Bu dünyada amatörlere yer yok!
Dünyaca ünlü markaların arkasındaki isim Jean Jacques Picart, Türkiye’ye inandığını
söylüyor. Ama eklemeden de edemiyor: “Türk kültürünü moda dünyasına kazandırırken
çok profesyonel olmalısınız, çünkü bu dünyada amatörlere yer yok!”
Türkiye hazır giyim sektörüne bir uzman olarak dışardan bakınca ne görüyorsunuz?
Bu aslında benim için kolay bir soru, çünkü bundan iki yıl önce Türkiye’de moda konusunda danışmalık yapmam için İTKİB beni Türkiye’ye çağırmıştı. Bu organizasyonla İstanbul’da bir hafta süresince tasarımcılarla görüşmelerde bulundum ve konferanslar verdim. Sanayicilerle buluşup görüşlerini aldım. Bunun sonucunda Türkiye’nin şu anda üretimden tasarıma geçişin kilit noktasında bulunduğunu söyleyebilirim. Bundan on yıl önce doğal olarak öncelik üretime veriliyordu. Ralph Lauren ve Donna Karan gibi dünyanın önde gelen markaları yıllarca aradıkları kaliteyi burada bulmuştu. Bu devir hâlâ devam ediyor ama sonuna gelindi.Türk üreticisi artık moda tasarımı birile üretimileştirip yüksek kalitede ürün üretebilme kaygısını taşıyor. Belki modacıların tasarımları çok kolay giyilebilen ya da satılan ürünler değil, ama bu ürünleri ortaya çıkarmak ve dünyaya sunmak Türkiye’nin imajını uluslararası alanda çok güçlendirecektir. Bu yüzden modaya ihtiyacınız var.
Sizce sesimizi duyurmak sadece eşsiz tasarımlar yaratmakla mı mümkün?
Eşsiz olunca couture’e yaklaşıyorsunuz. Ama Türkiye’nin şu anda Avrupa pazarında İtalya, İspanya ve Fransa ile yarışır duruma gelmesi gerekiyor. Bu da Türkiye’nin, İtalyanların yaptığını en az onlar kadar iyi yapması demek. Yani yaratıcı ürünleri ucuz olmayan bir fiyattan satmalısınız. Yaratıcılık ve üretim bir araya geldiğinde,bu ülkelere rakip olabilirsiniz.
Türkiye bu noktaya 15 senelik bir süre zarfında geldi. Peki, arzuladığımız marka üreten ülke konumuna kaç senede ulaşırız?
Bunun için yine aşağı yukarı on beş seneye ihtiyacınız var, ama daha çabuk da olabilir. Bu, Türk üreticisinin tasarımcılarla ne kadar güçlü ortaklıklar kurabileceğine bağlı. Bunun için cesaretten fazlasına ihtiyacınız var, çünkü üretici işadamında zaten bu cesaret var; var ki bugünlere gelebilmiş. İş riski ile tasarım riski farklıdır. Yeni makineler almak ve bir fabrika yapmak bir risktir, ama hesaplanabilir. Ancak bir üretici on sezon boyunca bir tasarımcıya yatırım yapar ve parasal anlamda karşılığını alamayabilir. Satış olarak tatmin edici olmasa da aslında bu iyi bir yatırımdır. Artık firmasının daha sağlam bir imajı ve prestiji vardır ve bu prestij sayesinde satışları artar. Bir döngü gibi, iki taraf da birbirini destekler ve sonuçta her ikisi de kazanır.
Sürekli Türkiye’nin hazır giyim konusunda geliştiğini ve güçlendiğini konuşuyoruz. Peki ya rakiplerimiz, onlar oldukları yerde sayıyor mı?
Tabii ki gelişiyorlar, ama siz moda dünyasına taze bir nefes getireceksiniz. Moda sadece ceket pantolon değil, bir kültür meselesidir. Türkiye kültür olarak hem çok zengin, hem de bizim için keşfedilecek birçok şey barındırıyor. Dünya olarak farklı kültürlere her zamankinden çok ihtiyacımız var, çünkü her şeyi teknolojiye indirgemiş durumdayız. Küçük bir cep telefonu ile dünyanın her yeriyle konuşuyor, fotoğraf çekiyoruz. Japonya’nın, İtalya’nın, Fransa’nın karşısında yeni bir Türk markası herkesin ilgisini çekecektir. Fakat bunu amatör bir biçimde değil, gayet profesyonelce yapmalısınız. Türk bir tasarımcı Paris veya Milano’da bir defile düzenlediğinde en az bir İtalyan ya da Fransız meslektaşı kadar profesyonel olmalı.
