Ne kadar balon, o kadar kahkaha
Son zamanların en komik adamı Yiğit Özgür, Penguen Dergisi ve Milliyet Pazar'da çizgidiği karakterlerle herkesi gülmekten kırıyor. Karikatürlerini bir albümde toplayan Özgür,
başarısının arındaki sırrın samimiyet olduğunu söylüyor.
Bir söyleşinde "Ben skeç gibi çiziyorum" demişsin. Dizi film ya da oyun yazmak gibi bir düşüncen var mı?
Dergideki işlerimin televizyona yansımasını ben de istedim ama olmadı. Neden olmadığını da bilmiyorum. Belki de işin içine bin tane insan girince samimiyeti kaçtı. Reklam senaryosu, dizi senaryosu filan da denedim, onlar da olmadı. Yayınlanmadı da zaten, sonuçlarını da göremedik. Belki ileride tutturabileceğim bir proje olabilir.
En çok seyrettiğin dizilerin The Simpsons, Seinfeld ve South Park olduğunu söylemişsin. Bunlar hep Amerikan komedileri. Bu, esprilerde de bir Amerikanlaşmaya yol açıyor mu?
Bilmiyorum aslında yol açıp açmadığını.
Eskiden öyle espriler yapınca, 'soğuk espri' denir ve kimse gülmezdi.
Evet... O dizilerde beğenilen şeyle benim karikatürlerimde beğenilen şey aynı. O da samimiyet. Onlar kendi yaşamlarını samimi biçimde o dizilerde aktarıyorlar. Zaten Türkiye'ye uyarlandıklarında o yüzden çok berbat şeyler çıkıyor. Ben de aynı samimiyetle bizim hayata dair birtakım saçmalıkları yapınca aynı beğeni düzeyini yakalayabiliyoruz belki. Bir de benim izlediğim, beğendiğim şeyler bizim derginin okurlarıyla çok paralel. O yüzden de çok rahat anlaşabiliyoruz.
Senin çizgilerin de, biraz o animasyon dizilerine benziyor sanki.
Çizgiler onu gerektiriyor çünkü. O esprilerde öyle adamların oynaması gerekiyormuş. Aslında ilk başlarda bunu ben de bilmiyordum. Çok daha ayrıntılı, anatomik çalışıyordum. Güzel sanatlar eğitimi alanlarda o eğitimi göstereyim gibi bir sıkıntı vardır biraz. Yani şov yapayım istenir. Ama güzel çiziyorsunuz, tarıyorsunuz; bravo da, espri anlayışınız farklıysa eğer, o çizgiyle denk düşmüyor. Böylece yanlış oyuncular yanlış metni oynuyormuş gibi oluyor. Öyle böyle çizerken ben köşeye başladığımda Penguen'de, bana dediler ki, "Bu çizgiyi değil, eskizlerde kullandığın basit çizgiyi kullan. Çünkü esas oyuncular o adamlar." Gerçekten de o adamlar o basit ifadeleri çok daha sıkı yansıtıyor.
Yabancı dizilerin uyarlamalarını genelde başarısız bulduğunu söyledin. Başarılı bulduğun var mı?
Benim başarılı bulduğum yok ama izlenmişse başarılı oluyor ya. Bizim bir şey dememiz pek ifade etmiyor. Ama bakıyorsunuz Tatlı Hayat dizisi çok izlenmiş. Demek ki tutturmuşlar...
Oysa 'Tatlı Hayat'ın orijinali olan 'Jeferson Ailesi' çok güzel bir diziydi.
Evet, Jeferson Ailesi'nin hastasıydım ben. Mesela orada çok büyük bir zenci beyaz çatışması vardı. Ama Türk-Yunan çatışması o kadar olmamış. Bizde de aynı şey olur. Bir espri bulursunuz Atatürk'le ilgili, ama o espri çizilmez. Atatürk'ü çıkarıp da Hitler'i, Marx'ı koyarsanız aynı etkiyi yaratmaz. Çünkü aynı şekilde tabuya dokunamazsınız.
Ama sen dini çok kullanıyorsun.
