Onlar stratejik, biz ortak
Son gelişmeler bir kez daha gösterdi ki, Türkiye, dünyayı yakından takip eden ve
stratejiler üretip kararlılıkla uygulayan bir ülke değil. Hal böyle olunca, en önemli
müttefikimiz olan ABD’yle ilişkilerimiz onların istediklerini yapmaktan öteye pek geçmemiş.
Ta ki ikinci tezkereye kadar.
“Kırk yıllık soğuk savaşın ve bir on yıllık görece barış ve refah döneminin ardından, yeni bir tarih çağının dibinde durmaktayız. Ne Sovyetler Birliği ile kırk yıllık çatışma ne de Sovyetler Birliği’nin yıkılışını izleyen on yıllık derin nefes alma süresi, bizleri, bu an için yeterince hazırlayamadı. Zira, kuşatma ve Demir Perde gibi metaforlarla ifadesini bulan ve savaşıldığı tüm arenalarda ve tarihini süsleyen yüksek drama anlarında Soğuk Savaş, Amerikan dış politikası için esas olarak statik bir meydan okuma sunmuştur. Bu statik tehdidin hep bizimle kalacağını sandık. Ve, 1990’larda artık bizimle bulunmadığını gördüğümüz vakit, tarihten bir tatil izni aldık ve ticaret ve küreselleşmeye dayanmakla barış ve istikrarı elde edebileceğimizi sandık. Fakat Soğuk Savaş sonrası dönemin tüm kendini aldatıcı varsayımları 11 Eylül’de tahrip edildi. O gün, bizi, yeni bir yol haritasına ihtiyaç duyduğumuz yeni bir döneme taşıdı....” *
ABD’nin 11 Eylül’den sonra işleme soktuğu yol haritası, onu doğruca Afganistan’a ve ardından da Irak’a yöneltti. Kuşkusuz bu haritanın sınırları, 11 Eylül’den çok önce çizilmeye başlanmış, ideolojisiyle, politikasıyla, ekonomisiyle bütün alt yapısı 11 Eylül tarihinden önce oluşturulmuşu. ABD’nin elindeki bu yol haritası, tüm dünya ülkeleriyle ve uluslararası sistemin aktörleriyle ilişkilerin yeniden tarif edilmesini gerekli kılıyordu. Amerika Birleşik Devletleri, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek için kollarını sıvarken, bu değişime ayak bağı oluşturan ve ‘Yeni Amerikan Yüzyılı’nı ‘tehdit eden’ Irak, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeleri Başkan Bush’un ağzından ‘Şer Ekseni’ olarak tarif etti. Yine bu değişime ayak diremesi muhtemel BM ve NATO gibi kurumların da yeniden tarif edilmesi gerektiğinin altı çizildi. Nitekim Irak Savaşı’nda karar çıkartamayacağını gördüğü BM’yi by-pass etmekten de imtina etmedi. Evian’daki G-8 toplantısı, İran ve Kuzey Kore’ye yönelik ‘baskı politikası’ üzerinde Amerika-Avrupa-Rusya arasında ‘ortak tavır’ ile sonuçlanırken, şer ekseninden geriye kalan son iki ülkenin kaderi de hemen hemen çizilmiş oluyordu. Ne de olsa içinde bulunduğumuz yüzyılın ‘İmparatorluğu’ ABD’ydi.
Ezber bozan on yıl
‘Medeniyetler Çatışması’ teziyle tanınan Amerikalı düşünür Samuel Huntington, Soğuk Savaş’tan Irak Savaşı’na gelene kadar geçen süreci şöyle tanımlıyordu: “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri son on yıl, bilinen modellerin hiçbirine uymamıştır. O dönem, bir tür tek-çok kutuplu, hünsa bir sistemdir, ki, bu sistemde tek süper devlet, diğerlerinin hareketlerini genellikle veto etmekte ama kendi hareketi için diğerlerinin yardımına ihtiyaç duymaktadır.” İşte Huntington’un tarif ettiği bu süreç, Türkiye’nin ezberini bozmuştu. Türkiye, artık NATO’nun kanat ülkesi değil uç ülkesi olarak tarif ediliyordu ve Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla birlikte, Türkiye’nin stratejik öneminin azalacağı konuşuluyordu. Kanat ülkesinden uç ülkesine geçişin altında, ABD’nin Türkiye’den beklentilerinin ve ihtiyaçlarının değişmiş olması yatıyordu. Bu değişim, eğer zamanında kavranılır ve gerekleri yerine getirilirse, Türkiye’nin stratejik önemi azalmayacak, bilakis artabilecekti. Gazeteci yazar Cengiz Çandar bu durumu şöyle özetliyordu: “Soğuk Savaş’ın sona ermesinin Türkiye’nin ‘stratejik önemi’ni azaltması bir yana, daha da artıracağını görebilen ve savunanların arasındaydık... Daha da önemlisi, ülkenin politikalarına damgasını vuran ‘en tepedeki kişi’ de (Turgut Özal) durumu öyle görüyordu. Nitekim Türkiye, NATO’nun bir ‘kanat ülkesi’ iken, ‘yeni ve çok önemli bir stratejik alan’ın ‘merkezi’ haline geliverdi. Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu üçgenini denetleyen Orta Asya’da ortaya çıkan Türk kimlikli cumhuriyetlere nüfuzunu yayabilme, onları Batı sistemine taşıyabilme gücü içeren bir ülke... Turgut Özal’a 1992’de Türkiye’nin ‘önünde açılan hacet kapıları’ndan söz ettirten, ‘21.Yüzyıl’ı Türkiye ve Türk Dünyası’nın yüzyılı yapmak’ gibi ihtiraslı hedeflere özendirten, Süleyman Demirel’e ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’ sözcüklerini telaffuz ettirten, Türkiye’nin böylesine bir ‘stratejik merkez’ değeri kazanmış olmasıydı.”
Tezkere kararı ve sonuçları
Ancak Türkiye, içinde yer aldığı bu tarihsel kavşakta kâh öngörüsüzlükten, kâh iç dengelerinden, kâh gerekli dönüşümleri yapabilecek esnekliğe sahip olmamasından ötürü stratejik kararlar almayı bir türlü başaramadı. ‘Küreselleşme’, ‘Yeni Dünya Düzeni’, ‘Avrupa Birliği’, ‘Medeniyetler Çatışması’ ve ‘Yeni Amerikan Yüzyılı’ gibi kavramları körün fili tarif ettiği gibi tanımlayarak, dünyanın ABD öncülüğünde içine sürüklendiği yeni dönemin gereklerini kavrayamadı. Bill Clinton’ın Kasım 1999’da yaptığı ünlü TBMM konuşması ve Aralık 1999’ta Türkiye’nin ‘AB aday üyeliği’ne kabulüyle zirvesine çıkan bu süreci, Irak Savaşı’nda verdiği (daha doğrusu veremediği) kararlar ve takındığı tutumlarla geriye doğru götürdü.
