok önemli. Kıbrıs’ı kime tanıtmak istediğinize bağlı bu. Batı Avrupa ülkelerine mi tanıtacaksınız, İskandinav ülkülerine mi, yoksa Rusya gibi daha doğu ülkelerine mi? Almanya’ya yöneleceksen mesela, Almanlar daha çok deniz için gelir. Güzel bir deniz, plaj fotoğrafı olabilir o zaman. Fakat daha genel bakıldığında, Girne Limanı kullanılıyor tanıtımlar için. Oysa ben Girne Limanı’na senede bir kez giderim. Orası beni çekmez. Ben Kıbrıs’ın kültürünü, insanların sıcaklığını severim. Onları yansıtmak isterim.
Siz Londra’da da uzun bir dönem yaşamışsınız. Londra’yı en güzel anlatan fotoğraf nedir diye sorsam...
Hep iki katlı otobüsleri, telefon kulübeleri ve polisleri gibi klasik şeylerle anlatılır Londra... Ama, zor bir soru benim için. Çünkü İngiltere’de fazla bir şey değişmez. 20-25 senedir gidip geliyorum; 15 yıldır da İngiltere’den uzağım ama sanki 15 gün olmuş gibi. Yüz yıl evvel nasılsa hâlâ öyledir İngiltere... İngiltere’de sıra sıra küçük evler vardır ya; çok tipiktir onlar. Eğer İngiltere’yi tek bir fotoğrafla yansıtmam istense sanırım onları kullanırdım. Ama Londra’nın çok değişik yerleri vardır. Yapılacak, görülecek çok şey vardır orada. Ben seviyorum Londra’yı. Ha bir de, Camden Market’ten bir fotoğraf çekerdim. Çünkü Londra’ya giden herkes illa ki bir kez Camden Market’e uğrar. Nasıl İstanbul’a giden herkes bir kez İstiklal Caddesi’ne çıkıyorsa, orada da Camden Market öyledir. Orada olabilecek her türlü insanı görürsün. Dünyanın en kozmopolit yerlerinden biridir orası.
(Turistik Kıbrıs Dergisi / 26 Nisan 2006)
.
