Ekonomist, akademisyen ve gazeteci-yazar Mehmet Altan:
ABD, ticarî ambargoyu delebilir
Özellikle Avrupa Birliği alanındaki görüşleriyle tanıdığımız ekonomist ve yazar Mehmet Altan, Kıbrıs Sorunu üzerine ürettiği fikirlerle de dikkatimizi çeken bir akademisyen. Mehmet Altan’la sorunun yakın gelecekte alabileceği halleri ve çözüm yollarını tartıştık.
‘Kıbrıs Sorunu’, Kıbrıslı Türkler için hayatî bir mesele. Peki uluslararası siyaset açısından sorun ne kadar önemli? Şu anki uluslararası konjonktürde Kıbrıs Sorunu’nun yerini nasıl görüyorsunuz?
Kıbrıs, uluslararası siyaset açısından önemli bir mesele. Çünkü Akdeniz’i, Balkanlar’ı, Ortadoğu’yu ve Kafkasya’yı kapsayan bir enerji haritası üzerinde, önemli bir rol oynayabilecek bir ada. bu açıdan Kıbrıs’ta barışın tesisi, özellikle enerji yollarının denetlenmesi açısından önemli. Bu nedenlerle, Kıbrıs Sorunu’nun yakın zamanda çözüleceği kanaatindeyim.
Kıbrıs’ı, Akdeniz üzerindeki dev bir uçak gemisi olarak gören anlayış sizce hâlâ geçerliliğini koruyor mu? Yoksa bu tahlil, geçen yüzyılın alışkanlıklarıyla bakmak olarak mı görülmeli?
Aslında bu tahlil hâlâ geçerliliğini koruyor ama bağlamı değişti. Eskiden de hep Ada’nın stratejik öneminden dem vurulurdu. Ama gelişen yeni teknolojiler, Kıbrıs’ı bir “uçak gemisi” olarak görmeyi anlamsız kıldı. Yani, ‘Kıbrıs adası tarih boyunca hep stratejik öneme sahipti, onun için bizim yumuşak karnımızdır’ gibi şeyler söylemiyorum. Fakat değişen konjonktürde, bugünki öneminin arttığını söylüyorum. Bu tespit, eskiden kalma bir alışkanlığın devamı değil, Ada’nın, enerji kaynaklarının yoğunlaşığı bir bölgede olmasından dolayı ortaya çıkan yeni bir durumdur.
KIBRISLILIK BİLİNCİ
Buna bağlı olarak, Türkiye’deki askerî çevrelerin sıkça dile getirdiği, “Kıbrıs, Türkiye’nin güvenliği için kilit önemdedir” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu biraz ‘Soğuk Savaş’ döneminin bakışı. Türkiye olarak Yunanistan’la sorunlarımızı hallettiğimiz ve bu süreci düşmanlık değil barış üreten bir süreç olarak içselleştirdiğimiz vakit, Avrupa Birliği (AB) ile müzakere süreci içinde olduğumuzu da hatırlarsak, bunların bir anlamı kalmıyor. Türkiye AB üyesi olduğu zaman zaten Ege de, Akdeniz de neredeyse bir iç deniz haline gelecek.
Yine aynı pencereden bakarsak, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan ‘sokaktaki insanın’, Türkiye ordusunun KKTC’den çekilmesi durumunda, Rum tarafının Kuzey’e askerî müdahelede bulunabileceğine dair azımsanamayacak bir inanışı var...
1974 öncesi olaylar ve 74 sonrası oluşturulan hava, bugün adada yaşayan iki halkı birbirinden çok uzaklara götürdü. Ayrıca trajik bir geçmiş olduğunu ve bunun yarattığı toplumsal tramvayı da unutmamak gerekir. Çok büyük bir iç göç, karşılıklı olarak yaşanan can kayıpları gibi olgular var. Ama bütün bunların günümüz dünya koşulları içinde yeniden değerlendirilmesi lazım. Annan Planı, bütün bu korkuları ve endişeleri de içeren bir plandı. Böylesi bir korkuya karşı en iyi tedbirler Annan Planı’nda vardı. Ama o dönem Kuzey Kıbrıs’ın liderini olan Rauf Denktaş, hiçbir şekilde mazur görülemez bir tavırla bu planın hayata geçirilmesini önledi. Denktaş’ın kendi halkına karşı yaptığı bu büyük kötülüğü tarih mutlaka yazacaktır... Ama bahsettiğiniz durum bir yaklaşım meselesi; Kıbrıslılık bilincinin, AB bilincinin, dünya vatandaşlığı bilincinin üretilebileceği bir yer mi olacak Ada; yoksa tam tersi mi? Bu açılardan da bakmak lazım.