En sonunda ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolwofitz’in ‘patlamasıyla’ da ilişkiler iyice gerildi. İlişkilerin geldiği son nokta ve bunun sebepleri üzerine, Sadi Uzunoğlu, Ertuğ Yaşar ve Cüneyt Ülsever’in değerli fikirlerini zaten okuyacaksınız. Biz buradan şunu söylemekle yetinelim: Hatırlanacağı gibi, Türkiye tezkere oylamasında aslında bir karar alamamış, ‘Evet’ oyları ‘Hayır’lardan fazla geldiği halde, iç tüzük gereği karar geçerli sayılmamıştı. Ancak verilen karar ne olursa olsun görüldü ki, bu, arka planı yeterince tartışılmamış, stratejik öngörülere dayanmayan bir karardı. Yani Türkiye bir kez daha ne yaptığını aslında çok da bilmeden bir şeyler yapmıştı. TBMM’nin bu kararının, Amerika’nın istediği bir şeyi yapmamaktan öte anlamları vardı: ABD’nin stratejilerinden bihaber olmak. Bu ortamda söylenen ‘Biz ABD’nin stratejik ortağıyız’ sözleri ise akıllara Necmettin Erbakan’ın Ortak Pazar için söylediği “Onlar ortak, biz pazar” sözünü getiriyordu: Onlar stratejik, biz ortak. Ama tabii bu aşamadan sonra ortaklıktan bahsetmek de mümkün değildi. Bu noktada, eski büyükelçilerimizden İlter Türkmen’in 10 Mayıs Cumartesi tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısı başka bir seçeneğe işaret etmesi açısından önemli. Türkmen’in ‘Wolfowitz’den sonra’ başlıklı yazısı şu tespitlerde bulunuyor: “Wolfowitz, Türkiye-ABD ilişkilerinde ortaya çıkan güven bunalımı hakkındaki tahlilinde sözlerini esirgemedi, oldukça haşin bir üslup kullandı. Fakat, bunun ötesinde, bakan yardımcısının temel bir yanlışı var. ABD’yi Irak ile savaşa sürükleyen haklı nedenleri Türkiye’nin anlamadığını ilan ediyor. Oysa, Türkiye ABD’nin algılama ve değerlendirmelerini paylaşma mecburiyetinde değildir. Türkiye ayrıca Irak’a müdahalenin meşruiyetini sorgulamak hakkına da sahipti. Kaldı ki, ABD’nin Irak savaşı ile vahim bir hesap hatası yapıp yapmadığı henüz belli değildir. Bunu zaman gösterecektir.” Karşılıklı ilişkilerin bu noktaya gelmesinde tek suçlu Türkiye değildi tabii ki. Wolwofitz’le o tarihî söyleşiyi yapan Cengiz Çandar, Marc Grossman’a, “Peki, bütün bu süreçte Amerika hata yapmadı mı?” diye sorduğunda, aldığı yanıt gerçekten ilginçti: “Bizim hatamız Türkiye’nin kendisini fazla önemli sanmasına yol açmak oldu. Türkiye olmadan da savaşabileceğimizi söylememize rağmen, Türkiye’nin buna inanmayacak kadar kendisini önemsemesi hataydı. Türkiye’nin geçen yılın sonunda ve bu yıl başında her şeyin kendi istediği gibi olacağı yönünde bir söylem tutturmasına göz yummamız hataydı.”
Ekonomi ayağı olmayan bir ortaklık
Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, bugüne kadar hep ‘savunma ve güvenlik’ ekseninde tarif edildi. Yani Türk-Amerikan ilişkileri, aslında Türk Silahlı Kuvvetleri ile Pentagon’un ilişkilerinden öteye pek de geçemedi. Türkiye, esasında Amerika’nın bize lütfu olan ‘stratejik ortaklığın’ avantajlarından ticarî anlamda bir türlü yararlanamadı. Zira, ABD’nin stratejik ortağı veya müttefiki olarak gördüğü ülkelerle yaptığı ikili anlaşmaları, NAFTA’yı ve bu ülkelerden yaptığı ithalatın rakamlarını Türkiye’ninkilerle karşılaştırmak bile mümkün değil. Örneğin ABD’nin bölgedeki diğer bir stratejik ortağı olan İsrail uzun süredir Ürdün ile beraber ABD pazarını neredeyse kendi pazarı gibi kullanabilirken, Arabistan’daki Suud hükümeti de bütün iç muhalefete rağmen ABD’nin kimi zaman üstü kapalı, kimi zaman açık açık verdiği desteğe bağlı. NAFTA kapsamında ABD ile ilişkileri kuran ve bölgesel gücün yanında ekonomisini dünya devleri arasında yazdıran Kanada ve Meksika’da stratejik ortaklığın ticarî boyutunun nasıl bir şey olduğuna en iyi örnek. ABD üçüncü ülkelerle yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmalarıyla politik stratejisini her zaman ekonomik olarak da uygulamaya devam etti. Karayip bölgesinde kurduğu ticarî anlamda kurtarılmış bölge, Okyanusta bir vaha gibi herkesin gözü önünde duruyor.
Tabii bu durumun nedenlerine bakarken, ABD’nin tutumu kadar Türkiye’nin taleplerini de göz önünde bulundurmak gerekli. Zira Türkiye, bugüne kadar ABD’yi başı sıkıştığı zaman borç alabileceği bir ağabey olarak gördü. Ticarî ilişkilerini silah almaktan öteye taşımaya pek gayret etmedi. ABD’nin Orta Doğu’daki iki müttefiğiyle (İsrail ve Türkiye) yaptığı ticaret karşılaştırıldığında ortaya büyük bir uçurumun çıkmasında İsrail lobisinin etkisi ne kadar önemliyse, Türk lobisinin de gücünü başka yerlere harcamasının etkisi o kadar büyük.
İsrail 2001 yılında ABD’ye 12.2 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirerek ABD’nin toplam dış alımının yüzde 1’ini gerçekleştirirken, Türkiye bin’de 5 gibi bir seviyede kalmış. Suudi Arabistan 2001 yılında ABD’nin dış alım yaptığı ülkeler listesinde 13. sırada yer alırken, İsrail 14. sırada yer almış ve maalesef Türkiye bu sıralamada ilk 30’a girmeyi bile başaramamış. Türkiye en iddialı olduğu tekstil ihracatında bile ABD’nin dış alımından yüzde 2.9’luk (445 milyon dolar) bir pay almayı başarabilirken, Kanada yüzde 12.9 ve Meksika yüzde 9.8’luk bir paya sahip olmuş.
Türkiye’nin bu tanımdaki yeri ne?
Harvard Üniversitesi’nde profesör olan Samuel Huntington, yeni dünya düzeninde ülkeleri çeşitli gruplara ayırıyor. Huntington Amerika’yı tek süper devlet olarak tanımlarken, Amerika’nın altında Rusya, Çin, İran, Avrupa Birliği gibi her birinin kendi bölgesinde Amerika’nın hükmetmesine karşı çıkma gerekçesi olan bölgesel güçler bulunduğunu söylüyor. Ama bunların da altında, Huntington’a göre, bölgesel güçlerin kendi bölgelerindeki hakimiyetine karşı olarak, Amerika ile işbirliği yapmak isteyen alt-bölgesel güçler sıralanıyor. “Bu nedenle, Suudi Arabistan İran korkusuyla, Japonya Çin korkusuyla ve İngiltere Avrupa Birliği içindeki Fransız ve Alman nüfuzuna karşı Amerika ile ittifak yapıyorlar” diyor Huntington. Huntington’un bu tespitleri önümüze şöyle bir soru çıkartıyor: Türkiye’nin, bu tanımdaki yeri ne? Bu sorunun cevabı, aynı zamanda, Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni’nde bölgesinde ve dünyada üstleneceği rollerin ve dünya ticaretinden alacağı payın da bir göstergesi olacak gibi görünüyor.