Sizce Türk kültürü Avrupa’da aradığı ilgiyi bulabilecek mi?
Biz Avrupalılar, Amerikalılardan farklı olarak çok kültüreliz. Amerika zaten Avrupa’dan doğdu ve çok kısa bir tarihî geçmişi var. Amerika çok genç, Türkiye ise bir o kadar yaşlı bir ülke. Sadece tekno-müzik ve sinema filmlerine değil, daha hassas şeylere de ihtiyacımız var.Bu da kültürle gelir.Türkiye’nin ve diğerlerinin getireceği kültürle.
Peki Türkiye de size artık yeni gelmediğinde nereye gideceksiniz? Son istasyon neresi?
Türkiye’den sonra belki Arap veya Hint dünyasını keşfe çıkacağız, bilmiyorum. Moda okullarından çok yetenekli bir Arap jenerasyon geliyor. Bunun son istasyonu yok, keşfetmek bitmeyen bir süreçtir. Değişim modanın değişmez bir unsurudur. Belki on beş yıl sonra bugün moda denildiğinde Fransa ve İtalya’nın ismi akla bile gelmeyecek. Türkiye ve Portekiz gibi ülkeler bu konuda söz sahibi olacak. Portekiz benim için bundan yirmi sene öncesinin Türkiye’si gibi. Yeni yeni üretim aşamasına başladılar, tıpkı Türkiye’nin geçmişte yaptığı gibi.
Türkiye’den hangi markaları dünya markası olma potansiyeline sahip görüyorsunuz?
Çok detaylı bilmesem de Mavi Jeans’de bir ışık görüyorum. Belki de Türkiye’nin ilk uluslararası markası olurlar. Marka olmak albeni ile alakalı bir şey. Damat - Tween’in de hangi aşamada olduğunu bilmiyorum ama onlar da umut vaat edenlerden. Genç bir Hugo Boss olabilirler ama emin de değilim açıkçası.
Neden emin değilsiniz?
Belki biraz daha sofistike, daha provakatif tasarımlara ihtiyacınız var. Albeni derken bunu kastediyorum. İlgiyi üzerinize çekebilecek bir şey. Yaptığınız işi iyi yapmak ve mutlu olmak yetmiyor, insanları sürekli zorlamalısınız. Bu zorlama da ancak bir tasarımcı ile olur.
Türk tasarımcılarında ne gibi özellikler gözlemlediniz? Görüştüğünüz tasarımcılar arasında öne çıkan isimler var mıydı?
Çok gençler, birçoğu yirmi beş yaşın altında. Bu da gerçek anlamda iş yapabilmek için küçük bir yaş. Ama birçoğu iyi eğitimli ve sektör tarafından gayet iyi destekleniyorlar. Ellerinin altında insanlar ve malzemeler var, bir şeyler olabilir gibime geliyor. Ama tabii Dice Kayek ve Hüseyin Çağlayan gibi kendini ispatlamış olanlardan değil, İstanbul’daki gençlerden bahsediyorum.
Hüseyin Çağlayan ya da Dice Kayek’i Türk tasarımcısı olarak görmüyor musunuz?
Tabii ki Türkler, ama Paris’te veya Londra’da yaşıyorlar. O şehirlerden feyz alıp, oradaki yaşamdan etkileniyorlar.Bu çok doğal bir şey tabii, ama birisine gerçek anlamda “Türk Tasarımcısı” diyebilmek için o kişinin Türkiye’de yaşıyor ve Türkiye’den besleniyor olması lâzım. Şu anda ünlü Türk tasarımcılarının birçoğu yurtdışında yaşıyor. Tamam, Türk kültürünü tanıtıp yansıtıyorlar ama okudukları gazeteler, arkadaşları, gittikleri sinema... Bunların hepsi Paris’te ve bunlardan etkileniyorlar.