Kıbrıs’ın, yine coğrafî konumu itibariyle, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde özel bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?
Şüphesiz... ABD’nin Kıbrıs’la özel olarak ilgilendiğini ve sorunun daha fazla uzatılmadan hallolması için çaba sarfettiğini görmek gerek. Ben İngiltere’nin gösterdiği hassasiyeti de biraz buna bağlıyorum. Buna karşılık, Yunanistan’ın ABD içindeki lobisi aracılığıyla ve uluslararası aranadaki etkisi ile bir güç olduğu ve ABD’nin önemli bir müttefiki olduğu da söylenebilir. Ancak çözüm istemediğini Annan Planı’na kesin ve açık bir şekilde “Hayır!” diyerek belli eden 750 bin kişilik bir toplumun, ABD’nin ve müttefiklerinin büyük çıkarları karşısında fazla direnebileceğini sanmıyorum.
TİCARİ AMBARGO DELİNEBİLİR
Daha önce yaptığımız sohbette, “Kuzey’e uygulanan ticarî ambargonun son bulması, ABD’nin KKTC’ye iki uçak indirmesine bakar ve bence bu, çok da uzak bir ihtimal değil” demiştiniz. Bu görüşünüzü açabilir misiniz?
Kuzey Kıbrıs’ın en büyük sıkıntısı, öncelikle ticarî ambargonun kalkması. Ticarî ambargo kalktığı zaman burası rahatlar. Papadapoulos’un meseleyi uzatması ve tıpkı Denktaş gibi çözümü çözümsüzlükte bulma siyaseti, Amerika’nın baskılarıyla ve alacağı bir kararla aşılabilir. ABD iki uçak gönderip pratikte ticarî yasağı deler ve ‘Ben artık Kuzey Kıbrıs Türk toplumu ile doğrudan ticaret yapıyorum’ derse, bütün dengeler altüst olur ve iş çözülür. Böyle bir ihtimal de sanıldığı kadar uzak değildir. KKTC’nin Annan Planı karşısında aldığı çözüm ve barış yanlısı tutum,, AB taraftarlığı ve özellikle de Rum tarafının gösterdiği inat, böylesi bir ihtimali yakın kılıyor. Güney Kıbrıs Rum kesimi sanmasın ki 750 bin kişilik bir toplum dünyanın bütün dengelerini bozabilir. Zira eskiden Denktaş yüzünden bizim üstümüze gelen baskı şimdi oraya yöneldi.
İngiltere, Kıbrıs açısından tarihsel bir öneme sahip. Zaten AB içinde de Ada’ya karşı farklı tutumları var. Bu durumu AB içi dengeler açısından ve AB-ABD ilişkileri açısından değerlendirebilir misiniz?
Bir kere İngiltere’nin adada toprağı var. Hem bundan, hem de tarihsel bağlarından dolayı özel bir hassasiyeti var. Adanın eski patronu olarak orayı çok iyi biliyor. Aynı zamanda Türkiye’nin AB üyeliğini en çok isteyen, bunun için en büyük gayreti sarfeden ülkelerin başında. Kıbrıs meselesi yüzünden Türkiye’nin AB üyeliğinin de zora sokulmasını istemiyor. Bu hassasiyetin bir sebebi de, bölgedeki petrol yollarının güvenliği ve istikrarı konusunda ABD’ye yardımcı olma arzusu...
KKTC GELİŞİYOR
Sizin Kıbrıs sorunu konusundaki iyimserliğinizi biliyorum ama, sorunun kısa vadede çözülmeyeceği varsayımından hareket edersek...
Sorunun kısa vadede çözülmesi için iki tane problem var. Bir; biz Annan Planı’na onay verdik, bunu destekledik; barışı istediğimizi, huzur içinde yaşamayı arzuladığımızı söyledik, AB taraftarlığımızı ortaya koyduk ve bunların karşılığında da AB bize ticarî ambargoyu kaldırma sözü verdi. Şimdi buradaki bir sıkıntı AB’nin sözünü tutmakta zorlanması. Rum ve Yunan tarafından veto yiyor ve bunun üzerine de fazla gider gibi gözükmüyor. Bu konuda AB’ye muazzam bir baskı yapmak lazım. Yani KKTC halkından tutun da bütün siyasetçilere ve ülkedeki bütün kurumlara kadar bu tutumu protesto ederek AB’nin verdiği sözü tutmasını istemek lazım. İkincisi; buna karşılık çok da haklı olamayacağımız, dahası hukuken güçlü olamayacağımız konularda da diretmemek gerek. Mesela limanların açılma problemi hukukî bir sorundur ve bu konuda Türkiye çok da haklı değildir. Böyle şeylerle gücümüzü tüketmek yerine, haklı ve güçlü olduğumuz konulara ağırlık vermemiz gerekiyor. Hakkınız olan bir şeyi, haksız olduğunuz bir konudaki tutumunuzla sağlayamazsınız.