* Amerikan dış politikasının ‘ideolojik çerçevesi’ni çizen ve ‘neo-con’ (yeni muhafazakar) diye nitelendirilen akımın iki önde gelen temsilcisi Lawrence Kaplan ile William Kristol’un ‘The War Over Iraq’ (Irak Üzerinde Savaş) adlı kitaplarının ‘Giriş’ bölümünden.
GÜNSAN ÇETİN / GAP Akdeniz Bölge Müdürü
Değişime ayak uydurmalıyız
Amerika’nın diğer stratejik ortakları, bu ortaklıktan ticarî olarak inanılmaz avantajlar sağlarken Türkiye Nitelikli Sanayi Bölgesi talebini bile kabul ettirebilmiş değil. ABD, Türkiye’ye siyasî alanda sürekli dile getirdiği desteği ticarî alanda sağlamaktan neden kaçınıyor?
Ülkeler arasında oluşturulan ticarî paktlar, tamamen taraf olan ülkelerin siyasî gelecek planlarının bir yansımasıdır. ABD neden bize ticarî avantajlar vermedi sorusu yerine, biz ülke olarak neden alamadık şeklinde kendimizi sorgularsak cevaba daha kolay ulaşırız. Ülkeler arası müzakereler ve pazarlıklarda kalıcı ve istikrarlı politikaların her türlü anlaşmanın temeli olduğunu son deneyimlerimizde büyük bedellerle öğrendik. Nitelikli Sanayi Bölgeleri de, Irak Savaşı öncesinde Türkiye’nin sunduğu pazarlık paketinin bir parçasıydı ve benim gözlemlediğimi kadarıyla tüm paketle birlikte rafa kalktı. Öte yandan, kota uygulanmayan bir Türkiye ABD pazarında ticarî dengeleri sarsmaz, çünkü maliyetlerimiz önümüzdeki en büyük engel.
Türkiye’nin ve Türk malının Amerika’da imajı nedir? Türkiye’nin imajı Amerikalı tüketicinin alım kararını nasıl ve ne oranda etkiliyor?
Amerikalı üretici malın kalitesi ve fiyatına menşeinden daha çok önem veriyor. Türkiye orijinli mallara herhangi bir olumsuz tepki ve yaklaşım olduğu yolunda bir bilgim yok.
2005 sonrası için ilişkiler nasıl şekillenecek. Türkiye büyük bir üretici olarak yeni ticarî düzen içinde, ABD’de varlığını nasıl sürdürebilir? ABD pazarında 2005 sonrası için strateji önerileriniz nedir?
2005 sonrasında, ABD için vergi avantajları olan ülke ve bölgeler büyük bir kazanım elde edecek. Türkiye ancak modayı yansıtan ve üst katma değer seviyelerinde üretim yapma ve satma şansına sahip olacak. Bu yönde gerekli çalışmaların yapılıp üreticilerin kendilerini mutlaka değişime hazırlamaları gerekiyor.
DOÇ. DR. SADİ UZUNOĞLU / Ticaret Üniversitesi Öğretim Görevlisi – Ekonomist
‘Beceriksizlik, tecrübesizlik,
şark kurnazlığı ve takiyye’
Türkiye, ABD açısından, sürekli söylendiği kadar vazgeçilmez bir ülke mi?
Türkiye bölgesinde son derece güçlü ama gücünün farkında değil. Stratejik amaçların ne olduğunu bilmeden kendisini stratejik bir ülke olarak tanımlıyor ve bu konuda da son derece başarısız bir yönetim gösteriyor. ABD açısından stratejik önemi artmış mıdırdan önce şunu belirtmemiz lazım: Biz ABD ile stratejik ortakmış gibi davrandık ama stratejik ortaklık diye bir şey olmaz; stratejik amaçlar için ortaklık olur. Dolayısıyla stratejik amaçların ne olduğunu herhalde onlar koydu, biz bunların ne olduğunu bilmeden sadece ortak olduk. Stratejik amaç ortaya çıktığı zaman, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolwofitz’in bir açıklaması var; diyor ki, “Kimyasal silahların olup olmaması bizim için çok önemli değildi.” Demek ki ABD’nin bu bölgede uzun vadeli çıkarları vardı, bunlar doğrultusunda harekete geçti. Bu hareket büyük ölçüde Türkiye’siz oldu. ABD bu olaydan şimdilik başarılı çıktı, ama orta ve uzun vadede bu başarı nereye dönüşür bilemiyoruz. Tarihsel olarak baktığımızda, emperyalist ülkelerin o bölgede yönetimsel anlamda sorunları çözdükten sonra, kendilerine yakın yönetimleri iş başına getirip, tepkileri azaltmak için ülkeyi terk ettiğini biliyoruz. Bu bölge yüzyıllardır stratejik önemi olan bir bölge. Bir kere enerji kaynaklarının ortasında ve çok eski ticaret yolları buradan geçiyor. Dünya kapitalist sistemi açısından global talebin artırılması öncelikli amaçtır. Sadece petrol yollarının kontrol edilmesi değil, global talebin artırılması açısından ve kapitalizmin yıkılmaması açısından da enerji gelirlerinin talebe dönüştürülmesi son derece önemlidir. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde ve ABD’nin enerji yollarını ve enerji fiyatlarını kontrol etmek gibi çıkarlarını alt alta sıraladığımızda, bu bölgenin ABD açısından vazgeçilemez olduğunu görüyoruz. Fakat Türkiye daha çok sınırlarını korumaya yönelik olarak hareket eden bir ülke. Çok ciddi pragmatik kararlar alıp hareket eden bir ülke değil. Hiçbir şey yapmamayı politika haline getirmiş, statükocu bir ülke. Ama şöyle de bir gerçek var, Türkiye’nin geleceğinde etnik hareketlerin etkinliğinin ne olacağı konusu Kuzey Irak’la son derece ilişkili. Kuzey Irak’ta bir de Türkiye’yi kendi müttefiki olarak görmek isteyen Türkmenler var. Dolayısıyla bu bölge bizim için son derece önemli. Tabii ki ne ABD ne de AB bu bölgeye Türkiye’nin müdahale etmesini istiyor. Ama Türkiye’nin çıkarı da Kuzey Irak’a istediği zaman girip çıkabilecek bir konumda olması; oradan zaman zaman ciddi bir tehdit geliyor çünkü. Türkiye eğer stratejik amaçlar için ortaklıkta ABD’ye bu konuyu çok iyi anlatabilmiş olsaydı ve ABD’nin bu harekatı yapacağı çok açıkken, ‘Biz savaşı durdurmak istiyoruz’ gibi nehri tersine çevirmek gibi bir hareket içinde olacağına, Kuzey Irak’ta biz mutlaka olmalıyız deyip pazarlıklarda bunu ön plana çıkarabilmiş olsaydı, çok daha farklı olabilirdi Türkiye’nin konumu.
Türkiye bu tezkere oylaması günlerinde nasıl bir imaj çizdi?