Evet ama benim esprilerim çok yan yakıcı ya da saldırgan değil. Ben Milliyet'e de çizdim o tip şeyler; yani sadece mizah dergisi okurları için de değil, gazete okurları için de böyle şeyler çizdim. Onun dışında daha dini içerikli yayınlar için de söyleşiler yaptılar benimle. Onlar da sayfalarında hep hocalı karikatürleri kullanmak istediler. Hoşlarına gitmiş. Bu da benim kontrolüm dışında olan bir şey tabii. Çünkü bugüne kadar hacılı hocalı şeyler çizilince onları çok rencide edici şeyler olmuş. Rencide edilecek insanlar var onların arasında ama bakkalların arasında da var aynı adamlar.
Benim aklıma şimdi 'Dinle amatör uğraşan gençler karikatürü' geldi.
Evet, o biraz sertti... Tam bahsettiğim röportajı yaptığımız hafta, "Bu haftakiler biraz sertti" dediler. Ben de onlara dedim ki, "Hiç yayınlanmayanlar oluyor. Onları göstereyim ben size."
Esprilerinin internette çok dolaşmasının, ekşi sözlükte karikatürlerinin tarifinin yapılmasının sebebi, senin işlerinde diyalogların çok ön planda olması mı? Mesela Erdil Yaşaroğlu'nun çizgisini görmeden belki çok gülmezsin.
Evet.
Senin diyalogların zaten başlı başına espri.
Hatırlayabilen varsa, fıkra olarak da anlatılıyormuş.
Bir süre sonra anonimleşip senin kulağına da geliyor mu?
(Gülüyor) Yok, Allahtan dönüp benim kulağıma geldiği olmadı. Yazı halinde de eğlenceli oluyor diyorlar ama ben yazı halini okuyunca pek gülmüyorum.
Bende mi bir bozukluk var acaba.
Adamların surat ifadeleri de önemli benim için çizerken.
Bu belki bir eleştiri de olabilir. Çünkü karikatür dediğimiz diyalogla çizginin birleşmesinden doğan bir şey değil mi?
Aslında uzun diyaloglarla espri yapan insanlar yıllardır var. Ahmet Yılmaz, Metin Üstündağ filan... Çok insan olmuş. Ama benim üstüme yapışmasının sebebi biraz akıcı yazmam. Çok balon vardır ama kısa kısadır. Parçalıdır. O yüzden böyle şıkır şıkır, alt alta okunabilir. Bir okuma yorgunluğu yaratmaz. Bir de her balonda diğer balonu merak ettirecek bir şeyler olduğu zaman...
Sıralaması da güzel oluyor.
Onlar bir mühendislik işi gibi. "Aman bu balon buraya gelsin, şu balon daha önce olsun, şunu kısaltıp bunu uzatayım ki sonraki balon tahmin edilmesin" filan diye işin mühendisliği var.
Altın oranı var yani...
(Gülüşmeler) Vardır yani.
Gelelim Doğan Kitap'tan çıkan karikatür albümüne.
Kitapevinde bitirilebilecek bir kitap yapmadım. O yüzden çok seviniyorum. Dolu dolu oldu. Benim mesela karikatür albümünü alıp, para ödeme sırasındayken bitirip sonra rafa koyup çıktığım olmuştur.
Kısa sürede çok satanlar listelerine girdi zaten albümün. Tepkiler nasıl?
İmza günleri filan çok güzel geçti. Böyle ilgi olacak diyorlardı ama ben o kadar olmaz herhalde diyordum. Çok güzel bir şey tabii.
Başından komik bir şey geçti mi?
Komik? Yok ya. Söyleşilerde filan da aynı şey oluyor. Biraz ciddi duruyoruz. İmza attırıp eve gidip mail atanlar oluyor, "Ne kadar da ciddiydiniz ya" diye. Şaşırmışlar. Beklenti daha farklı oluyor. Bir şov beklentisi bile olabiliyor zaman zaman. Kötü bir şey aslında. Daha sosyal insanlar olsak, daha güzel alışverişlerde bulunacağız.
Asosyallik mi var?
Bir sıkıntı var. Yeni çizerler arasında ben yine iyiyim. Söyleşilere gidiyorum, hatta televizyona bile çıkıyorum. İmzaya bile gelmek istemeyenler oluyor. "Ben gelmeyeyim. Görmeyeyim onları" filan diye. Bana o da yanlış geliyor. Görüşmekte, merabalaşmakta fayda var. (Gülüşmeler)
Peki insanların seni bu kadar kendilerine yakın bulmaları, sahiplenmeleri seni sıkıyor mu?
