Laeken'in öğrettiği: Aşağıdan demokrasi
Laeken'de alınan kararlar, yetki ve karar hakkının mümkün olduğu kadar sıklıkta halka verildiği, demokratik seçimlerle gelmiş temsilcilerin siyaset üzerinde gerçek söz sahibi olduğu ve şeylerin insanca paylaşıldığı demokratik bir Avrupa ihtimali sunmuyor…
Harry van Bommel - Rene Roovers
14-15 Aralık 2001’de on binlerce sendikalı işçi, barış örgütleriyle, çevreciler ve siyasi partilerle birlikte Brüksel sokaklarını iki büyük eylemle zaptetti. Eylemler, 15 Avrupa Birliği ülkesinin hükümet başkanlarının Nice'teki talihsizlikten sonra rayından çıkan Avrupa'nın birleşmesi trenini tekrar rayına oturtmak için toplantı yaptığı Laeken Sarayı'na güvenli bir mesafeden fazla yaklaştırılmadı. Artık saray kapılarının dışında toplanan birçok örgüt ve grup için kendi gündemlerini oluşturmanın zamanı gelmişti: Toplumsal dayanışmanın, demokrasinin ve adaletin Avrupa’sı. Bu hükümet başkanlarının AB'yi yenilemek için tercih ettiği politik fosil Giscard d’Estaing'e göre, bu süreçten kimi pozitif beklentilerimiz olabilir. Harry van Bommel ve Rene Roovers, Laeken'de neler olduğuna ve bu konuda neler yapabileceğimize bakıyor.
Laken zirvesinin sonuçları artık biliniyor. Avrupa Birliği'nin yenilenme süreci, bir süre önce aktif politikaya veda eden politik fosil, 75 yaşındaki muhafazakar Giscard d'Estaing'in ellerine bakıyor. Bu durumla, Brejnev'in SSCB'nin son yıllarında oynadığı rol arasında benzerlik kurmamak bir hayli zor. Giscard'ın, 10 yeni devletin birliğe katılmasından sonra oluşacak yeni Avrupa'ya biçim verecek Konvansiyon'un liderliğine önerilmesi bekleniyor. Avrupa Birliği'nin (AB) Yurttaşlık Hakları Beyannamesi'ni hazırlayacak olan Konvensiyon, aslında yağdanlık gibi davranacak; yani, 2003'ten sonra, bir seri temel reforma açılacak kapının menteşelerini yağlayacak. Bu Beyanname göz boyama niyetiyle önerilmese de, böyle bir kurulun şu anda başarılı olması muhtemel gözükmüyor. Ama bundan da önemlisi AB kurumsal idaresinin bu kararı alarak gösterdiği çaba, ki güçlü çıkar grupları da Beyanname'nin getireceği hakların kendilerine kazandıracaklarıyla daha çok ilgileniyor. İşte Laeken'de zurnanın zırt dediği yer de, yeni AB temsilciliklerinin dağılımından ziyade, bu dağıtımdan doğacak ganimetin, nüfuzun ve gücün eşitsiz paylaşımı.
Laeken Deklarasyonu 49 sayfa tutuyor. AB hayranlarının bile itiraf etmesi gerekir ki, hükümet liderleri, birçok vatandaşını gerçekten daha demokratik, daha adil ve toplumsal çıkarları gözeten bir Avrupa'ya doğru evrildiklerine ikna etmeyi beceremedi. Ve unutmayalım, eğer Avrupa kodamanları bugünlerde bir AB coşkusu yaratamazsa, bir daha hiç yaratamayacaklar. Yaklaşan tehlikenin önemi de işte tam burada. Bilakis, artan engelleme, baskı, 'teröre karşı mücadele' ve 11 Eylül'den sonra teröre karşı oluşan tiksintinin istismarından gayri bir şey göremedik.
Laeken'den çıkarılması geren asıl ders, giderek artan sayıdaki Avrupalı'nın yaptığı ısrarlı eleştirilerin farkına varmaktır. Şeffaf ve demokratik bir Avrupa'nın inşaasından gururla bahsederken, kendilerini zaptedilemez bir şatoda yalıtmaları liderlerimiz için onur kırıcı olmalı. Elit tabakayla Avrupa'da yaşayan halklar arasında büyüyen uçurum, bundan daha iyi simgeselleştirilemezdi. Bu elit tabaka, ezelden beri 'daha fazla demokrasi' için, demokrasideki açıkların ve kararları alanlar ile vatandaşlar arasındaki boşluğun kapatılması için patırtı çıkartıyor; ama gerçekte, Maastricht'ten ve Ekonomik ve Parasal Birlik'in (Economic and Monetary Union) talepleriyle gerçekleşen kalkınmalardan bu yana, en önemli ekonomik kararlar seçilmiş temsilcilerin elleri bile değmeden alınıyor. Avrupa ekonomisi, şu anda, stratejilerini Parasal İstikrar Anlaşması (Monetarist Stability Pact) temeline dayandırmakla yükümlü olan ama kimseye karşı sorumlu olmayan Avrupa Merkez Bankası'nın efendisi bankacılar tarafından yönetiliyor. Demokratik bir seçimle gelmiş parlamenterler karar alma süreçlerinin dışında bırakıldıkça, daha fazla demokrasi, açıklık ve şeffaflık üzerine yürütülen tüm tartışmalar çirkin gerçeği örtmeye yarayan sis perdesi olmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir.