ABD’nin bakış açısı şu: Türkiye, ilkeli olmayan bir davranış içine girdi. Çünkü hem stratejik ortaklık diyorsunuz, birinci tezkereyi çıkarıyorsunuz, ikinci tezkerede hiçbir tepki vermiyorsunuz. Bu anlamda Türkiye ile Amerika arasında bir güven eksikliği ortaya çıkmıştır. Ama ABD, Irak’ın geleceğiyle ilgili senaryoları tam anlamıyla gerçekleştiremedi. Dolayısıyla hâlâ Türkiye’ye ihtiyacı var. Çünkü bugün Türkiye’nin gücü, hangi kanadın yanında yer alırsa teraziyi o kanat lehine rahatlıkla çevirebilecek durumda. Ama Türkiye, onu gösterebilecek bir politikaya sahip olmadığını çok net bir biçimde ortaya koydu. Artık bütün dünya Türkiye’yi uzun vadeli düşünemeyecek, stratejik hiçbir hareket yapamayacak, statükoyu korumaya yönelik politikalar güden, hiçbir alanda ilkeli davranmayan, şark kurnazlığı yapan bir ülke olarak tanıdı.
Türkiye hangi kanatta yer alırsa ibreyi o kanat lehine değiştirir dediniz. ABD’nin karşısına koyduğunuz kanat Avrupa Birliği mi?
Bu bölgede çeşitli oluşumlar. Birincisi ne kadar reddedersek edelim, Rusya başta olmak üzere bir Avrasya oluşumu var. Bu bölgenin kendi içinde İran ve Suriye eksenli birliktelikler var. Bunlar dışında bir de Avrupa Birliği var. Ama AB’yi ben bütünsel bir yapı olarak görmüyorum şu anda. AB içinde de iki eksen var. Türkiye, bu eksenlere uluslararası arenada kendini çok iyi anlatabilecek, gerektiği anda bunların yanında yer aldığında bütün dengeleri değiştirebilecek konumunu çok iyi belirtmeli ve burada adım atacak her grubun, Türkiye’nin izni olmaksızın, Türkiye’den bağımsız olarak adım atmaması gerektiğini öğretebilmeli. Ama maalesef Türkiye bu ağırlığını koyamıyor ve şöyle bir hataya düşüyor: ‘Ben tarafsız olursam.’ Hayır, tarafsız olmak diye bir şey yok; bir kanadın yanında yer alırsanız diğerinin karşısında olursunuz.
Stratejik ortaklık kavramının tanımı nedir?
Bir kere stratejik ortaklık olmaz. O zaman, tamam ortağız ama strateji ne diye sorarlar. Stratejik amaçlar için ortaklık olur, ama bu son olayda gördüğümüz, stratejik amaçları ABD koymuş, biz onlara ortak olmuşuz. Stratejik amaçları bilmeden ortaklık olur mu?
Peki, ABD stratejik amaçlarını Türkiye’ye anlatmadı mı, yoksa anlattı da biz mi anlayamadık?
Biz nasıl olsa bir şey olmaz anlayışıyla, ekonomik olarak da tabii güçsüz olduğumuz için kafamızı sallamışız. Stratejik ortaklık herhalde böyle bir şey, bize para verecekler, arada biz de onlara el uzatacağız gibi anlamışız. Ama stratejik ortaklık yeni dünya düzeninde (YDD) farklı bir şeyi ifade ediyor. YDD’nin, sınırların yeniden çizileceği, BM, NATO, DTÖ, IMF gibi kurumların tartışılacağı yeni bir dünya düzeni olduğunu algılayamadık. YDD’deki stratejik amaç, dünyanın yeniden şekillenmesi, dünya dengesinin yeniden kurulmasıdır. Bu denge her zaman barışçıl yollarla kurulamayabilir. Türkiye bunu algılayamadı. Türkiye kendisini çok abarttı, hedeflerini iyi koyamadı ve karar alırken stratejik hatalar yaptı. Bana göre bölgedeki etkinliği bitmedi ama tartışılır hale geldi.
Bunları görecek deneyimli politikacılarımız da yoktu o sırada. Demirel veya Ecevit olsaydı Türkiye bu kadar acemilik yapar mıydı?
Ben dünyada tesadüflere inanmıyorum. Belirli senaryolar var. İsterseniz bunlara alınyazısı deyin. Birileri bu alınyazısını yazıyor ve bunun gerçekleşmesi için çok ciddi çabalar sarfediyor. Ecevit’in Saddam’a karşı bir sempatisi olduğunu biliyoruz. 2002’nin ortasında seçim tartışmaları yaratılıp Ecevit’in gitmesinin nedenlerinden bir tanesi bu olabilir mi? Neden olmasın? Ama gelecek kişilerin Türkiye’nin bölgedeki yeri konusunda çok iyi bilgileri olması gerekiyordu. Bence şu oldu: Beceriksizlik, tecrübesizlik ve şark kurnazlığı, takiyye. Takiyyeyi en iyi becerenlerden biri de iktidardaydı. Ama dünyadaki değişim artık o takiyyeyi silip geçiyor. Irak savaşı da gösterdi ki herkesin bir fiyatı var. ABD askerleri rüzgârı bahane ederek bir hafta dinlendi ve aylarca düşmez denen Bağdat bir anda düşüverdi. Bütün bunlara baktığımız zaman, Irak’taki değişimin altında çok faktör olabilir.
Oyun çok büyük ve bizim bu oyunu anlayabilecek yeterli verilerimiz yok.
Evet, oyun çok büyük. Sadece Irak değil olay. Bu, Orta Doğu’nun ve Kafkaslar’ın yeniden şekillendirilmesi operasyonudur. Dolayısıyla yepyeni bir dünya düzeninin kurulmasıdır. Bütün bu oyunları görebilmek ve bu satrancın oyuncularını tanıyabilmek için Think-Tank gruplarımızı çalıştırmamız lazım. Muhalefetin de fikirlerini alabilmek lazım. Önce Türkiye diyecek kişilerden oluşan, stratejik düşünce ve vizyon üretebilecek gruplara kulaklarını açması gerekiyordu hükümetin. Ama o tip tartışmalar Türkiye’de yapılamıyor. Herkes kendi çapında ön plana çıkmaya çalışıyor. Herkes küçük hesaplar peşinde.
Biz aslında ABD’den siyasî ve askerî olarak birçok fayda sağladık. Ama bu ilişkinin bir de ekonomik ayağı olması gerekiyordu. Bu ayak neden topal kaldı?
Türkiye, her zaman, daha ne kadar çok kredi alabilirim, borç alabilirim mantığı üzerinde politika yapan bir ülke. Ne kadar çok ticaret yapabilirim, daha çok ticaret yapmayı nasıl başarabilirim diye tartışamayan bir ülke. İşte stratejik ortaklık dediğimiz, stratejik amaçlar dediğimiz şeylerden bir tanesi de ne olmalıydı? Türkiye’nin ABD ile ve ABD’nin müttefikleriyle ticareti artırmak. Ama Türkiye bunları şimdiye kadar pek ön planda tutmadı. Şimdi geldiğimiz noktada Irak’taki yeniden yapılanmada Türkiye’nin rolü ne olacak dersek, bence taşeronun taşeronu bile olamayız. Mesela Amerikalılar’ın Türkiye’de sağlık işi yapan firmalarla üretim anlaşmaları yapıp, Irak’a buradan girme planları vardı. Bu planlar kalktı. Türkiye mümkün olduğu en az biçimde kullanılacak.
Türkiye-ABD ilişkilerinin YDD ekseninde tarifi nasıl olabilir?