Türkçe’nin zor telaffuz edilen bir dil olması Türk tasarımcıları için bir dezavantaj oluşturuyor mu?
Bir Çinli’den veya bir Japon’dan daha fazla değil. Ayrıca Hüseyin Çağlayan veya Dice Kayek isimleri oldukça kolay telaffuz edilebilen isimler. Rıfat Özbek de kolay söyleniyor ama açıkçası Atıl Kutoğlu’nu söylerken biraz zorlanıyorum.
Gerçekten de Rıfat Özbek en yetenekli tasarımcılarımızdan birisiydi. Nereye kayboldu birdenbire?
Nereye gittiğini ben de bilmiyorum ama Rıfat Özbek güneş ışığı gibiydi, özeldi. Çok büyük bir yetenekti. Hatta bana göre en yeteneklisiydi. Rıfat benim ve diğer insanların içinde bir şeyleri harekete geçirebiliyordu. Hatırlıyorum da, 10 yıl kadar önce Paris’teki bir defilesinde dervişleri ve beyaz giysilerini kullanmıştı. Tanrım, harikaydı! Tabii mankenler derviş gibi giyinmemişlerdi ama Mevlana’nın felsefesinden çok ilham almış tasarımlar vardı.
Bir markanın ismi nasıl belirlenir?
Bence önce kolay söylenebilir olması gerekiyor. Yeni bir marka yaratma aşamasında ise seçilen ismin mutlaka bir öyküsü olmalı. İnsanlara eşi olmayan bir şey hatırlatarak bir hikaye anlatmalı.
‘Yarının ABC’si’ adlı kitabınızda felsefenizin başlıkları olarak A-Art (sanat), D-Design (tasarım) gibi bildik başlıklar var. Peki N-Never (asla) neyin karşılığı?
Asla asla deme! Çünkü bir zamanlar nefret ettiğin bir şeyi yıllar sonra seviyor ve yapıyor olabilirsin. Modanın en önemli kuralıdır bu. Dersin ki, “Siyahtan nefret ediyorum.” Ama sonra bir bakarsın karalar içindesin. Örneğin etnik kostümler; eskiden kimse beğenmezdi, şimdi ise bolca kullanılıyor. Modada asla diye bir şey yoktur, her şey ama her şey muhtemeldir. Neden olduğunu ben de bilmiyo rum aslında ama dün nefret ettiğimiz şeylere gün geliyor bayılabiliyoruz.
Moda hayatımızın bir parçası ve ne giydiğimizin hepimiz için çok büyük bir anlamı var...
Hepimizin kelimeler dışında kullandığımız iletişim yöntemleri var. Giyinmek bunların en önemlilerinden biri. Moda aynı zamanda bir dil, karşılıklı bir alıp verme süreci. Sadece giyinmiyoruz, giyinerek kim olduğumuzu da söylemeye çalışıyoruz, nasıl algılanmak istediğimizi de deşifre ediyoruz. Hatta bazen yanlış anlaşılıyor, bazen de olmadığımızı anlatıyoruz... Teknoloji hayatımıza girince konuşmaya dayalı iletişimimiz o kadar monotonlaştı ki giyinmek gibi yan anlatım yolları daha da çok ön plana çıkmaya başladı. Biz daha çok telefonda konuştukça, kim olduğumuzu söylemek için daha farklı giysilere ihtiyaç duyacağız. Cep telefonunda konuşmak çok kısa ve monosilabic, herkes aynı evrensel kodun bildik ve yetersiz unsurlarını kullanıyor; çünkü bu daha hızlı.Buna bir tepki olarak da kendimizi ifade edecek daha fazla giysilere ve makyaja ihtiyaç duyacağız. Şunu demek için: “Merhaba, bana bak! Ben senin gibi değilim ama bir şeyler de paylaşabiliriz. Bak nasıl giyinmişim, belki bu sana bir şey ifade edecektir.”
Moda ve moda tasarımı sosyolojik bir fenomen aslında...
Evet, tasarımcı sosyoloji ve politikayı anlamak ve takip etmek durumunda. Politika, bir ülkenin ilk ve en güçlü ifadesidir. İyi bir tasarımcı günlük yaşamın dışında, bir odada tek başına çalışamaz; çalışırsa zaten yapıtları kimseye bir şey ifade etmez. İyi tasarımcı televizyon seyreder, sokakta gezer ve insanlarla buluşur. Gençler ne giyiyor diye bakar. Moda politikadır ve politika da yaşam...
