Mana şairin karnında

 
‘Sisli Bir Eylül Gecesi’nde, elinde tanburuyla geldi Sadun Aksüt. Elektronik alt yapılı, caz esintili albümü ‘Turkish Chill-out’ etiketiyle konulsa da önümüze, biz ‘Turkish Tom Waits’ tabirini daha çok yakıştırdık. Haliyle ‘zemin’ gayet müsaitti, ‘zaman’ı da çoktan gelmişti. Selahattin Pınar’dan Zeki Müren’e, Münir Nurettin’den Saadettin Kaynak’a birçok üstadla aynı sahneyi paylaşan Tanburî Sadun Aksüt’le, ‘meyan’sız bir sohbete daldık.


Tanburu ilk elinize aldığınız zamanı hatırlıyor musunuz?
12 Haziran 1949.

Nasıl bu kadar net hatırlıyorsunuz?
Sevgilimle ilk buluştuğum tarihi hatırlamaz mıyım?

Nasıl buluştunuz peki?
Babam tavsiye etti tanbur çalmamı. Ben başka bir saz düşünmüştüm.

Ne düşünmüştünüz?
Cümbüş çalayım dedim, “Olmaz” dedi. “Öyle bir saz yoktur, onu çalamazsın” dedi.

Neden cümbüşe itiraz etti?
E, madenî bir saz, cangıl cungul çalınıyor. O zaman da çok ortalıkta olan bir saz. Onun için dedi ki, “Bir İstanbul beyefendisi sazı olan tanburu çal”. Bu söz üzerine, babamın arkadaşı Ordinaryüs Profesör Salih Murat Özdilek, beni Türk musikisinin büyük üstâdı Sadettin Arel’e götürdü. Sadettin Bey’in kurduğu İleri Türk Musikisi Konservatuvarı Derneği’nde Laika Karabey’den tanbura başladım. Rahmetli Suphi Ezgi üstadımızdan, Saadettin Bey’den orada istifade ettim. Sonra Macide Akkaya, Fevzi Akkaya’nın kız kardeşi, beni Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne götürdü. Emin Ongan hocadan meşke başladım, o da beni İzzettin Ökte’ye gönderdi. İzzettin Ökte’de tanburu aşka çevirdik. Çünkü onun çalışına mahvoldum. Böyle bir şey olmaz. Böyle bir tanbur çalınamaz. O kadar kubbe gibi ses çıkacak, o kadar güzel çalınacak, o kadar müzikal ses çıkacak, o kadar üsluplu çalınacak, insanın ciğerine işleyecek... Tanbur artık benim en büyük aşkım oldu. İzzettin hocamı, yattığı yer nur olsun, ölümüne kadar da bırakmadım.

Babanızın müzikle alakası var mıydı?
Hiç alakası yok. Babam tarihçi. Vali. Ailede de hiç müzisyen yok...

Peki nasıl bir aile ortamınız vardı?
Evimizde, o tarihlerde herkesin evinde piyano vardı, ud, kanun, tanbur, ney, kemençe, plak, gramofon vardı. Plaklar da Safiye hanımın, Münir beyin, Müzeyyen hanımın gençliği. Bunları dinliyoruz. Pop yok, arabesk yok, bayağı, cife müzik yok, iğrenç lâflı şarkılar yok. Güzel müzik, kulağıma da hoş geliyor, ben deli gibi bunları dinliyorum. Böyle bir ortamda tabii ki bu musikiyi sevdim. Böylece işte İleri Türk Müziği Konservatuvarı’na gittim. Laika hanımdan tanbura başladım. Bunu inkar edemeyiz ki, kimden ders aldıksa söyleyeceğiz.

Laika hanım da zaten ünlü bir virtüöz.
Her şeyden önce musikiyi çok iyi bilen bir hanımdı. Bana da çok yardımı dokundu, bana öğretti. Rahmetli Haydar Sanal’dan istifade ettim. Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girince zaten Emin Ongan 22 yaşında İstanbul’da hoca diye tanınmış; fevkalade güzel, meşk veren bir hoca.

Ama en çok İzzettin Ökte etkilemiş sizi...
İzzettin Ökte’nin tanburu beni öyle etkiledi ki, ben de bütün çocukları, bütün öğrencilerimi onun tavrıyla yetiştirdim.

