Bulutları beklemek!
Yeşim Ustaoğlu, son filmi Bulutları Beklerken’de, 50 yıl boyunca sırtına yüklenen bir sırla yaşamak zorunda kalmış bir kadının Karadeniz’in sislerle örülü yaylarında vicdanıyla hesaplaşmasını anlatıyor. Filmle birlikte bölgenin de bir belgeselini çeken Ustaoğlu’yla
Bulutları Beklerken’i ve filmin yapım aşamasını konuştuk.
Bulutları Beklerken’de ağırlıkla yabancı bir ekiple çalıştınız. Görüntü yönetmeni, film müzikleri, senaryo... Bu ilişkileri nasıl sağladınız?
Yıllardır gide gele dışarıyla bağlantı kurma yollarını öğrendim. Ama asıl olarak doğru insanları bulmak önemli. Bir de, yurtdışından kimi destekler almak istediğiniz zaman bazı kotaları yerine getirmek zorundasınız. Jacek Petrycki çok iyi bir görüntü yönetmeni. Ayrıca benim yaratmak istediğim ışığı çok iyi anladı ve fotoğraflama tekniği açısından ortak bir dil yarattık... Petros Markaris ise hem yazar olarak, hem Türkiye’yle ilişkisi açısından, hem de konuya yatkınlığı, Türkiye ve Yunanistan arasındaki tarihi ve kültürü çok yakından bilmesi açısından iyi bir seçenekti. İnsan olarak da bir sürü şeyi paylaştığım birisi.
Petros Markaris’le birkaç yıl önce yaptığımız bir söyleşide sizinle bir çalışmaya başlayacağından bahsetmişti. Kafanızda bu proje ortaya çıkınca mı kendisiyle ilişkiye geçtiniz yoksa bu arkadaşlık mı projeyi doğurdu?
Ben kendisini tanıyordum ama o kadar yoğun değildi ilişkimiz. Senaryonun ilk versiyonunu çıkardıktan sonra onu aradım ve senaryoyu gönderdim. Tretman’ı okumak istedi, okur okumaz da aynı gün beni aradı. O müthiş Türkçe’siyle ve enerjisiyle “Kızııım, ne zaman buluşuyoruz” dedi hemen. Biz de hemen buluştuk. Sonra da çok yakın dost olduk. Paris’te bir iki gün buluştuk, yapalım bu işi diye karar verdik, sonra da başladık çalışmaya.
Tüm senaryoyu birlikte mi yazdınız yoksa o Yunanistan’la ilgili olan kısımda mı katıldı?
Hayır, co-writer’lar genel olarak yazmazlar. Onlar yazarın başında durup tartışırlar. Katalizör işlevi görürler. Ben yazıyordum, sonra birbirimizi yiyorduk böyle mi olsun diye. Sonra tekrar yazıyordum. Bir ay Yunanistan’da bir adada çalıştık. Çok heyecanlı, matrak bir dönemdi. Kimi zaman kavga ettik, kimi zaman çok güzel yazdık diye yemeğe gidip kutladık. Sonra aralara zaman koyduk; ben okuyordum, telefon açıp ya da mail gönderip “Petros bu ne ya, ben hiç beğenmedim, hadi bir daha” diyordum. Böyle dört beş kere buluştuk.
Bu filminiz de, Güneşe Yolculuk gibi resmî tarihin pek göstermek istemediği bir konuya değiniyor. Bunun yanı sıra, dağ başında bir köyde geçiyor film. Nasıl zorluklarla karşılaştınız?
Çok da farklı değil aslında, iyi ilişkiler Güneş’in de destekleyicisiydi. Bulutları Beklerken’de de gittiğimiz her yerde köylülerden çok destek gördük. Doğa koşulları gerçekten çok zordu. Üç bin metreye tırmandık. Biraz da çılgınca bir şey yaptık.
Kamera arkası görüntülerinde sırtınızda yüklerle bayağı patikalardan yürüdüğünüzü gördük.
Evet. Gerçi en tehlikeli yerleri çekemedik; çünkü oralarda can derdine düşmüştük. İnanılmaz uçurumlardan geçtik. Bir insanın ancak geçebileceği patikalardan yürüdük. Bir tarafı dağ, diğer tarafı uçurum, düştünüz mü Trabzon’dan çıkıyorsunuz. (Gülüyor)
Zayiat oldu mu peki?
İneklerden biri öldü. Filmde de görülen yaylaya çıkış bölümleri belgesel görüntüler aslında. Orada ineklerden biri uçtu. Çok tehlikeli bir yürüyüş olduğu için, yürümeye başladığınız zaman duramıyorsunuz. Kaza da öyle oldu. Köylülerden biri bir sebeple durdu, inek de geldi ötekine çarptı. Çünkü inek duramıyor, yürümek istiyor, geri de dönemez zaten. Dan diye ötekine çarptı, bir baktık beriki uçuyor aşağıya. Diğer ineği de bizim ekip kurtardı.