Ben Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye’nin öneminin azalmayacağını düşünüyorum. Ama Amerika’yla ilişkilerimizin kısa sürede onarılabileceğini de düşünmüyorum. AB içindeki kanatlarla da ilişkilerimiz soğuk. O nedenle işimiz son derece zor. İlkeli hareket etmezsek, dünyada müttefik bulabilmemiz çok zor. Dünyayı iyi tanımamız, tartışmamız, iyi algılayabilmemiz ve yerimizi belirleyebilmemiz lazım. Türkiye bence şu anda nereye koşacağını bilmiyor. Türkiye’nin nereye koştuğunu ben de merak ediyorum.
ABD ile ilişkilerimizden sektörler nasıl etkilendi?
Birtakım yatırımlar yapılacaktı, Amerikan firmalarıyla ortaklıklar oluşacaktı; bunlar rafa kalktı. Nitelikli Sanayi Bölgeleri artık gündemde bile değil. Birkaç firmadan bildiğim ortaklık anlaşmaları vardı, bunlar suya düştü. Ama tekstil, hazır giyim ve konfeksiyonda SARS’ın olumlu bir anlamda etkisi oldu. 2005 için de şunu söyleyebilirim, o gün gelince de kotaları kaldırıp yerine başka bir engel koyarlar. Ben dünyada ticaretin tamamen serbestçe yapılacağına inanmıyorum.
ERTUĞ YAŞAR / Sanayici
Türkiye sürecin dışında kaldı
TBMM’de tezkere kabul edilse bugün ne olurdu?
Bu soruya yanıt vermek çok zor. Tezkere kabul edilseydi Türkiye-ABD ilişkileri daha iyi olurdu. Ama bu Türkiye için istenen bir sonuç olurdu muydu, bilmiyorum. Bence hükümet aslında bilmeden Türkiye’nin çıkarına bir şey yaptı. Tezkere’nin Meclisten geçmemesi Türkiye’nin çıkarına oldu. Eurovision şarkı yarışmasında İngiltere sıfır puan alırken, biz İngilizce şarkı söyleyerek 167 puanla birinci olduk. Bu, Avrupa halklarının barışı koruma adına Türkiye’nin verdiği savaşıma bir desteğidir. Bir de o tezkerede 62 bin ABD askerinin Türkiye üzerinden Irak’a geçmesi vardı. Bunların 30 bin kadarı Suriye sınırında konuşlanacaktı. 1991’de İncirlik Üssü’ne Çekiç Güç geldi, 13 yıl çıkmadı. Bunları da çıkaramazdınız. Tüccar mantığıyla bakarsak keşke tezkereyi geçirseydik; ama Türkiye, hiçbir hukukî dayanağı olmayan, Amerikalılar daha ucuza petrol tüketsin diye yapılan bir savaşa dahil olmadı. Irak’ta akan masum insanların kanına eli bulaşmadı. Ben bir Türk vatandaşı olarak memnunum, ama bir Türk sanayicisi olarak memnun değilim. Sonuçta Türkiye-ABD ilişkileri ciddi zarar görmüştür. Bu onarılabilir mi? Zor!
İlişkiler Türkiye’nin aldığı karardan mı, yoksa ABD’yi oyalamasından mı soğudu? Türkiye bence gerekli şeyleri yaptı. Bizim üstümüzden B-52’ler geçti, her türlü lojistik desteği sunduk; bunlar olmasaydı ABD’nin işi zordu. Tabii Amerika yıllardır Türkiye’den başka bir şeye alışmış. Gak deyince su, guk deyince et almış. CIA arşivleri açılırsa göreceğiz, belki Türkiye’de rejimler ABD’nin isteğiyle değişmiş, askerî darbeler Amerika’nın isteğiyle yapılmış. Bunlara alışan, Türkiye’yi çantada keklik gören ABD, istekleri olmayınca hayal kırıklığına uğradı.
ABD ile ilişkilerimiz neden ticarî ilişkilere pek yansımadı?
Türkiye-ABD ilişkileri iyidir, çünkü Türkiye ABD’ye biat etmiştir. Bu eşit bir ilişki değildir. Siz küçük devlet olarak çıkarlarınız nedeniyle büyük devlete bağlısınız. O sizi piyon gibi oynatıyor. Bu ilişkiler hiçbir şekilde ticarî ilişkilere yansımadı.“Bir koyup üç alacağız”, dedik, ne aldığımızı gördük. Bütün 1980’li yıllar boyunca Irak’a dış satımımız iki milyar doların üzerindedir. Bunu kaybettik. Sınır güvenliğimizi kaybettik ve orada fiili olarak bir Kürt devleti kuruldu. O zaman I. Körfez Savaşı’nda siz ne kazandınız? Bizim ABD ile ilişkilerimiz bizim onların her dediğini yapmamızla sınırlıdır.
Biz Amerika’yla stratejik ortak mıydık sizce?
ABD’nin Orta Doğu bölgesindeki stratejik ortağı İsrail ve Türkiye’ydi. Çünkü Yunanistan’ın doğusuna baktığınızda, İsrail ve Türkiye dışında ne bir düzenli demokrasi var, ne de istikrarlı bir yönetim. O yüzden ABD’nin uzun dönemde güvenebileceği ortaklarından biriydi Türkiye. Ama bu stratejik ortaklığı ekonomik olarak bir gerçekliğe dönüşmüyordu. Dönüşmüyordu diyoruz ama, IMF desteği olmasaydı Türkiye 2001 krizinden çıkamazdı. Doğrudan değil ama ABD’den dolaylı destekler aldık. Bugün stratejik ortaklık bitmiş gibi gözüküyor. ABD’nin Türkiye’ye orta dönemde tabii ki gereksinimi olacaktır, ama bu, Irak’ta ne yapacaklarına bağlı. Irak’ta kendilerine bağlı bir devlet yaratabilirlerse Türkiye’ye gereksinimleri kalmaz. Ama tabii Türkiye’yi de iyi bir müttefik olarak korumak isterler. Burada bizim ekonomik olarak kaçırdığımız bir fırsat var. Eğer bu savaşta ABD’ye kayıtsız şartsız destek vermiş olsaydık bugün Türkiye ekonomik olarak farklı yerlerde olurdu. Bir kere Nitelikli Sanayi Bölgeleri mutlaka kurulurdu. Türkiye’ye ayrıcalıklar verilirdi.
Bu ayrıcalıklar şimdi kime verilecek?
21-22 Haziran’da Dünya Ekonomik Forumu yapılacak Ürdün’de. ABD ekonomik refah olmadan barışı sağlayamayacağını gördü. Ekonomik refahı sağlamak için de orda bir ekonomik toparlanma yapmak zorunda. ABD, birçok ülkeden mal alıyor, şimdi diyorlar ki, ‘Bunları neden Orta Doğu’dan almayalım? Buraya bir ayrıcalık tanırsak buradaki insanlara aş, iş veririz’. Sanıyorum Orta Doğu Bölgesinde Ürdün’ü, Irak’ı, Filistin’i, İsrail’i içine alacak bir Serbest Ticaret Bölgesi, yani NAFTA benzeri bir yapı kurmayı planlıyorlar. ABD’nin buraya satacağı fazla bir şey yok, ama bu ülkeler hafif sanayilerde ABD’nin tedarikçisi olabilir ve ciddi bir iş imkânı yaratabilir orada. Türkiye bunun dışında kaldı. Türkiye’nin Avrupa’dan başka gideceği yön kalmadı. O yüzden hızlı bir şekilde uyum paketlerini geçirerek AB’yle uyum sürecini hızlandırmamız gerekiyor.