Tanburî Cemil Bey tanburu yedi telle çalarmış, İzzettin Ökte ise altı telle çalınması gerektiğini söylermiş...
(Telleri sayıyor) Ne için? İki, dört, altı, yedi tel. Yok öyle bir şey. Hatta sonra bazı ukalalar, dilimi tutamaz oldum artık söylüyorum, bir tel daha eklediler. Bir çift çelik, bir çift de sarı tel, etti dört, bir çift daha beyaz tel, bir de üstte kaba tel, eder yedi. Bazı ukalalar bir tel daha ekledi. Ne ukalalıksa bu bilmiyorum yani. Bana detone gelir o ses. Bunu da bilmem nereye ayarlıyoruz da, yok şunu yapıyoruz da, yok bunu yapıyoruz da... Fazlalık. Tanburî Cemil Bey’in, İzzettin Bey’in, Mesut Cemil’in, Ercüment Batanay’ın, Refik Fersan’ın aklı yoktu o teli takmaya da, şimdikilerin aklı var, öyle mi? Böyle saçmalıklar yapmasınlar Allah aşkına... Sonra boyuna perde bağlıyorlar. 300 tane perde, öyle şey olur mu? Böyle bir tanbur gördü İzzetin Hoca, dedi ki, “Bunu babama versek o da çalar, kime versen çalar”. Her taraf perde. O kadar perde olmaz ki! O zaman Batıcılar da mesela klarnete 200 tane daha klavye eklesinler. (Eliyle klarnet çalıyormuş gibi yapıyor) Böyle bir şey yok.

Evet, Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girmiştiniz...
Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Emin Hoca’dan çok istifade ettim, yattığı yer nur olsun. Sonra Münir Bey’len uzun yıllar beraber oldum, gazinoda çalıştım 26 sene, 10 sene Selahattin Pınar’la çalıştım, bütün eserleri bende. Bakın her şeyi söylüyorum, geniş geniş yazabilirsiniz.

Biz de onun için geldik zaten. Üsküdar Musiki Cemiyeti daha önce iki defa kapanmış, siz girdiğinizde üçüncü açılışıymış sanırım.
Hayır, üçüncü defası filan yok. Bir seferinde içimizde bir şey oluyordu az daha, ihtilal filan gibi, biz onu hemen defettik. Yine hocamızı orada tuttuk.

Ne oluyordu?
İhtilal çıkarıyorlardı bir iki kişi, biz onları defettik ve hocamız devam etti yine.

Selahattin Pınar, Emin Ongan, Cüneyt Orhon gibi ustaların yetiştiği bir yer orası... Nasıl bir ortam vardı cemiyette?
Sayarsak çok var. Selahattin Pınar, Cüneyt Orhon, Niyazi Sayın, Cahit Peksayar, Hüsnü Anıl, Sadun Aksüt, Nihat Doğu, Cüneyt Kosal, Arif Sami Toker... Say sayabildiğin kadar.

Nasıl bir havası vardı peki?
Mükemmel. Oranın tozunu yutmadan insan musikiyi iyi öğrenemez diye düşünürdüm o tarihlerde. Fevkalade güzel, köklü bir cemiyetti. Halen de öyle. Sonra piyasada çalıştım 26 sene. Dediğim gibi, çok usta müzisyenlerle çalıştım. Çok usta hanendelerle, ses sanatkarlarının hepsiyle çalıştım.

Onlara gelmeden, ders aldığınız müzisyenlerle ilgili merak ettiğim birkaç şey var. Mesela bugün ders almak deyince anladığımız şeyle aynı mıydı o hocalardan ders almak? Nasıl hocalardı onlar?
Laika Hanım müthiş verici. Derse girdiği zaman bütün benliğiyle o dersi vermeye çalışır idi. Saadettin Bey’in zaten kalitesi belli, müthiş bilgili ve alim; Suphi Bey çok sertti, hiç mazeret kabul etmezdi, en ufak bir taviz vermezdi; İzzettin Bey şeker, lokumlu helva; Emin Ongan, fevkalade tatlı, şeker o da, fakat o da taviz vermez. Meşk esnasında taviz yok. Mutlaka fevkalade bir şekilde öğreneceksiniz. İçilir gibi öğretir. O eser, artık ağır semai olsun, yörük semai veya şarkı, sanki bir likittir, kulağınızdan içeri akıtır gibi onu size içirir. Ruhunuza yedirir o eseri, öyle öğretirdi.

Peki o insanlardan ders almak kolay bir şey miydi? Nasıl ders alınırdı onlardan?
İzzettin Bey o tarihte bana 10 liraya ders verecekti. 1950, 51 arası. Zarfa koyuyorum 10 lirayı, masaya bırakıp kaçıyorum. Üçüncü derste, tam kapıdan çıkıyorum, “Bir daha bana derse gelme” dedi. Aman! Olur mu? Ölebilirim yani. “Aman hocam” filan dedim, “Gel” dedi, “Geceleyin gel, sabahleyin gel, gece yarısı gel, öğlende gel, ama bir daha böyle gelme”. Başıyla masayı, bıraktığım parayı işaret etti. “Böyle gelme, istemiyorum” dedi. Bir daha para almadı benden. Ben de hocamı ölümüne kadar hiç bırakmadım; o benim hocamdı, velinimetimdi.