Kaç kişilik bir ekipti?
Bizim ekip 20 kişiydi. Etraftan ipler halatlar filan bulduk, kendi ekibimizi bir tarafa alıp ineği kurtardık. Fakat hamileymiş, içindeki canlı öldüğü için kesmek zorunda kaldılar sonra onu. Onu da biz ekip olarak satın alıp sahibinin zayiatını karşıladık.
Anlattığınız olay kolay karşılanabilecek bir şey değil. Hiç ben nerdeyim, ne yapıyorum dediğiniz oldu mu?
Benim çok olmadı. Ekipte ara ara sıkıntıya düşeni gördüm, ama sonunda herkes kanıksadı. Çünkü biliyorlardı nasıl bir şeyle karşılaşacaklarını.
Ne kadar sürdü o çekimler?
Biri iki hafta sürdü. Diğeri kar dönemindeydi, ki orada müthiş bir kar fırtınasına yakalandık. Mesela ekipten bir arkadaş sabahleyin kalkıp atları kurt zannedip panikledi. Kurtlar indi diye dolaşıyordu. (Gülüyor) Çocuklar bazen korktular ama bir yandan da çok büyük bir macera yaşadılar. Şimdi hepsi ne zaman gidiyoruz diye soruyor. Zaten benim maceralarımı hiç sormayın. Çünkü ben defalarca çıktım oraya.
Mekân bulmak için çok yer gezmişsinizdir herhalde...
Tabii. Bir de o bölgenin belgeselini yaptım ben, ‘Sırtlarındaki Hayat’ ismiyle. İki üç kişi yürüdük o yolları. Ayı bile kapabilirdi, kurt zaten iniyor; silahsız çıkılmıyor oralara.
O zaman siz hakikaten cesaretli bir insansınız.
Biraz deliyim, evet. İki kere sele kapıldım ben. 2002’de belgeselin çekimleri için gittiğimde selde 20 kişi ölmüştü. O sel sırasında asistanım Özcan’la yayladan aşağıya inmeye çalışıyorduk.
Ekip ağırlıkla İstanbul’dan mı gitmişti?
Özcan ve ben Karadenizliyiz. Zaten bu çılgınlığı ikimiz başlattık. İnanılmaz maceralar yaptık, anlatsam dudaklarınız uçuklar. Yolu olmayan bir dağın tepesinden öbür tarafa geçmemiz gerekiyordu. Çok müthiş, uçuk kaçık, 18 yaşında bir şoförümüz vardı. “Biz yürürüz” dedik Özcan’la, yol yok zaten ortada. “Yok” dedi Ramazan, “Ben götürücem sizi”. O dağdan nasıl atladık bilmiyorum. Gittikten sonra aradığımız şeyi bulamayacağımızı anladık ve Ramazan geri döndürdü minibüsü. Biz de minibüs dönebilsin diye etraftaki taşları filan kaldırarak yol yaptık. Bir keresinde, başka bir yaylaya çıkarken birdenbire bir sis, sisle birlikte de yağmur bastırdı. Yağmurun içindeyiz yani. Yol da inanılmaz sarp. Uçurum, virajları tarif etmek de mümkün değil. Hem çok sarp, dik, hem de müthiş keskin dönüşler var. Araba kayarsa tam bir uçurum, parçamızı bile bulamazlar. O yağmurda ve siste bir virajdan dönüyorken baktık kayıyoruz. Bir şekilde kaydırarak durdu arabayı Ramazan. Sonra tabii arabayı tekrar kaldırması lazım ama patinaj yapıyor, geri geri de gidemiyor, aşağıya uçacak. Ne yapacağımızı şaşırdık. Ağırlık yapsın diye taşlar doldurduk arabanın içine. Sonra Ramazan dedi ki bize, “Ne olur siz binmeyin, bunun sonu ne olacak bilmiyorum.” Ben de onu göze alamadım, “Abi uçarsak beraber uçalım, senin hesabını veremem” dedim. (Gülüyor) “Hem de ağırlık yaparız arabada.” Sonra taş niyetine kendimizi de koyup minibüse ya Allah deyip çıktık. Burada olduğumuza göre sonuçta uçmamışız. (Gülüyor) Böyle çok inanılmaz şeyler yaşadık.
Peki ekipteki yabancılar alışabildi mi bu doğa şartlarına?