Çin’den modacılar çıkarsa ne olacak peki? Zaten fiyatları yüzünden bizi tehdit ediyorlar, bir de moda üretmeye başlarlarsa halimiz ne olur?
Moda özgürlüğe ihtiyaç duyar ve özgürlükten beslenir. Kocaman bir ülke çapındaki özgürlük ise ancak ve ancak özgür bir medya ile mümkündür. Bu yüzden özgürlük olmayan yerlerde moda da yaratılamaz.
Sizce moda güçten mi doğar? Yani politik veya kültürel anlamda güçlü olmak, modayı belirlemek anlamında bir avantaj teşkil eder mi?
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızlar Almanlar gibi mi giyiniyordu? Hayır. Bilakis Alman kadınlar asker kocalarına ve sevgililerine “Bana Paris’ten ruj ve elbise getir” diye mektuplar yazıyordu. Bence göz alıcılık modayı belirlemede en önemli unsurdur. #
Jean Jacques Picart kimdir?
Jean Jacques Picart, 1947 yılında Fransa’da doğdu. 1970-1980 yılları arasında Thierry Mugler, Cacharel, Shiseido, Jil Sander, Hermès, Jean-Charles de Castelbajac, Kenzo, La Redoute, Chloè, Daniel Hechter, Newman, Levi’s ve Helmut Lang gibi markalarla ilişki içinde oldu. 1981’den 1986’ya kadar tüm zamanını ve yeteneğini Bay Lacroix’nun couture ofisinde ortak olarak çalışmak suretiyle Christian Lacroix markasına adadı. 1999’dan bu yana ise, Hedi Slimane (Dior Homme), Jose Enrique Ona Selfa (Loewe), Jean Paul Knott gibi genç tasarımcılara; Bernard Arnault (Lvmh) gibi üst düzey yöneticilere veya Charles Jourdan gibi büyük üreticilere danışmanlık yapmakta.
Jean Jacques Picart’ın kavramları
Sanat: Her ne kadar moda yaratısının birtakım ölçülerinin sanatla ortak noktaları olsa da, moda bir sanat değildir. Moda olsa olsa uygulamalı bir sanattır. Moda yaratısının meşruiyeti kıyafetlerin satılmasıdır. En güzel elbise, eğer satılmazsa ve biri tarafından giyilmezse varoluş nedenini yitirir. Moda, tıpkı bir muz gibi tam zamanında tüketilmelidir. Çok erken sunulmuş bir moda fikri, yeşil muz gibi olur ve hiç kimse tüketmek istemez. Bir moda fikri çok geç sunulursa, bu sefer de aşırı olgunlaşmış muz muamelesi görür ve yine kimse tüketmek istemez.
Yaratıcı: Yaratıcı, daha güzel ve farklı bir dünyanın anahtarına sahip olduğunu düşünen kişidir. Daha güzel bir geleceğe ve estetiğe olan inanç, gerçek yaratıcıların gücünü oluşturur. Bu algılama ve öngörme çok şahsîdir. Yaratıcılarla stilistler, yani dizaynırlar arasındaki fark da burada yatar. Birincilerin bir vizyonu vardır, ikinciler ise istediğimiz kıyafetleri gerçekleştirirler. Bu kelime 1975’te, büyük terzilerle Yves Saint Laurent, G. Sherer gibi tasarımcılar arasındaki farkın altını çizmek için ortaya atılmıştı. Genellikle de Thierry Mugler, Claude Montana, Jean-Charles Castalbajac, Jean Paul Gaultier için kullanılıyordu. Ama bugün yeni bir kategori daha var: Genç yaratıcılar. Bunlar da sanayi giysilerinden ziyade, istisnaî birtakım modeller yaratmaya yöneliyor.