Genel tavır mı böyle, yoksa onun tavrı mı?
Bilmiyorum, bana böyleydi.

Laika hanım da müzik öğretmenliğinin yanı sıra, Türkçe, tarih ve coğrafya öğretmenliği yapmış.
Laika Karabey’in eşi Emin Arifi Karabey de benim Fransızca hocamdı Haydarpaşa Lisesi’nde. Çok kültürlü bir hanımdı.

Londra’da BBC radyosunda kayıt yaparken bir fotoğrafını gördüm.
Tabii, Londra radyosunda çaldı, çaldığı eseri yayınladılar.

Nasıl olduğunu biliyor musunuz?
Londra’ya gitmiş, bana söylediği oydu. Hatta bir kere daha çaldılar, sonra da parasını gönderdiler tekrar. Radyoya geldi, “Sadun şuraya bak,” dedi, “telif ücreti göndermişler BBC radyosundan.”

Sadettin Arel’in bir sözü var, “Türk musikisine başlayan ve bu sanatla uğraşan herkesin az çok tanbur çalması gerekir” diye.
Çok güzel söylemiş, Türk musikisinin piyanosudur tanbur. Perdelerinde bütün sesler vardır. Onun için çok değerli bir sazdır ve de çok yardımcıdır musikiyle uğraşan kişiye.

Yunus Emre Oratoryosuyla bilinen Adnan Saygun da Saadettin Bey’den armoni dersi almış. Ama o sonra farklı yerlere gitmiş.
Olabilir tabii.

Adnan Bey’in bir sözü var: “Geçen yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’de musiki şöyle bir görünümde idi: Eski, tek sesli Osmanlı musikisi 300 yıl boyunca büyük eserlerini vererek hamlesinin doruğuna ulaşmış, fakat aynı hava içinde yeni bir atılım yapamadığı için, ki buna zaten imkân da yoktu, tıpkı topraktan suyunu çekemeyen dalın kuruması gibi, kurumağa yüz tutmuştu.”
Adnan Bey, Allah rahmet eylesin, çok kıymetli bir zattı; böyle bir şeyi söylemişse çok ayıp etmiş. (Sinirleniyor) Fazla ayıp etmiş hatta. Türk musikisinin neyi kurudu? Türk musikisi Batı musikisi gibi değil, ondan yüz milyon kere daha zengin. Batı musikisi eserlerine bakın, dört ölçü tema vardır, gerisi beslemedir altı. Türk musikisi öyle değil, Türk musikisinde eser baştan aşağı melodi. Armonisi de var içinde, kontrpuanı da, fügü de, orkestrasyonu da, hepsi var. Türk musikisini böyle kötülemek çok ayıp, çok yazık.

Dönemin tavrıyla ilgili bir şey bu ama...
O Yunus Emre Oratoryosu’nda kullandığı makamlar ne? Bunlar beni sinirlendiriyor, afedersiniz. Saygımızı kaybederiz sonra. Bu bestekarlara biz çok kıymet veriyoruz, böyle laflar söylemişlerse, ki söylediler, onu da biliyorum, ayıplıyorum ve onlara saygımı yitirmemek için ben bunları tekrarlamadım hiç hayatımda... Türk musikisinin dalları kurumuş da, topraktan su çekemeyen dal gibiymiş de. Öyle bir yeşermiş ki, neler yok. Şimdi hangi üstâdımızın eserlerini hiçe sayarız? Saadettin Kaynak’ın mı? Selahattin Pınar’ın mı? Zeki Arif Bey’in mi? Cevdet Çağlar’ın mı? Lütfen, bakar mısınız şunlara! Saadettin Kaynak’ın ‘Akşam yine gölgen, yine gölgen yine akşam’ Avrupa’da olaydı, herhalde heykelini dikerlerdi nasıl böyle bir eser yaptın diye. Ne armoni vardır, ne ritim vardır, ne müzik vardır, ne melodi vardır bir bakın bakalım. Yazık, yazık.

Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, Osmanlı’yı inkar etme tavrının bir sonucu. Bir kişinin görüşü değil, resmi ideoloji sonuçta...
Osmanlı’yı niye inkar ediyoruz ki? Sonra, Türk musikisi saray musikisiymiş. Canım padişahlar çok kollamışlar. Bugünkü devlet erkanı da kollasa keşke o kadar. Kollamasalardı padişahlar, ölüp gidecekti birçok şey. Bugün birçok eser Sait Halim Paşa’nın koleksiyonundan gelme... Kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş derler. Ben bir şey söylersem acaba çok mu ağır olur?