Ben Milliyet'te de çiziyorum, daha fazla insanın görmesi hoşuma gidiyor. Oturup o kadar çaba harcıyorum. Tamam, insanlar sevsin isterim elbette. Ama bazen mail atıyorlar öyle, "Televizyona çıkmayın" filan diye. Sanki annem babam da, ben evden uçuyormuşum gibi. Çünkü akşam eve gidip oturuyorsunuz tek başına. Ben yalnız başına yaşıyorum. E, hani? (Gülüyor) Kimse yok evde, tek başına oturuyorum.
Karikatürist cenneti
Geçdiğimiz günlerde bir haber vardı. Bir kişi öldürülmeden önce cep telefonunun kamerasıyla katilinin resmini çekmiş.
Aaa, süper.
Sonra da akrabaları gelince telefonunda adamın resmini bulup katili tespit etmişler. Eskiden karikatürler vardı ya böyle...
Evet, kanla yazardı katilin adını.
Karikatüristler 'Türkiye bizim için cennettir' derler ya... Bu olaya nasıl bakıyorsun?
Aslında mizahçının da bu hızı yakalaması gerekiyor. Şimdi hâlâ oturup kanıyla katilin adını yazan karikatürler çizerseniz olmaz.
Ama böyle bir karikatür çizsen de uçmuş derler.
Ha, evet; ama bu olmuşsa, birkaç defa daha olursa artık karikatür malzemesi olabilecek kıvama gelir. Karikatürün malzemesi olabilmesi için biraz daha klişeleşmesi lazım. Birkaç kişi daha aynı eylemde bulunsa kanla yazmanın yerini alabilir (gülüşmeler). Hele bir de Türk filmlerinde filan kullanılınca tam malzeme haline geliyor.
Esprisi balonunda
Sana hiç "Gereksiz balonlardan kaçın" diyen bir ustan oldu mu?
Başlangıçta aslında belli kriterler vardır. Aslında yeni gelen biri bana işlerini gösterse ben de aynı şeyleri söylerim. Bazı kurallar var ve onlar doğru kurallar. Ama kendi yolunu bulup oturtmaya başlayınca ve onun rahatsız etmediğini gösterince, ustalar da kabul ediyor. O zaman da siz apayrı bir kulvar açmış oluyorsunuz. Bu kadar balon kullanılmaz normalde. Yaptıklarımı karikatür olarak kabul etmeyen insanlar da var. Skeç diyorlar, bunun giriş, gelişme, sonuç bölümü var diye. Doğrudur; ona söylenecek bir şey yok benim tarafımdan. Bizim için hem artı, hem eksi bir şey aslında. Başımızda bir Oğuz Aral yok. Ama yine de bir sürü ustamız var. Biz bu ustalara gösterdiğimiz kadar birbirimize ve hiç ilgisi olmayan insanlara da gösteriyoruz. İlgisi olmayan bir adamın da karikatüre bakıp yüzünü ekşitmesi ustanınkiyle eş değerdedir. Ustalar illa çok ayrıntı, teknik tavsiyelerde bulunmuşlardır ama onu da belli süzgeçlerden geçirip dinlemekte fayda görüyorum ben. Aslında kendi yaptığınız işe ne kadar inandığınızla ilgili bir şey biraz da. Ben çok inanmışsam, herkes çok kötü espri demişse bile oturup onu çiziyorum.
Peki usta dediklerin kimler?
Benden daha tecrübeli olanlar. Ama burada zaten dergiyi kuranlar da dahil 40 yaş gibi bir ortalama var. Metin Üstündağ, Doğan Güneş, Bahadır Baruter, Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu... Bunlar yıllardır bu işi yapanlar. Her hafta çizmeye başlayıp zorluğunu gördükçe, "Bunlar 10 yıldır, 20 yıldır yapıyorlar, benim daha iki sene olmuş" diyorsunuz ve daha fazla saygı gösteriyorsunuz.
(Zipİstanbul Dergisi / Ocak 2005)
.