Arzu: Modanın tek motoru arzudur. Arzuyu uyarabilmek yaratıcıların en büyük yeteneğidir. Çünkü arzunun öncesi ve sonrası heyecandır. Bir kıyafeti görünce duyulan heyecan, satın alırken duyulan heyecan, bu kıyafeti giyerken duyulan heyecan, hatırlarken duyulan heyecan... İşte bu heyecan sihirlidir. Bu heyecan için insan çılgınlıklar yaratabilir. Bir yaratıcı bu heyecanı, bu arzuyu uyarabildiği zaman, işte en çok o zaman bir sanatçıya yaklaşır. Bu da Galeano, Yves Saint Laurent, Semien Clemier ve Yamamoto gibilerinin sırrıdır.
In ve Out: In ve out gayet özel, göreceli kriterlerdir. Burada kastedilen birtakım insan kategorilerinin benimsediği ya da terk ettiği eğilimlerdir. Bir şeyin ‘in’ olması başkaları için ‘out’ olması anlamına gelebilir. ‘In’ ve ‘out’, bizim mesleğimizdeki en nafile değerlerdir. Bu kelimelerin moda söz dağarcığından çıkarılması gerekir.
Neden: Neden bu fikrin başarısı oldu da öteki hiç olmadı? Bu soruyu asla sormayacaksınız. Modayı açıklayabilmek için hiçbir mantık, hiçbir kural yoktur. En fazla birtakım ilkeler ve daha çok insanın kendini teskin etmesi için birtakım reçeteler vardır. Aslında moda, belli bir dönemde bir toplumun bıkkınlıkları ve yönelimlerinin yansımasıdır. Bir zamanlar moda defilelerinde bir koleksiyonun sadece kıyafetlerini gösterirlerdi. Sonra defileler yaratıcının evrenini anlatmaya başladı ve şimdi artık her bir giysi bu evrenin bir parçası olarak anlam kazanıyor. Bunun adı da şov oldu. Özel efektler, semografiler, sahne tasarımları ve mizansenler yapılıyor; böylece tüm dünya medyalarının dikkati çekilmeye çalışılıyor. Ama bazen bu kıyafetleri hayata taşımak hiç mümkün olmuyor. Ama bu kıyafetler sizi düş kurmaya yönlendiriyor, heyecanlandırıyor. İşte bu heyecanla giyilebilir kıyafetleri bulabileceğiniz butiklerin kapısını itebiliyorsunuz.
Stil: Stile sahip olmak sadece yeni fikirlere sahip olmak değildir; bundan öte bir şeydir. Stil bir yaratıcı için sürekliliği yaratmaktır; her sezonda, her yeni mevsimde kimliği belirli olan ve zamanın eğilimleriyle uyumlu olanı yaratmaktır. Mesela Matmazel Chanel’in bir stili vardır, Yves Saint Laurent’in de. Ama Greta Garbo ve Grecy Kelly gibi isimler de kendi stillerini oluşturmuştur. Benim için stilin büyüleyici bir yanı var. Stil bana zamanın akışını durdurabilir gibi geliyor. Çünkü bazı yaratıcıların stiline bir zaman belirlemek çok zordur.
Yetenek: Yetenek sıradan bir hayatla sıra dışı bir hayat arasındaki farktır. Bir sanatçının yeteneği size hayatı başka türlü gösterir; yeni bir tat verir, büyülüdür. Ama yetenekli olmak tek başına yeterli değil. Onu kullanmayı bilmek, koruyabilmek gerekli. Gelişmesini sağlamak, bu gelişimi sürdürmek lazım; bu yeteneği israf etmemek ve bütün bunları da dürüstçe yapmak lazım.
Sıfır: Bir koleksiyon sıfırdan yola çıkmaz. En özgür yaratıcı dahi istediğini yapmakta tamamen özgür değildir. Kendi üslubunu, stilini göz önüne almak zorundadır; bir önceki koleksiyonunda en iyi satanları, alıcıların ve basının kendinden beklediklerini göz önüne almaya mecburdur. Bunları tahmin etmek de aslında çok zor değildir. Bence iyi bir koleksiyonda modellerin yüzde 35’inin tanınabilir olması, yüzde 40’ının yeni fikirlerden oluşması, yüzde 15’inin ise riskli birtakım öneriler içermesi gerekir. Böylece gelecek sezonda bunları geliştirmek mümkün olacaktır. Kalan yüzde 10’da da gerçekten rezalet, skandal yaratan eserler bulunmalıdır.
(Hedef Dergisi / Can Erçakıca ile birlikte)
.