Yo, söyleyin.
Biraz saçmalamışlar mı bunlar?

Bence bu saçmalamaktan öte, sistemli bir tavır. Adnan Bey’in kişisel fikri olsa belki çok önemli olmazdı. Bu, toplumu değiştirmenin bir aracı olarak tepeden inme bir şekilde empoze edilen bir ideolojinin müzikteki yansıması.
Sistemli tavır. Türk musikisini küçültmek için şahıslarını bile küçültürler. Türk musikisinin şahıslarını bile küçültürler. Ankara Devlet Operası yeni yapılırken burada Türk musikisi çalınmasın diye laflar etmişler. Böyle şeyler olmaz, çok yazık, çok ayıp, çok günah.

Yeni bir kültür yaratmak için Batı müziğini kullanmak istiyorlar.
Ben Batı müziğine bayılıyorum. Tschaikovski hayranıyım ben. Ölüyorum, bitiyorum dehasına. Mozart dinliyorum, Beethoven dinliyorum. Tamam ama bunu beğenirken Türk musikisini inkar etmek ne demek. Topraktan su çekemeyen kuru dal gibi demek, biraz saygısızlık olur. Ahmet Adnan Saygun da bunu söylemişse çok büyük saygısızlık etmiştir Türk musikisine. Ben bunu böyle göğsümü gere gere söylerim.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Bir kültürün musiki anlayışı, zekasının zamana en yüksek tasarruf şeklidir, bunun için de değişmesi zordur. Musikimiz değişene kadar hayat karşısındaki vazifemiz de değişmez” diyor. Burada yapılmak istenen de tersinden hayat karşısındaki duruşumuzu, toplumu değiştirmek için müziği değiştirmek...
Tamam, bir sürü şey maksatlı yapılmış. Ama onlar neyi beğenmiyorlardı onu anlamadım. Makamları mı?

En çok eleştirilen tek sesli olması.
O tek sesin içinde armonisi de var, her şey var. Batı musikisinde kaç tane mi bemol var? Peki bir baksınlar bakalım Türk musikisinde kaç tane var. O kadar zengin ses var mı onlarda? Şimdi bu demek değildir ki Batı musikisini küçültüyoruz. Hayır! Batı musikisi çok teknik, fevkalade gelişmiş. Ama Türk musikisi de bugün en gelişmiş tek sesli musikidir. Bakın ben Adnan Saygun Caddesi’nde oturuyorum. Orada heykeli de var Adnan Bey’in. Saygı duyuyorum. İdim. Şimdi bunlar beni rahatsız etti mesela, şu anda saygı duymuyorum.

Benim söylemek istediğim, bu geldiğimiz noktada Türk musikisinin bize artık yabancı gelmesi. Bugün caz ya da pop kadar yakın gelmemesi.
Haaa. Ama dinlemeye alışmadınız bir, ikincisi lügat öğrenmediniz. Gençler lügat bilmiyor. Bugün İngilizler Shakespeare’i lügatla okuyor. Biz de, “Ne heva-yı bağ-ı sazed ne kenar-ı kişt-ı mara” (Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin bir eseri) demiyoruz. Farsça istemiyoruz. Bunun yanı sıra “Ol gonca dehen bir gül-ı handan olacaktır” da (Şevki Bey’in bir eseri) demek istemiyoruz. Lisanın sadeleşmesi güzel. Ama siz biraz dinleyin. Yalnız sözlere bakmayın. Biraz melodilere de bakalım. Almanca biliyor musunuz? Hayır. Ama musikisini dinliyorsunuz, melodiyi dinliyorsunuz. Bunun da dinleyin melodisini. Sonra alışacaksınız. Burada da kabahat devletin müzik politikasında. Radyoların kabahati. Radyolarda izahlı Türk musikisi vardı bir zamanlar. Ben sizin gibi gençlere anlatmalıyım kelimelerin manasını, neler ifade ettiğini.

Bir ara televizyon programı da yapmışsınız. Nasıl bir programdı o?
‘Taş Plaktan Bugüne’ diye, olağanüstü bir programdı. Yetti dediler. Gerçi çok oldu ama... Şimdi artık Bediha Demirkıran’ı, Sabite Tur’u, Selim Tuna’yı mezardan çıkarıp da program yaptırabilir misiniz? Safiye Hanım’ı? Yok!