Ben daha çok KKTC ekonomisinin, mevcut çözümsüzlük koşulları altında kendini nasıl canlandırabileceğini sormak istemiştim. KKTC’nin verili koşullar altında ekonomik kalkınması ve dünya ile daha sağlıklı ilişkiler kurabilmesinin yolları nereden geçiyor?
Kıbrıslı Türkler sorunları çok fazla içlerinde yaşadıkları için belki dışarıdan bakamıyorlar ama KKTC’nin durumu sürekli gelişiyor. Oradaki beklentilerin yüksek olması bir karamsarlık yaratıyor ama 5-6 yıl geriye gidip o zamanki koşulları hatırlarsanız KKTC’nin mevcut durumunun eskiyle kabil kıyas olmadığını; Kuzey’de müthiş gelişme olduğunu görebilirsiniz. Ülkenin adeta bir şantiyeye döndüğünü, ekonomisinin canlandığını, sınırın açılmasıyla birlikte karşılıklı gidiş gelişlerin çoğaldığını ve bunun hem ekonomik hem sosyal bir rahatlama getirdiğini ve dünyadan da oraya yönelik talebin yükseldiğni unutmamak gerekiyor. Kıbrıslı Türkler Annan Planı öncesi durumlarıyla şimdiki durumlarını bir kıyaslarlarsa farkı çok rahat göreceklerdir. Asıl sorun, gittikçe artan beklentileri nasıl karlıyacağımız. Ama bunu da kötümser olarak değil, iyimser olarak yapmak lazım. Çünkü o iyimserliği anlamlı kılacak bir süreç var.
FEDERE DEVLETE DÖNMEK
Peki bu süreçte Türkiye’nin AB ile kurduğu ilişkiler sorunu nasıl etkileyecek?
Türkiye şu anda bu oyunu iyi oynamıyor; akıllı oynamıyor. Hükümet sorunu gündeminden çıkarmış vaziyette. Haklı olduğu noktaya haklı olmadığı alanları kullanarak gitmeye çalışıyor. İç ahenginde AB artık birinci meselede değil. Halbuki bu konuyla ilgili yeni çareler üretilebilir. Bir beyin fırtınası yapıyorum; mesela “Bugünki durum saklı kalmak kaydıyla 1960 Anayasası’na dönmeyi” önerebilir Türk tarafı. Federe devlete geri döndüğünü söyleyerek Rumlar’ı ofsayta düşürebilir. Siyaset biraz da fikir üretmek, yenilik getirmek, beklenmeyen tarzda hamleler yapıp “şah-mat çekmek”tir. Bu tür bir enerji ve yaratıcılık maalesef görünmüyor. Halbuki buna ihtiyaç var... Yani süreci kötümser olmadan, akıllıca, hukuk içinde ve haklarımızın gaspedilmesini önleyerek sürdürmek gerek.
Ama şöyle bir yanılgıya da düşmemek gerek. 20 yıl boyunca çözüme yanaşmayan ve çözümsüzlüğü sürdürmeyi en büyük politika haline getiren bir tarafın, bir günde “Evet” diyerek sorunlardan kurtulmasını beklemek de fazlasıyla iyimserlik değil mi? Sonuçta karşıda çözüme hâlâ ikna olmayan bir toplum var; eğer bir şekilde ortak bir gelecek yaratmak isteniyorsa, onların ikna edilmesi gerekmiyor mu?
Tabii; katılıyorum. Kıbrıs’a sürekli gidip gelen ve adayı tanıyan bir insan olarak söyleyebilirim ki oradaki ilişkiler alttan alta çok derindir. Rum tarafının şu an takındığı tavrın şoven bir tutum olduğunu, bu tutumla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB standartlarında bir ülke olmadığını en azından yönetim açısından ifşa ettiğini, Güney’deki sol partinin ırkçılıkla solculuğu karıştırdığını bıkmadan usanmadan söylemek lazım. Kıbrıslı Türkler’in bireysel ilişkilerle Rumlar’dan verdikleri “Hayır” oyunun ‘hesabını sormaları’ lazım. Öte yandan, tüm örgütlü ilişkilerini kullanıp, bütün kurumlarıyla AB üzerinde baskı kurarak verilen sözlerin tutulması için baskı kurmaları gerekiyor. Ben, akılcı politikalar güdülmesi halinde Rumlar’ın da ikna edilerek sorunun kısa vadede çözüleceğine inanıyorum.
(Ekonomi Dergisi / 9 Mayıs 2006)
.
