Musikinin kötüsü var mı canım?
Türk sanat müziğine biraz aşina olan hemen herkesin tanıdığı tambur üstadı Sadun Aksüt, 'Sisli Bir Eylül Gecesi' isimli albümünde ilk defa kendi şarkılarını seslendirdi. Elektronik ve caz altyapısıyla dikkat çeken albümü dinler dinlemez Sadun hocanın kapısını çaldık. Teybi koyar koymaz hoca başladı anlatmaya, biz de tabii dinlemeye...
Bu projeye Müzikotek'te başladık. Müzik Bankası için enstrümantal bir şeyler çalıyorum. Ben istirahat anında çalarken okumayı severim. "Bir şarkı okuyayım Dağhan", dedim. "Oku hoca", dedi. Kapadım kapıyı, 'Sisli Bir Eylül Gecesi'ni okudum. Bunlar açmışlar içerideki hoparlörleri, buraya bağlamışlar; ooo herkes indi yukarıdan. "Bırakmayız, diğer şarkıları da okuyacaksınız", dediler. "Çok güzel bir ses tonunuz var, çok hoşumuza gitti." Ya bu yaştan sonra ses sanatkarı filan olacak halim yok; "Hayır, çok güzel okudun. Biz bunu alacağız." Yavaş yavaş başladık ondan sonra... Böyle başladık. Ben gidip gelip bir şeyler okuyorum. Birkaç gün sonra geliyorum; "Ne yaptınız?" "Dur daha biraz, besleniyor". "Çocuk yapıyorsunuz sanki", pekala. Bir gün bir baktım, trompetler girdi, orglar, ritimler; güzel, hoşuma gitti. İnandım ki böylece gençlere daha çok yaklaşırız. Benim torunum 18 yaşında. O, arkadaşları, başka tanıdığım genç hanımlar hep müspet, olumlu baktılar işe. Eh, pekala dedik ve sonunda CD halinde çıktı. Siz de dinlemiş, beğenmişsiniz.
Evet, çok beğendik... Bu albümü hiç dinlememiş birine nasıl tarif edersiniz?
Buna bir şey diyorlar değil mi? Ne o?
Turkish chill-out... Siz nasıl tarif edersiniz?
Derim ki, bu dört jenerasyonun, dört değişik müzik türünün bir araya gelişidir: Klasik Türk Musikisi, Klasik Batı Musikisi, Pop Müziği ve Elektronik Müzik. Ben 73 yaşına girdim. Efe 22 yaşında; trompet, tabii çok ünlü bir trompet, o da 40 küsür yaşında. Dağhan da cazcı. Demek ki bunlar bir araya gelince bu ortaya çıktı.
Dağhan Baydur bu çalışmayı Nat King Cole'un hikayesine benzetmiş. O da piyanosuyla bir soliste eşlik ederken solist hastalanınca şarkı söylemeye başlayınca keşfedilmiş. Ben albümü ilk dinlediğimde Tom Waits'e benzetmiştim.
Dağhan da öyle söyledi... O biliyor işi çok iyi. Ben birçok şeyde değişime taraftarım. Mesela klasik bestelere bayılıyorum; Dede Efendi, Zekai Dede, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Seyid Ahmed Ağa. Eserleri harika. İyi de, bu devirde kimse onları söz olarak anlamaz, anlamadığı gibi acaba musikisi de ağır gelir mi? Bu eserler harika, ama şimdi böyle bir şey yapmaya gerek yok. Artık değiştirelim. İlla ki zemin, zaman, meyan, nakarat şeklinde olmayabilir şarkı formu. Buradan başlar, devam eder gider...
Sadettin Kaynak'la başlamış değişim...
Tabii, Sadettin Kaynak'ta bu değişim var. Hatta çok daha güzeli var. Şarkı segah makamında başlıyor, nihavent bitiyor. 'Dertliyim, ruhuma hicranımı sardım' mesela. "Bestekarı çerçeve içine sokamazsınız", demişti Selahattin Pınar. İlla do re diye girdin, do re, sol re, re mi re do si la sol. Hayır öyle şey yok. İstediğim yerden girerim şarkıma. Değişime taraftarım yani.