Geleneksel Türk müziğini sevdirmek istiyorsunuz ama bir taraftan değişime de çok açıksınız. Elektronik altyapılı, caz etkileşimli bir albüme imza attınız mesela...
Klasik bestelere bayılıyorum tabii ama birçok şeyde değişime taraftarım. Dede Efendi, Zekai Dede, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Seyid Ahmed Ağa, bunlar hep klasik. Eserleri harika. Dede’nin II. Mahmut için yaptığı Sultaniyegah Takımı mesela. Biz ona takım deriz, iki beste: Ağır Semai, Yörük Semai. Formları. Besteler büyük usullerde yapılmış. Ağır Semai ya Aksak Semai usulünde olacak, ya Zengin Semai usulünde olacak; Yörük Semai de adı üstünde Yörük Semai; 6/4’lük olacaktır. Klasik formda olan bu eserler harika, mücevher. İyi de, bu devir böyle şeyler yapmaya gerek yok.

Zaten Hacı Arif Bey’le birlikte bir değişim başlamış...
Aslında Hacı Arif Bey’den evvel, 1800’den evvel de şarkı var. Ancak Hacı Arif Bey’le birlikte şarkı formu bütün bütün vücut bulmuş. O kadar güzel, yumuşacık, ufak ufak şarkılar yapmış ki, bunlar vatan sathına yayılmış. O zaman da şarkı formu çok tutulmuş. Ama artık değiştirelim yani. İlla ki zemin, zaman, meyan, nakarat şeklinde olmayabilir bu şarkı formu. Buradan başlar, devam eder gider...

Sadettin Kaynak’la birlikte o değişim de hızlanmış...
Tabii, Sadettin Kaynak’ta da bu değişim var. Hatta hatta çok daha güzel değişimler var. Şarkı Segah makamında başlıyor, Nihavent bitiyor. “Dertliyim, ruhuma hicranımı sardım da yine” Segah başlar, ama Nihavent biter. “Bestekarı çerçeve içine sokamazsınız” demişti Selahattin Pınar. Yok böyle bir şey. İlla do, re diye girdin, do re, sol re, re mi re do si la sol. Hayır öyle şey yok. İstediğim yerden girerim şarkıma. Yeter ki sonra o dizi belirsin. Nitekim Saadettin Kaynak bütün bütün çerçeveyi dağıtmış; çok da iyi etmiş. Benim daha evvel yaptığım şarkılarda öyle zemin, zaman, meyan, nakarat olanlar var da, ama sonra başka şarkılar yaptım, mesela ‘Sisli Bir Eylül Gecesi’ öyle değil. Düz başlıyor, devam ediyor. Arada bir terennümü var onun da. “Hatıralar hevenk hevenk asılmışlar boynuma”. Sonunda gene söyleniyor bu. Ama arada zemin’di, meyan’dı, nakarat’tı diye düşünülmemiştir. Bu yeni CD’de ‘İstanbul’da Hüzün’ diye bir şarkı var; onda hiç öyle şey yok, dümdüz geliyor gidiyor. Değişime taraftarım yani... Avni de değişik kullandı şarkı formunu. Şekip Ayhan daha güzel, daha değişik kullandı.

Nasıl bir değişiklik yaptı?
Mutlaka zemin, zaman, meyan şart değil. Formu değişik olarak kullandı. Şarkı formunu bozmuyor ama formasyonu değişik diyebiliriz. Yapısı değişik.

‘Sisli Bir Eylül Gecesi’ demişken, bu albümünüzde şarkılarınızı ilk defa kendi sesinizden dinliyoruz. Bu albümün hikayesi nedir?
Müzik bankası için enstrümantal bir şeyler çalıyordum Müzikotek’te. Ben istirahat anında çalarken okumayı severim. “Bir şarkı okuyayım Dağhan”, dedim. “Oku hoca”, dedi. Kapadım kapıyı, ‘Sisli Bir Eylül Gecesi’ni okudum. Bunlar açmışlar içerideki hoparlörleri, buraya bağlamışlar; herkes indi yukarıdan. “Bırakmayız, diğer şarkıları da okuyacaksınız. Çok güzel bir ses tonunuz var.” Ya benim bu yaştan sonra ses sanatkarı filan olacak halim yok diyorum, “Lüzumu yok ses sanatkarı olmaya, çok güzel okudun, biz bunu alacağız.” Yavaş yavaş başladık ondan sonra... Okuyorum okuyorum şarkıları, gidiyorum. Birkaç gün sonra geliyorum, ne yaptınız? “Dur daha biraz, besleniyor”. Çocuk yapıyorsunuz sanki, pekala. Bir gün bir baktım, trompetler girdi, orglar, ritimler girdi, güzel, hoşuma gitti. İnandım ki böylece gençlere daha çok yaklaşırız. Bunu da severler diye düşündük. Siz de dinlemiş, beğenmişsiniz.