Türkiye sandığımız kadar vazgeçilmez bir ülke mi ABD açısından?
Ben ABD açısından dünyadaki her ülkenin vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum. Afganistan’ı bırakarak yaptıkları hatanın bedelini Bin Laden’in ortaya çıkmasıyla gördüler.
CÜNEYT ÜLSEVER / Gazeteci - Yazar
Satranç tahtasındaki piyonlar
Türkiye’nin ABD ile ilişkileri bugüne kadar savunma ve güvenlik ekseninde yürüdü. Bu ilişkilerin ekonomi ayağı neden hep aksadı?
II. Dünya Savaşı’ndan beri, Amerika’yla stratejik ortaklığımızın temelinde ABD’ye askerî olarak verdiğimiz hizmet yatar. Biz stratejik olarak önemliydik ama askerî strateji olarak önemliydik. Bulunduğumuz yer itibariyle uzun yıllar komünizmin kapısında sınır bekçiliği yaptık. Bunun karşılığında da, onların nasıl kullandığımızı çok takip etmediği paralar aldık. Ortak strateji geliştirdiğimiz NATO ülkelerinde, savunmanın genel bütçe içindeki ortalama payı yüzde 3’ken, bizde yüzde 9.8. Yani Türkiye kendi ihtiyacının üzerinde bir savunma bütçesine sahip. Bence problem de burada çıktı. Küresel dünyaya geldiğimizde ABD, Türkiye’nin coğrafî anlamdaki stratejik öneminin düştüğünü gördü. Komünizm tehlikesi yok, dijital bir dünyada da İslamî terörü vurmak için Türkiye’nin topraklarına o kadar ihtiyaç yok. Ama bunu biz göremedik. Ta ki Irak Savaşı’nda suratımıza vurulana kadar. Bunun iki nedeni var. Bir: Asker direndi buna, çünkü bu stratejik önem askere Türkiye içinde çok büyük bir siyasî avantaj sağlıyordu. Yani Avrupa Birliği ve küreselleşme ekseni ortaya çıkmadan evvel, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD tarafından mutlak bir müttefik olarak algılanması karşılığında, uluslararası dengeler TSK’nın Türkiye’nin siyasi yapısına karışmasına karışmıyordu. Çok net iddia ediyorum ki, Türkiye’de hiçbir darbe ABD’nin haberi olmadan yapılmamıştır. Bu bakımdan, 1997’den sonra Türkiye’de ABD’ye karşı veya stratejik önemimizin azaldığını anlamamaya karşı bir direnç doğdu. İkincisi de iktisaden. ABD’nin Irak Savaşı’nda bizle yaşadığı problem şu: ABD diyor ki, ‘Ben sana 1996’dan beri ihtiyaç duymadığım halde yardımcı oldum, bir gün sana ihtiyacım oldu, sen yüz çevirdin.’ Paul Wolwofitz çok net ifade etti, bu kırgınlığın nedeni TSK’dır. TSK’yı yıllarca alıştıkları kalıbın dışında görmekten çok rahatsızlar. TSK’ya bozulan da siyasilerden çok Pentagon. Meslektaşlarının onları yarı yolda bıraktığını hissediyorlar. Irak Savaşı da, 1997’den 2003’e kadar gelen dönemde değişen Türk-Amerikan dengesinin artık önüne geçilmez bir şekilde ayan beyan ortaya çıkmasıdır. Ama orda bir tek varsayım vardı, ABD diyordu ki, ‘Türkiye bizim 2001 krizinde ve daha evvelki krizlerde ona ne kadar yardımcı olduğumuzu görür, herhalde bunun karşılığında da bize hasımane bir tavrı olmaz, yardımcı olur.’ Ama kazın ayağı öyle çıkmadı.
Türkiye demokratik bir hukuk devleti olma yolunda hep bir arada kalmışlık hali yaşıyor. Bu biraz da ABD’nin bize Soğuk Savaş döneminde biçtiği rolün karşılığını alabilmesiyle ilgili olabilir mi?
Uluslararası ilişkiler uzmanı Robert Kaplan’ın bir tasnifi var. Bu tasnifte Türkiye, askerî vesait altında demokratik ülkeler grubunda yer alıyor. Demokrasi var, ama askerî vesait altında. Yani bahçede oynamak serbest, ama bahçenin sınırını askerler çiziyor. Türkiye’nin bu durumda olmasında en önemli faktör muhakkak ki kendi iç dengeleridir. Ama dış faktörler içinde bunun en önemli sorumlusu bizzat ABD’dir. Ama Irak Savaşı’ndan sonra millet Türkiye’de dengelerin nasıl ayakta durduğunu gördü. TSK’nın konumu ve durumu eskiye oranla daha rahat tartışılmaya başlandı. Bence Türk-Amerikan ilişkileri geriledi, ama hayırlı oldu. Bunu ne ABD, ne Türkiye planlamıştı. Her iki tarafın oynadığı oyunlardaki yanlış varsayımlardan ortaya çıktı. Genel olarak Türkiye-ABD ilişkilerinden bahsediliyor, aslında gerileyen Türkiye-ABD askerî ilişkileridir. Şimdi inşallah iki taraf da bunu yeniden siyasî ve ekonomik ayaklarıyla inşa edecek. Bu gerilemenin bir faydası da TSK’nın yaptığı askerî stratejilerin hiçbir işe yaramadığını göstermesi olmuştur. Bir dijital dünyada Kıbrıs adasının hiçbir öneminin kalmadığı ortaya çıkmıştır. Kuzey Kıbrıs’tan Türkiye’deki boru hatlarını koruma mantığı çökmüştür. Türkiye’de Fehmi Koru gibi yarım entelektüellerin, ama önemle askerlerin varsayımları olan, ‘ABD Irak’tan çıkamaz, Kuzey Irak’tan girmezse hiç beceremez, yanında biz olmazsak hiç ama hiç beceremez’ mantığı çökmüştür. Çünkü üç mantığın da varsayımları arasında dijital savaş, teknoloji yoktur. Çünkü Türkiye 21. yüzyılın küresel dünyasını hiç tanımıyor. Başka bir şey, hani bizim kırmızı çizgilerimiz? Hani Kuzey Irak’tan Türkiye’ye göç olacaktı? Şimdi tutturduk PKK yeniden canlanacak diye, bakalım ne olacak.
İlginçtir, son günlerde ufak ufak çatışmalar başladı.
ABD artık Kuzey Irak’ta, PKK oradan buraya etkin olabilecekse bunun tek ihtimali ABD’nin teşvikidir. Ben de diyorum ki, hayır, Türkiye ile ABD’nin arası bozuldu ama ABD bunu yapmaz. Ben son dönemdeki gelişmeleri biraz şüpheyle, paranoyayla karşılıyorum. Acaba kışkırtmayla ‘Bak biz hâlâ önemliyiz’ mesajı mı verilmek isteniyor? Ama PKK hâlâ etkin olacaksa Kuzey Irak’ta, bunun tek yolu arkasında ABD olmasıdır. Allah göstermesin, zaten biz o zaman hiç baş edemeyiz. Ama şu andaki dengeler açısından ABD’nin böyle bir şey yapması mümkün değil.
TBMM’den ikinci tezkere geçseydi ne olurdu?