İTÜ'de Klasik Türk Musikisi hocasısınız ama elektronik çağrışımlı bir albüm yaptınız. Siz nasıl müzikler dinlersiniz?
Elektronik pek dinlemiyorum. Ancak ben Klasik Batı Müziği hayranıyım, caz hayranıyım. Hele doğaçlamalar filan, olağanüstü. Musikinin kötüsü var mı canım?
Kötü icra edilmişi, kötü yorumlanmışı olabilir ama kötü müzik olmaz bence.
Bravo, tebrik ederim. Cüneyt Orhon diye bir ağabeyimiz var, Türkiye'nin en usta klasik kemençe sanatkarı, o öyle söylemiştir. Kötü müzik yok, kötü icra var. Şaheser bir şarkıyı kötü biçimde icra edin, bitti o şarkı.
İTÜ'deki öğrencileriniz ya türkücü oluyor, ya da popçu.
Onu tabii karşılıyorum. Bir kere saha yok. Evvelce çok klas gazinolar vardı. Maksim'i düşünebiliyor musunuz? Ondan evvel 4. Vakıf Han vardı ki, orada içki filan da yok, garsonlar lastik ayakkabıyla gezerdi. "Efendim beş dakika sonra program başlıyor, bir arzunuz var mı?" Zaten başladı mı öyle çay, kahve filan istemek yok. Gazinolarda çakur çukur servis yapılmazdı. Böyle yerler olmayınca gençler ne yapsın?
Albüm Harun Aksüt'e ithaf edilmiş...
Harun benim oğlum. İdi. 1992'de, 37 yaşında vefat etti. Bir şirketin satış genel müdürüydü. Şirket batmak üzereyken üç ihale aldı; bu üç ihaleyi de kazandığı gün kalpten gitti. O güfte de Ümit Yaşar'ındır. "Yokluğun her dakika ölüm demek, gitme kal / Hasretin daha yüzyıl dinmeyecek, gitme kal / Yeter senden uzak yıllardır kahrolduğum ayrılma hiç yanımdan mahşere dek, gitme kal." Bunu Ümit Yaşar'dan ta ne zaman istemiştim. O zaman bestelememiştim, bakın ne oldu?
Madem şarkı sözlerinden gidiyoruz, 'Sisli Bir Eylül Gecesi'nde ne oldu?
Ne oldu? Nasıl oldu öyle mi? Ben sisler içindeydim, öyle yazdım.
Var mı bir hikayesi?
Yok. Mutlaka bir hikayesi olması gerekmiyor. Onun da yok. Hayal içindeyken oluyor.
Benim soracaklarım bu kadar. Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Derginizi gördüm, harika buldum. Eğer elime geçerse bazı yazılarım var, severim ben yazı yazmayı, gönderirim adresinize. Yeter ki bulayım o yazıları.
KUTU
İstanbul'da hüzün
'Şarkılarda İstanbul' isimli bir kitabınız var. İstanbul'a en çok hangi şarkıyı yakıştırırsınız?
(Bir süre düşünüyor) 'İstanbul'da Hüzün Var.' Benim şarkım, onu yakıştırırdım. Güftesini biliyor musunuz onun? "Gözü yaşlı bulutlardan hüzün yağdı İstanbul'a / Sen çıktığından beri yola / hüzün yağdı İstanbul'a / Terkedilmişliğin acı çığlığı yankılandı denizlerde / Sen gittin, İstanbul'un rengi, ahengi bitti / Denizin mavisi karaya döndü / Hüzün bulutları hayallerimi eritti / Gözü yaşlı bulutlardan hüzün yağdı İstanbul'a / Sen yoksan İstanbul da yok." Bir de Yahya Kemal'in bir şiirini cesaret etmedim etmedim, sonra ettim bestelemeye. "Erenköyünde Bahar". Bu da suzidil makamında bir şarkı oldu. "İstanbul'un öyledir baharı / Bir aşk oluverdi aşinalık / Aylarca hayal içinde kaldık / Zannımca Erenköyünde artık görmez felek öyle bir baharı." Öyle bir aşk var ki onun için artık, sen yoksan Erenköyünde o bahar da yok, o aşk da yok.
(Zipistanbul Dergisi)
.