Ben bu yaşadıklarımızı sürekli kameraya çekmiştim ve insanlara göstermiştim, bakın buraya gidiyoruz diye. O yüzden herkes hazırlıklıydı. Bir tek Yunanlı oyuncumuzla biraz sorun yaşadık. Bu çok komik bunu anlatmam lazım. (Gülüyor) Bana bir gece vakti çekimin ortasında haber geldi, filmin Yunanlı oyuncusu Dimitris “Ben başka bir otel istiyorum” demiş. “Daha oteli beğenmiyorsa dağı hiç çıkamaz” dedim. Sabaha karşı çekimler bitti, aldım kasetleri yanıma gittim. Bak dedim, biz buraya çıkıyoruz. Ya da, ilk uçakla hemen git. (Gülüyor) “Tamam”, dedi, “geliyorum.” Ama yol boyunca da söylendi. Çıktıktan sonra da keyfi yerine geldi ama. Esas Dimitris bir de tercüman getirmişti yanında. O baktı görüntülere, “Ben çıkamam” dedi ve geri göndü. Bize bir tercüman lazım. Biz çıktık yola ama asistanım Serkan aşağıda kaldı. İstanbul’dan Rumca bilen bir tercüman arıyor. Bir iki kişiye haber vermiş, “12 saat yürüyüşle çıkılan bir yer” diye, ki 12 saatten çok fazla sürüyor. Sonuçta kimseyi bulamayınca Hayri’ye iki saatlik mesafede demiş. (Gülüyor) İki saat deyince şöyle giyin böyle giyin de diyememiş tabii. Sonra bir geldi ki Hayri, yazlık pabuçlar ayağında. (Gülüyor) Fakat sonra çok mutlu oldu geldiğine.
Hikaye 1975 yılında geçiyor ama film biraz zamansız. Sadece hastane sahnesi gibi birkaç sahnede dönem için özel mekân yaratılmış. Bu açıdan mekanlar sizi zorladı mı?
Yer yer. Genel olarak mekânları uygun olabilecek yerlerden seçtim. Köyleri genel olarak Fırtına Vadisi etrafındaki bozulmamış yerlerden seçtik. Ama çarpık yapılaşma bizi de etkiledi. Gözümüze çarpan bu döneme ait her şeyi, çanak antenleri filan kapattık. Asfalt yolları üstlerine toprak dökerek yok ettik. Sonra yolu ve elektriği olmayan bir yayla aradım, 70’lerde hakikaten öyleydi çünkü. Orada hakikaten zamansızlığı yaşıyorsunuz. Yüzyıllar önce yaylacılık neyse, bugün de öyle. Hayatımda hissettiğim en iyi banyolardan birini Fırtına Deresi’nde yaşadım. Buz gibi suda saçlarımı yıkadım ve demir gibi çıktım suyun içinden.
KUTU
Filmin çocuk oyuncusu Rıdvan’dan bahsedelim mi biraz da? Nasıl buldunuz onu?
Rıdvan, Fırtına Vadisi’ndeki Topluca Köyü’nün yaramazlarından biri. Yaylalarda cast çalışması yaparken gördüm onu. Çocuk mutlaka buradan olsun, İstanbul’dan hiç bakmayalım demiştik zaten. Müthiş bir çocuk Rıdvan, çok da yetenekli. Ama dediler ki, Rıdvan’ın babası izin vermez. Diğer taraftan da sahilde Cengiz için tarama yapılıyor. Mehmet biraz yayla çocuğu ama Cengiz’in balıkçılıktan anlayan, deniz çocuğu olması lazım. İsmail’i de öyle bulduk. Neyse, Rıdvan’ın babası çok inatçı bir adamdır, yanlış yerden girerseniz hayatta vermez dediler. Bu arada çocuk da iki gözü iki çeşme, oynuycam da oynuycam diyor. Bir iki küçük replik çalıştık, canavar gibi. Ben de çok istiyorum. Haydar ağabeyi nasıl ikna ederiz diye düşünüyoruz. Bu arada bütün arabalarımız, ekipmanlarımız, kameralar, ışıklar filan köyün meydanında duruyor. Yani köyde yabancı birileri olduğu çok belli. Bir gün sabahın köründe bir köy minibüsü geldi meydana, durdu, içinden elinde bir çantayla genç bir oğlan indi. Aynı film sahnesi gibi. Şaşkın şaşkın bakıyor. Dediler “O Neco, Rıdvan’ın abisi, askerden döndü.” (Gülüyor) Neco’yu aldık hemen, “Oğlum bak bu iş böyle, sen veriyor musun Rıdvan’ı?” “Veriyorum.” “Haydi Haydar ağabeye gidelim, sen ikna et” dedik. Zaten Neco da sonra bizim şoförümüz oldu. Rıdvan’a bir bilgisayar aldık, bazı ihtiyaçlarını karşıladık, sonra da başladık çekimlere.
Peki kadınları ikna etmeniz zor oldu mu?
(Gülüyor) Ben zaten köye gidip gele gele, köyün kızlarından biri gibi olmuştum. O sayede işler epey kolaylaştı. Ama kadınlar da çekindi tabii ilk başta. Oynamayı çok istiyorlardı ama ya günaha girersek diye son noktada vazgeçiyorlardı. Fatma teyze, filmde kurşunları döken, ben oynuyorum dedi ve hepsini ikna etti. Geçenlerde telefonda konuşuyordum, bir kursa başlatmış köydeki kadınları. “Önce ben gittim, sonra hepsi geldi” dedi. Filmdeki gibi yani.
(Zipİstanbul Dergisi / Ezgi Tinti ile birlikte)
.