Evet, çok beğendik gerçekten. Bu müziği, bu albümü hiç dinlememiş birine nasıl tarif edersiniz?
Buna bir şey diyorlar değil mi? Ne o?

Turkish chill-out... Siz nasıl tarif edersiniz?
Derim ki, bu dört jenerasyonun, dört değişik müzik türünün bir araya gelişidir: Klasik Türk Musikisi, Klasik Batı Musikisi, pop müziği ve elektronik müzik bir arada. Ben 72 yaşımı bitirdim, 73 yaşına girdim. Efe (Bahadır) 22 yaşında; Şenova Ülker, tabii çok ünlü bir trompet, o da 40 küsür yaşında. Dağhan da cazcı. Demek ki bunlar bir araya gelince bu çıktı ortaya.

26 sene piyasada çalıştım diyordunuz. Nasıl bir piyasa vardı o zaman?
Mektepti piyasa. Nesini anlatayım. Sanatkarlara bakın: Hamit Dikses, Tahsin Karakuş, Celal Tokses fasıl okuyan hanendeler, Selahattin Pınar, Feyzi Aslangil, Şükrü Tunar, Ahmet Yatman, İsmail Şençalar, Kadri Şençalar, Safiye Tokay, Hamdi Tokay, Naci Tektel, Şadi Işılay, Arasko, Aleko, Yorgo, Necati Tokyay, Saim Özsoy, Nubar Tekyay... Ohooo. Saymakla bitmez.

Çalıştığınız yerler nasıldı peki?
Evvelce çok klas gazinolar vardı. Maksim’i düşünebiliyor musunuz? Ondan evvel mesela 4. Vakıf Han vardı ki, orda içki filan da yok, garsonlar lastik ayakkabıyla gezer. “Efendim beş dakika sonra program başlıyor, bir arzunuz var mı?” Zaten başladı mı öyle çay, kahve filan istemek yok. Gazinolarda da öyleydi. Çakur çukur servis yapılmazdı. Bugün gazino yok. Son gazino, Fahrettin Aslan’ın Maksim’i. İşte o sanatkarlarla bu gazinolarda çalışmak mektep gibi oluyordu. Eserleri öğreniyorsunuz. Nasıl fasıl yapılır, ara nağmelere nasıl girilir, nasıl çıkılır.

Ses sanatçısı olarak kimlerle çalıştınız?
Kimi hatırınıza getiriyorsunuz? Perihan Hanım, Hamiyet Hanım, Safiye Hanım, Müzeyyen Hanım, Mualla Mukadder, Mediha Demirkıran, Mualla Gökçay, Sevim Tanyürek. Mualla Mukadder’le Sevim Tanyürek 57 senesinde geldiler Bebek Gazinosu’na. Saime Sinan, Mustafa Çağlar, Ahmet Üstün.

Peki bestelerinizi sesinden dinlemeyi en çok sevdiğiniz sanatçı kimdi?
(Bir süre düşünüyor. İç çekiyor) Şarkılarımız pek okunmadı. Radyolarda okunurdu. İnci Çayırlı mesela güzel okurdu. Nesrin Sipahi. Var mıydı onun gibi?

Okumasını istediğiniz kimse var mıydı?
Tabii, Sabite Hanım. Sonra Perihan Hanım, ipek, kadife gibi bir ses. Müthiş bir şeydi. Çok güzel de okurdu.

Onlarla tabii birçok anınız da vardır.
Ah. Hepsinlen. Evde resimleri var. Ben kendilerini çok sevdim, onlar da beni sevdiler. Beraber çok çalıştık, çok ahbaplık ettik.

Müzik sayesinde çok ülke de gezdiğinizi söylemiştiniz.
Evet, İskandinav ülkeleri, Rusya, İspanya, Japonya ve Amerika hariç her yere gittim. Afrika, Avustralya, bütün Avrupa’yı dolaştım.

Hep konser vermeye mi gittiniz?
Evet. Yalnız bir kez Zeki Müren’len uzak şarka gezmeye gittik. Avustralya’dan dönerken Singapur’u gezmek için kaldık. Orda konser vermedik.

Zeki Müren’le de uzun süre çalıştınız o zaman...
Tabii, 16 sene.

Nasıldı onunla sahnede olmak diyeceğim, kızacaksınız bana.
Hayır, ben hiç kızmam. Beni evlendirdiler yine kızmadım. (Gülüyor) Zeki Müren gazinoya ayağını attığından itibaren unutacaksınız onunla arkadaş veya eş dost olduğunuzu. Orada solisttir. Her zaman dehşetli resmidir. Sadun Bey, Zeki Bey, hep böyle konuşur. Dışarıda arkadaş olursunuz, sohbet edersiniz, eğlenirsiniz, içki de içersiniz. Ama gazinoya adımınızı attınız mı bitti iş. Fakat seans bittikten sonra her gece en azından beş dakika oyun oynar, sazendeleri eğlendirirdi, haydaaa filan diye. (Eliyle tef çalıyormuş gibi yapıyor) Kıyamet kopardı. Nevi şahsına münhasır bir şahıstı Zeki Müren.