O zaman biz koalisyonun bir parçası olurduk. Azur Adası’nda yapılan toplantıda Türkiye Başbakanı da olurdu. Irak’ın geleceğinde görev alırdık. Kuzey Irak’taki denetimimiz daha güçlü olurdu; ama Kürt Federe Devleti’nin kurulmasına engel olurduk demiyorum. 1997’den evvel hiç hatırlamadığımız Türkmenler’e daha iyi sahip çıkardık. Ama en önemlisi bence iktisaden Irak’ın yeniden inşasında, Orta Doğu politikalarının yeniden kurulmasında Türkiye çok aktif bir rol alabilirdi. Bütün bunları kaybettik. Şimdi Kuzey Irak’ta ancak ve ancak ABD’nin istediği kadar güvenliğimiz var. Onun iradesine teslimiz, Irak’taki yatırımlardan da bize lütfettikleri kadar nasipleneceğiz. Ama 200 asker veren Polonya doğrudan doğruya işin içinde, ihalelerin ortasında. Orta Doğu’da, kendi bölgesinde, ayağının önüne gelen bir mihnetten doğacak nimeti Türkiye kendi iç çekişmesi, siyasî, askerî ve sivil bürokrasisinin çapsızlığı, öngörüsünün zayıflığı nedeniyle göremedi. Şimdi biz kenarda bekliyoruz.
Peki Türkiye’nin ABD’ye karşı kartları ne?
Biz artık coğrafî açıdan ve buna bağlı olarak askerî açıdan stratejik önemimizi kaybettiğimizi kabul edersek ve aklımızı başka yere çevirebilirsek, yani yeni kırmızı çizgiler inşa edebilirsek, bence Türk-Amerikan ilişkilerinin hâlâ bir geleceği var. Üç nedenle var. Bir: ABD öyle istediği için değil, ama eli mahkum, Orta Doğu’da kuracağı daha demokratik, daha şeffaf bir düzenin bu bölgedeki en iyi taşıyıcısı hâlâ Türkiye. Orta Doğu’ya yeni bir düzen kurulması sırasında, ben ama anti-Amerikan, ama pro-Amerikan düzenlerin, Suriye’nin, İran’ın, Suudi Arabistan’ın yıkılacağını düşünüyorum. Rejimleri açısından yıkılacağını düşünüyorum. Mesela İran’a saldırılmayacak, onu kendi içinden çökertmeye çalışacaklar. Burada, yeni kurulacak daha şeffaf yönetimde, Türkiye’nin yaşadığı tecrübe çok önemli. Türkiye’de İslam’la demokrasi bir arada. Her ikisinden de tam yok, ama hamdolsun, her ikisinden de biraz var. İkincisi Türkiye hâlâ bölgenin en güvenilir, ‘predictable’ (tahmin edilebilir) ülkesi.Türkiye üzerinden işbirliği yapmak çok daha avantajlı. İktisatçı gözüyle söyleyeyim, bir Amerikan şirketi Kuzey Irak’taki bir köprü ihalesini kazansa bu çimentoyu, kumu, hatta mühendisi Türkiye’den götürmek daha avantajlı. Kürtçe bilen bir sürü Türk mühendisi var. Çok daha önemlisi Orta Doğu sosyolojisini Amerika bilmiyor. Bilmediğini de Irak’ta ortaya koydu. Muhteşem bir başarıyla kazandığı savaşın arkasını getiremiyor. Bu sosyolojiyi de aşağı yukarı en iyi bilen, analiz eden ülke Türkiye. Başka bir boyut itibariyle İsrail’in Filistin’le olan ilişkisinde, İsrail’e en yakın durabilecek müslüman ülke olarak da Türkiye önemli. Türkiye bu avantajları kullanmalı. Ama hâlâ ‘Güvenlik nedeniyle sınır kapısını açmam’ diyorsa Türkiye, yine kendi kendisini yıkan bir ülke olacaktır. Türkiye’nin bence yeni kırmızı çizgisi şudur: Kuzey Irak’taki Kürtler’in petrol kaynaklarına ulaşması nedeniyle, önümüzdeki üç sene içinde ortalama kişi başı gelirin 2000 Dolar olacağı varsayılıyor. Güney Doğu’da bu 400 Dolar. Güney Doğu’daki Kürtler tabii ki kendilerine Kuzey Irak’taki kandaşlarını, Türkiye’deki vatandaşlarından daha yakın hissedecektir. Biz gözümüzü kaparsak, sadece doğacak olan mukayeseli iktisadî ve siyasî avantajımızı kullanmıyor olmayacağız, daha da beter zarar göreceğiz.
11 Eylül’den sonra ortaya yeni kavramlar çıktı. ‘Önleyici savaş’ dendi, ‘Uluslararası sistemin yetersizliği ve yeniden tarif edilmesi’ dendi, ‘Yeni Amerikan yüzyılı’, ‘İmparatorluk’, ‘medeniyetler çatışması’... Bu kavramlar ABD ile ilişkilerimizin yeni döneminde nasıl etkili olacak?
Türkiye’nin hâlâ önemi iki medeniyet çığırı, Batı ve İslam arasında köprü olmasıdır. Küreselleşme süreci, Orta Doğu’da yerleşik olan İslam medeniyet çığırını da içine almadan, yani onları da ikna etmeden başarılı olamaz. Bence Türkiye’nin rolü hâlâ budur. Ama hepimizi, ABD’yi de rahatsız eden ne? 21. Yüzyılın, küresel dünyanın teknolojik boyutu kuruldu. Teknolojinin ekonomiye yansıması da ortada. Ama daha siyasî düzeni kuramadı. Amerika 21. Yüzyılın küresel siyasî düzenini kurmak üzere ‘Ya Allah Bismillah’ dedi Irak’ta; burdan başlıyor. Orta Doğu’nun coğrafyası değişecek, Orta Doğu’daki siyasî yapılar değişecek. Çin 21. yüzyılın en büyük tüketim toplumu olacak. Çin’e ticaretin yarısı karadan gidecek.
İpek Yolu yeniden mi önem kazanacak yani?
Tabii, tek yolu o, İpek Yolu yeniden önem kazanacak. Malı nereye yığarsın? Hedef pazara en yakın ama en güvendiğin yere. Avrupa’dan baktığında doğuya doğru en güvenilir son kale Türkiye’nin güneydoğusudur. Şimdi Türkiye’nin dünyanın Çin politikasında da, enerji politikalarında da yeri var. Nasıl var? Allaha şükür kendi petrolü yok. Düşünebiliyor musun, dünya petrolünün yüzde 65’ini Orta Doğu üretiyor, ama yüzde 4’ünü tüketebiliyor. Gelip böyle elinden alıyorlar, vermezsen de sille tokat alıyorlar. Bizim hem Orta Doğu’yla hem Kafkaslarla askerî anlamda demiyorum, lojistik anlamında söylüyorum coğrafî yakınlığımız var. Bir de kültürel yakınlığımız var. Sen İpek Yolu üzerinden kamyonla Çin’e mal yollayacaksan şoförünün Türk olmasını tercih etmez misin? Üstelik daha ucuza çalışıyor. Gittiği her yerdeki dili, yolu yordamı biliyor. Bence Türkiye’nin askerî anlamda değil ama lojistik anlamda coğrafî önemi, tarihi itibariyle, gerek Türklüğünden, gerek İslam’dan gelen mukayeseli avantajı, Batı’yla Doğu arasında sadece coğrafî bir köprü olarak değil de, biraz Müslüman biraz demokrat olarak her ikisinin dilinden de biraz anlaması Türkiye’ye bence avantajlar sağlıyor. Bunlar 21. yüzyılda devam edecek. Ama bunları bizim görmemiz önemli.