Avrupa'yı ve dünyanın diğer kısmını derinden etkileyen ekonomik, sosyal ve çevresel sorunlara göğüs germemiz; toplumsal dışlamanın, yükselen çatışmaların, artan işsizliğin ve yoksulluğun önünü almamız için ihtiyacımız olan uluslararası işbirliği, yürütmenin en yüksek seviyesinin (yani kendilerini şatoya tıkarak gündelik hayatın sıradan sorunlarıyla ilişkilerini kesen hükümet liderlerinin) tercihiyle, teknokratik ve bürokratik yaklaşımlarla sınırlandı.
Cuma günü, Belçika Televizyonu, Brüksel'deki barışçıl gösterilerle ilgili genişletilmiş bir haber yayımladı. Yayının sonuna doğru, zirvede konuşulanlarla ilgili başka haber alamayacağımızı düşündük. Hakikaten de, Laeken Sarayı'ndan aldığımız bilgiler, sadece üç üst düzey Belçikalı yetkilinin kazandığı olağanüstü başarıyla ilgiliydi. O zaman neden hükümet başkanlarımız kendilerine tıka basa bir ziyafet çekmek yerine, bütün ciddiyetleriyle geleceğin Avrupası'yla ilgili endişelerini ifade etmek için Brüksel'e gelen göstericilerle konuşmayı boyunlarının borcu olarak görmediler diye sormak hakkımız değil mi? Politikalarını açıklamalarına engel olan ne?
Şato kapılarının ardında toplanan kalabalık, liderlerine bir mesaj yollamaya çalıştı; ancak sesleri boğuldu. Bu mesaj kısa ama güçlüydü: Politikaların değiştiği günü görmek istiyoruz. Bir Avrupa süperdevletine doğru daha şiddetle ilerlemek ve boğulmak yerine, halklar ve ülkeler arasında dayanışma ruhu ve dipten gelen hakiki işbirliğini görmek istiyoruz. AB üyesi ülkelerin ekonomik ihtiyaçlarını gözeten politikalar değil, patronların işçiler için bir azalıp bir kabaran iştahlarını ve insanî değerlere dayalı mülteci ve göç politikalarını göreceğiz. Avrupa halklarına göre, geleceğimize ambargo konuyor. Örneğin, genişleyip genişlemeyeceğimiz ve nasıl bir genişlemenin olması gerektiği üzerine aday ülke halklarının da tartışma hakkı olduğunu söylemek neden bu kadar öfke uyandırıyor? Anlamsız sübvansiyon sistemi, sistemin içine battığı ayyuka çıkmış yolsuzluklar, Avrupa’nın müsrifliği, can alıcı kamu hizmetlerini özelleştirme baskısı ve bunun beraberinde getirdiği halk denetiminin kaybı... Bu kadar çok akılsız politikanın yürütülmesine neden tahammül edelim?
Bu Avrupa Birliği'nin, bir dizi atılımla demokratikleştirilmesi için umutlanmak mümkün müdür? Tekrarlamak gerekirse, Laeken'de alınan kararlar, yetki ve karar hakkının mümkün olduğu kadar sıklıkta halka verildiği, demokratik seçimlerle gelmiş temsilcilerin siyaset üzerinde gerçek söz sahibi olduğu ve şeylerin insanca paylaşıldığı demokratik bir Avrupa ihtimali sunmuyor. Demokrasideki eksikliklerin sonucunu, Avrupa Merkez Bankası'nın sempatizanlarında ve Avrupa Komisyonu'nun politik gündemini ısrarla dikte eden Atlantik Ötesi Ticaret Diyaloğu (Trans Atlantic Business Dialogue) ve Avrupa Sanayiciler Yuvarlak Masası (European Round Table of Industrialists) gibi etkili lobilerde bulabiliriz.
Neden çevrenin korunması veya kamunun hükümete erişimi üzerine üye ülkelerle aday ülkeler arasında daha fazla somut işbirliği yapılmasın? Neden yoksul ülkelerdeki fakirliğin kökünü kurutmak için dürüstçe işbirliği yapılmıyor? Avrupa Konseyi'nin saygıdeğer beyefendileri, neden biraz daha az konuşup biraz daha çok dinlemiyorsunuz? Belki bu sayede, bu hafta Brüksel sokaklarından yükselen sesleri duyabilirdiniz.
Harry van Bommel, Hollanda Parlementosu Tweede Kamer'in Sosyalist Partisi'nin üyesidir. Rene Roovers, Avrupa Parlamentosu üyesi olan Sosyalist Partisi'nin politik danışmanıdır.
Çeviri: Burçin Tuncer
Kaynak: www.spectiezin.org
(01-05-2003 / Cosmopolitik)