En çok neye kızardı?
Sahnede içki içene çok kızardı. “İş bitsin, bir fıçı ikram edeyim size. Ama eğer içkili çıkarsanız sahneye, kusura bakmayın, bir daha burada bulunamazsınız” derdi.

Necip Fazıl Kısakürek’le, Ümit Yaşar Oğuzcan’la da ahbaplık ettiğinizi söylemiştiniz.
Ben edebiyat meraklısıyım. Ümit Yaşar’ın bir şiirini çok sevdim, hepsini seviyorum da, onun müziğini çok sevdim, bana kendi el yazısıyla verdi. Geçen Ümit Yaşar gecesi vardı, orada da kâğıdı gösterdim hatta.

Hangi şiirdi o?
“Gökyüzüm olsan, seni dağ gibi sevsem” diye bir şiirdi. “Gökyüzüm olsan seni dağ gibi sevsem / Her anı yeni bir çağ gibi sevsem / Sevenler için dünyada ölüm yok  / Ölsem de seni bin yıl sağ gibi sevsem.” Benim suzinak şarkımdır o. Necip Fazıl Bey’den de, ‘Ayrılık Vakti’ni istemiştim. “Akşamı getiren sesleri dinle, / Dinle de gönlümü alıver gitsin. / Saçlarımdan tutup kor gözlerinle / Yaşlı gözlerime dalıver gitsin. / Güneşle köye in, beni bırak da / Küçüle küçüle kaybol ırakta. / Bu yolu dönerken arkana bak da / Köşede bir lahza kalıver gitsin.” O da, “Onu al, başka ne istersen onları da yapabilirsin” demişti.

Ümit Yaşar’ın son albümünüzde de bir güftesi var.
Onu Ümit Yaşar’dan ta ne zaman istemiştim, o zaman bestelememiştim. Oğlumun ölümünden sonra besteledim. ‘Yokluğun her dakika’ diye bir şarkı. “Yokluğun her dakika ölüm demek, gitme kal / Hasretin daha yüzyıl dinmeyecek, gitme kal / Yetişir senden uzak yıllardır kahrolduğum / Ayrılma hiç yanımdan, mahşere dek, gitme kal.”

Münir Nurettin’le de çalıştığınızı söylemiştiniz.
Münir Bey’in çok uzun zaman tanbur çaldım konserlerinde. Bir sene de konservatuvarda onun hizmetindeydim.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında, “Eski musikimiz, insanı yok eden, yahut bir hayranlık duygusunda tüketen sanatlardan değildir. Bütün o evliya ruhlu ve tevazulu ustalar, sanatlarının zirvesi ne kadar yüksek olursa olsun, insan hayatının içinde kalıyorlar ve onu bizimle beraber yaşamaktan hoşlanıyorlardı” diyor.
Tabii, tabii, tabii. Yani halk adamı diyorlar.

Bugün biz onları çok büyük eserlerin arkasında görüyoruz. Sanki farklı bir yaşamları varmış gibi geliyor.
Hayır, niye? Evlerinde yaşıyorlardı. Öyle sarayları, marayları yoktu hiçbirinin. O devirde öyle paralar kazanılmadı.

Ama müzikten kazanıyorlardı yaşamlarını, değil mi?
Evet, ama Selahattin Pınar bana dedi ki, “Yıllardır endişe-i ferda ile yaşıyorum.” Ne demek biliyor musunuz? Ertesi günün endişesi ile.

Selahattin Pınar bunu söyleyen.
Endişe-i ferda ile yaşıyorum dedi. Neden? Gazino kapalı dedi mi patron, yandınız. Ne yapacaksın? Başka gazino açılana kadar açsın. Aldığınız yövmiyeylen yaşıyorsunuz ancak. O devirde kimse şimdiki yırtmaçları beline kadar açık hanımlar gibi, “Bu gece gelir okurum ama 30 bin dolar alırım”, demiyordu.

‘Alkışla Geçen Yıllar’ isimli kitabınızın tanıtım yazısında “yaşamın sillesini yemiş Türk Sanat Müziği sanatçıları” diye bir söz geçiyor.
Hayatta çok ıstırap çekmiş kişiler yok mu? Bunların içinde Türk musikisi sanatçıları da var... Necati Tokyay! Çok ıstırap çekti. Kız kardeşlerine baktı, evlenemedi, bir evi barkı olmadı, hep kirada yaşadı, ıstırap içinde öldü. Ne yani?