Türkiye’nin bu saydığınız anlamdaki misyonunu ve Yeni Dünya Düzenini anlayabilen, devlet adamı olarak bir Demirel vardı. Ondan sonra da bu konularda çok güven veren bir devlet adamı göremedik.
Bunların tartışılacağı yer MGK değil, parlamento ve kamuoyudur. Türkiye’de hiç merak etmeyin, hükümete yardımcı olacak çok kamuoyu lideri, akademisyen, siyasi analist ve gazeteciler var. Bugün çizilen çok hoş bir çizgi var; 'Uyum paketinin tartışılacağı yer MGK değil, parlamentodur' diye.Dış İşleri Bakanı'nın İslam Konferansında yaptığı konuşma var; 'Biz özeleştirimizi yapalım' diye.Benim özlediğim Türkiye bu.Bunları iyi kullanmak lazım; MGK'nın da sadece fikrini söylemesi lazım.Askerin ne dediği önemsiz demiyorum, askerlerin her ülkede sözü dinlenir.Önemli olan son sözü söyleyip söylemediğidir.Tartışma ortamını Meclis'e kaydırmak, Meclis'i de asker yerine sivil toplum örgütleriyle denetlemek gerekir.Hükümet bu kanalları açar ve işletirse ben Türkiye'de sayın Demirel'in aklı kadar bir sürü akıl olduğuna inanıyorum.
Bizim için bir Amerika bir de Avrupa seçeneği gösteriliyor ve sırtımızı dayayabileceğimiz iki medeniyet var deniyor. Peki Türk-Amerikan ilişkilerinde Avrupa’nın, AB’nin etkisi ne?
Avrupa mı Amerika mı ayırımını yapan Türkler, sadece Türkler yapıyor bu ayırımı, tek boyutlu düşüncenin üstüne çıkamayan insanlar. Kapasitesi akla karadan ibaret olanlar. ‘AB’den uzaklaşırsak ABD’ye yanaşırız, ABD’den uzaklaşırsak AB’ye yanaşırız’; böyle bir zırva yok. Avrupa’yla Amerika arasında bir sürü çelişki ve bir sürü de ortaklık var. Halihazırda bu ortaklıklar çelişkilerden yüksek. Bir gün gelir de çelişkiler ağır basarsa zaten III. Dünya Savaşı çıkar. ABD’nin ‘Hamili kart yakinimdir’ kartıyla AB’ye gitmek yanlış. Avrupa Birliği’ne kendimi sevdirmek için ABD’ye kafa tutmam gerek düşüncesi de yanlış. Unilateral (tek taraflı) düşünmek yerine multilateral (çok yönlü) düşünebilmek gerek. Yani Türkiye’nin spesifik hedefi muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak ve bunun da önümüzdeki 25 sene için adı Avrupa Birliği. Bu ancak ve ancak ABD’nin müttefiki olarak, Rusya ve Çin gibi yeni büyüyen devlerle doğru ilişkiler kurarak mümkün. Yani bizim AB üyeliğimiz Rusya-Türkiye ilişkilerine de negatif yansımaz. Yani bizim İran’la savaşmamıza gerek yok. İran’la zaten ABD de savaşamaz. Çünkü Orta Doğu’da tarih olarak devlet gibi üç devlet var Mısır, Türkiye ve İran. Öbürleri tamamen aşiretlerin kâğıt üzerinde dağıtılmasıyla oluşturulan devletler. Şimdi mesela Suriye’nin bir kısmını alıp Filistin’e verecekler ve Filistin de devlet olsun diyecekler. Türkiye dış politikasını siyasi ve ekonomik zemine çevirmeli ve çok merkezli düşünebilmeyi öğrenmeli. Bunun için de doğrudan, somut hedef Avrupa Birliği. Ama bu hiçbir şekilde ABD’nin müttefik olma, dostluğunu kaybetme uğruna olmaz. Rusya ve Çin’i karşımıza alarak da olmaz. Zaten bizden beklenen de burada bir aracılık yapma göreviyse, Orta Doğu’da hakim bir Türkiye’yi AB’nin parçası olarak isteyeceklerdir.
Türkiye’nin birçok alanda en büyük eksikliği kendisini pazarlayamaması. Bu belki siyasî anlamda da böyle. Bundan sonra artık Türkiye’nin her alanda kendini pazarlayıp tanıtması gerek. Siz aynı zamanda insan kaynakları uzmanısınız. Burdan bakarsak, bunun yolları nereden geçiyor?
Çok güzel bir şey söylediniz, bir kere biz re-active bir zihniyete sahibiz. Dünyada bir şeyler oluyor, biz ona karşı tavır belirlemeye çalışıyoruz. Pro-Active bir zihniyete geçmemiz lazım. Bak Orta Doğu’da bir şeyler olacak, biz de bunun ortasında olmalıyız gibi. Güçlü olacaksın ki cesaret sahibi ol, bilgi sahibi olacaksın ki öngörü sahibi ol, bilgi sahibi olacaksın ki müteşebbis ruhu taşıyabil. Cahil adamdan hiçbir şey olmaz. Türkiye’nin siyasî ve bürokratik önderlerinin de, özel sektördeki beklediğimiz rollere soyunması, aynen müdebbir tüccar tavrıyla pazarlık yapması, dünyanın bir alışveriş olduğunu görmesi gerek. “Biz AB’ye girelim ama şerefimizle girelim.” Bu ne demek? Öbür ülkeler şerefsiz mi? “Biz AB’ye girelim ama bizim şartlarımız var.” Yok kardeşim, artık böyle şeyler kalmadı dünyada.
Bu olaylarda Türk milliyetçiliği de önemli bir darbe aldı herhalde. Türkiye’nin jeopolitik konumu vs. gibi konjonktürel önemler çok abartılıyordu. Türkiye sonuçta satranç tahtasında bir piyon. Hiçbir zaman şah değil.
Aynen. Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir şey söylediniz. Bunu da ne olur yazın. Benim en büyük sıkıntım, Türk insanı askeriyle siviliyle hâlâ dünyanın merkezi kendisi zannediyor. Türkiye dünyadaki 188 ülkeden birisi ve çeşitli endekslere göre de bu listenin ortasında bir yerlerde. Dünya ticaretinin yüzde 0.05’ini yapıyor. Türkiye’nin yeri bu. Bu, evet satranç tahtasındaki piyonlardan biri olmaktan öteye gitmez. Bunu görmek, gerçekçi olmak gerek. Benim 27 yaşındaki komşum kadar hızlı koşamayacak olmam beni aşağılayacak bir şey mi? Ama ben kazara onla yarışa girersem yarı yolda kalp sektesinden gideceğim. O da benimle ‘Bak senden hızlı koşuyorum’ diye dalga geçmeyecek. Hırsız girdiğinde de evime, komşuma sesleneceğim koşması için. Benim aklım gerektiğinde de ben ona yardımcı olurum. Eğer rolünü çoğaltmak istiyorsan, bunun tek bir yolu var: iktisaden güçleneceksin. Bu rol bana yetmiyor diyorsan daha çok üreteceksin. Dünya ticaretindeki payını artır, o zaman başkaları da sana başka türlü baksın.
(Hedef Dergisi / Haziran 2003)
.