Bir de “Sahnede ilkleri gerçekleştirenler” ibaresi var orada.
Selahattin Pınar bir sazende olarak çıkıp solo okurdu. O güne kadar başka bir sazende çıkıp okumamıştır. Başka ne ilk gerçekleştirilecek ki sahnede? Yok böyle bir şey!

Sizin repertuvarlara en çok giren besteleriniz hangileri?
Başkalarının bestelerini okuyup çalmaktan kendi bestelerime vakit mi geldi! ‘Yokluğun Her Dakika’ var, ‘Akşamı Getiren Sesleri Dinle’ var, ‘Bakma Bakma Dayanılmaz’ var, ‘Sisli Bir Eylül Gecesi’ var. ‘Bağındaki Gülleri Gönlümce Derebilsem’, ‘Bir Kırık Aynada Kalmış Hayalin’, ‘Elveda Der Gibi Bakma Yüzüme’, ‘Sislerle Örtülü Eski Yıllardan’, ‘Yeşil Pencerenden Bir Gül At Bana’...

Bizim ‘Siyah Laledir Zenci Çocuk’ dikkatimizi çekti.
Aa, onu çok severim ben. Kuzguna yavrusu güzel gelirmiş ama güzelse güzel derim ben. Fazla tevazu kendini büyük görmekten ileri gelir, bizde fazla tevazu yok, burnumuz da kalkık değil. Ama o, güzel bir çocuk şarkısıdır.

Neyi anlatıyor?
Dünya çocukları için, harika bir şarkı. Sözleri tam aklımda değil ama, siyah laledir zenci çocuk, Finli çocuk beyaz karanfil... Sarı papatya Çinli çocuk, Kızılderili de karanfil. Sözleri çok güzeldir ama şarkı da güzel bir çocuk şarkısıdır.

Duman grubunun İstanbul adlı bir şarkısı var. “Bu şehrin adamı söver / Bu şehir kadınını döver / Bu şehir kanımızı emer / Bu şehir için ölmeye değer / İstanbul elinden öper” diyor.
Bunu laf diye alır mıyım ben? Kusura bakmayın! Bu şehir kadını döver, bu şehir insanı söver.

Duman'a bu şarkıyı yazdıran İstanbul nasıl bu hale geldi?
İşte bu, ne hale geldiğimizi bu lâf anlatıyor işte. Ne kadar yozlaştığımızı... Erozyon bu, kültür erozyonu. Ne diyeyim güzelim yani. Yahya Kemal’in Erenköyünde Bahar’ına bak bir de. “İstanbul’un öyledir baharı / Bir aşk oluverdi aşinalık / Aylarca hayal içinde kaldık / Zannımca Erenköyü’nde artık görmez felek öyle bir baharı”. Biraz sıkar böyle bir laf söylemek. Yok, bu şehir adamı insanı döver, karıyı da döver, gagasına da sıçar. Böyle laflar olur mu? Ondan sonra şarkı! Allah aşkına. Ben üzülürüm.

Madem şarkı sözlerinden gidiyoruz, ‘Sisli Bir Eylül Gecesi’nde ne oldu?
Ne oldu? Nasıl oldu öyle mi? Ben sisler içindeydim, öyle yazdım.

Var mı bir hikayesi?
Yok. Mutlaka bir hikayesi olması gerekmiyor şarkılarda sözlerin. Onun da yok. Hayal içindeyken oluyor. Necip Fazıl’ın ‘Heykel’ diye bir şiiri var. “Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış / Bu eski heykelin yanaklarında. / Yapraktan saçını yerlere yaymış, / Sonbahar ağlıyor ayaklarında. / Süzüyor ufukta bir kızıl yeri / İçi karanlıkla dolu gözleri. / Alnında akşamın ince kederi, / Sessizliğin sırrı dudaklarında.” Aman yarabbim. Var mı böyle bir tarif? Sapsarı yapraklar düşmüş, heykel o boşluğa bakıyor ve “Sonbahar ağlıyor ayaklarında” diyor... Şair bir ağaca bakar, yemyeşildir. O yeşilliğin arasında sarı yapraklar vardır, onu sevgilisi gibi görür. “Sarı saçlarına hayran oldum” diye yazar. Ola ki karısı esmerdir. Kadın tutturur mu, vay sen kime yazdın bu şiiri diye? O çok fena bir şey tabii.

Sizin başınıza geldi mi öyle bir şey?
Benim hanım sormadı, sorarsa da çok üzülürüm. Araplar’ın bir lafı: Elmana fi batni’ş şair diyor, mana şairin karnındadır.

 

(Roll Dergisi)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer