Okuyun, gülün, unutun!

 

Penguen dergisi ve Milliyet Pazar ekinde çizdiği karikatürleriyle hepimizi gülmekten kıran
Yiğit Özgür’ün ilk karikatür albümü Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı.
“En lezzetli espriler üzerinde düşünülen, hatta tartışılanlar oluyor” diyen Özgür,
“dolu dolu” bir albüm yapmaktan mutlu olduğunu söylüyor.

 

Bir söyleşinde, “Espriler genelde çok zor çıkıyor, çok uğraşıyoruz” demişsin. Sen uğraşıyorsun ama okuması 10-15 saniye sürüyor. Hani anneler der ya, “İki saatte pişirdim, 10 dakikada bitti” diye. Öyle bir his yaratıyor mu?

Aslında yaptığım söyleşileri arka arkaya okuyunca tutarsız cevaplar verdiğimi gördüm. Çünkü mümkün olduğunca işin kimyası üstüne düşünmemeye çalışıyorum. Yine de espriler nasıl çıkıyor diye düşününce, çoğunluğu zor çıkıyor gerçekten. Bir de lezzetli espriler, üzerinde daha çok düşünülmüş espriler oluyor genelde. Ama bir prim gibi sanki, 10 espride bir pat diye aklınıza gelen bir şey olabiliyor. Fakat beğenilenler üstünde düşünülen, hatta ustalarla konuşulan, tartışılan karikatürler oluyor genelde.

 

Penguen’deki ‘Al Gülüm, Ver Gülüm’ sayfası bu tartışma ortamını iyi yansıtıyor sanırım...

Evet. Ben seviyorum onu. Evde de çok düşünüyorum, hatta tümünü evde çıkarayım istiyorum; çünkü burada sohbet, geyik fazla oluyor. Ama evde yaptıklarımı dergiye getirince çoğunun çok tırt espriler olduğunu görüyorum. Ne kadar düşünsem de evde, buranın bir arena havası var. O hava insanı etkiliyor, mecburen iyi şeyler bulmak zorunda kalıyorsunuz.

 

Aslanlara mı atıyorlar?

Onun gibi bir şey yani. Çok fenadır kötü espri bulmak; insanların yüzü buruşur, ağır şeyler de söylenir.

 

Peki hayata espri çıkarmak gözüyle bakınca bir süre sonra yorulmuyor mu insan?

Eğer zorluyorsanız kendinizi, ölürsünüz yorgunluktan zaten. Gün içinde herhangi bir şeye 15-20 dakikadan fazla kafamızı yormuyoruz. Ama haftalık köşeleri son güne, son geceye dayadığımız zaman beş saatlik sıkı konsantrasyonlar bünyeyi çok yoruyor.

 

Haftalık dergi zor iştir. Bir hafta sonra işi teslim etmek zorunda olmanın kendisi bile yorucudur. Hiç bu hafta bir şey çizemeyeceğim diye korkulu, gerilimli anlar yaşadığın oluyor mu?

Genelde yumurta kapıya gelince yapıyoruz ve sabahleyin o kadar esprinin nasıl çıktığına ben de hayret diyorum. Çünkü geceleyin ‘Herhalde bu köşeyi yapamayacağım, yerine başka bir şeyler düşünülsün’ diyorum. Ama bir şekilde çıkıyor.

 

En çok seyrettiğin diziler Simpsons, Seinfeld ve South Park’mış. Senin esprilerin de bu dizilerdekine benziyor biraz.

O dizilerde beğenilen şeyle benim karikatürlerimde beğenilenler aynı. O da samimiyet. Onlar kendi yaşamlarını samimi biçimde o dizilerde aktarıyorlar. Zaten Türkiye’ye uyarlandıklarında o yüzden çok berbat şeyler çıkıyor. Ben de aynı samimiyetle bizim hayata dair birtakım saçmalıkları yaptığım zaman aynı beğeni düzeyini yakalayabiliyoruz belki.

 

Senin çizgilerin de biraz benziyor sanki.

Çizgiler onu gerektiriyor çünkü. O esprilerde öyle adamların oynaması gerekiyormuş. Ben de aslında ilk başlarda bilmiyordum. Önceleri çok daha ayrıntılı, anatomik çalışıyordum.

 

Yabancı dizilerin uyarlamalarında genelde başarısız bulduğunu söyledin. Başarılı buldukların var mı?

Benim başarılı bulduğum yok ama izlenmişse başarılı oluyor ya... Mesela Tatlı Hayat dizisi çok izleniyor. Demek ki tutturmuşlar...

 

Oysa Jefferson Ailesi çok güzel bir diziydi.

Evet, Jefferson Ailesi’nin hastasıydım ben. Bir zenci beyaz çatışması vardı orada; Türk-Yunan o kadar olmamış. Bizde de aynı şey olur. Bir espri bulursunuz Atatürk’le ilgili, ama o espri çizilmez. Atatürk’ü çıkarıp Hitler’i, Marx’ı koyarsanız da aynı etkiyi yaratmaz; aynı şekilde tabuya dokumadığı için.

 

Geçenlerde bir haber vardı. Bir kapıcı öldürülmüş. Ölmeden önce de cep telefonunun kamerasıyla katilinin resmini çekmiş.

Aa, süper.

 

Sonra da akrabaları gelince telefonunda adamın resmini bulup katili tespit etmişler. Eskiden böyle karikatürler vardı...

Evet, kanla yazardı katilin adını.

 

Hayat karikatürün önüne geçti gibi oldu.

Aslında mizahçının da bu hızı yakalaması gerekiyor. Şimdi hâlâ oturup kanıyla katilin adını yazan karikatürler çizerseniz olmaz.

 

Ama böyle bir karikatür çizsen bu sefer de uçmuş derler.

Ha, evet; ama bu olmuşsa, birkaç defa daha olursa artık karikatür malzemesi olabilecek kıvama gelir. Karikatürün malzemesi olabilmesi için biraz daha klişeleşmesi lazım. Birkaç kişi daha aynı eylemde bulunsa kanla yazmanın yerini alabilir. (Gülüşmeler)

 

Bir albüm çıkarttın Doğan Kitap’tan. Bunu ilk sayfadan başlayıp okumasak bir şey kaybeder miyiz?

(Gülüşmeler) Yani! Totalde bir hikaye anlatmadıkları için keyfinize göre okuyabilirsiniz. Ama kitapevinde bitirilebilecek bir kitap yapmadığım için çok seviniyorum. Dolu dolu oldu. Benim karikatür albümünü alıp, para ödeme sırasında bitirip sonra rafa koyup çıktığım çok olmuştur.

 

İmza günleri nasıl geçti?

Çok güzel geçti. Söylüyorlardı böyle bir şey olacak diye, ben de o kadar olmaz herhalde diyordum, ama epey bir ilgi vardı. Fakat imzadan sonra mail atanlar oluyor, “Ne kadar da ciddiydiniz ya” diye. Mizahçılardan beklendi farklı oluyor. Ama biz çok da neşeli olaylar yaşamıyoruz. Kötü bir şey aslında. Daha sosyal insanlar olsak, daha güzel alışverişlerde bulunacağız.

 

Asosyallik mi var?

Bir sıkıntı var yani. Ama ben yine iyiyim. Söyleşilere gidiyorum, hatta televizyona bile çıkıyorum çağırırlarsa. İmzaya bile gelmek istemeyenler oluyor. Bana o da yanlış geliyor. Görüşmekte, merhabalaşmakta fayda var. (Gülüşmeler)

 

Daha çok müzik gruplarında vardır, fan kitlesi underground kalmasını ister grupların. Sende de var mı öyle bir şey?

Bu benim kontrolümde olan bir şey değil aslında. Ben sadece bir şey yapayım derdindeyim. Yaptıktan sonra çok benle ilgisiz insanlar da beğenirse yapacak bir şey yok. Mesela bazı köşe yazarları bahsetmişler, “Şu karikatürü vardır, aman da ne güzeldir” diye. Ben hiç sevmem onu! (Gülüşmeler) Ama yapacak hiçbir şey yok. “Ben sana çizmedim ki bu karikatürü” diyemezsin. Ben Milliyet’te de çiziyorum, daha fazla insanın görmesi hoşuma gidiyor. Oturup o kadar çaba harcıyorum. Tamam, bana yakın olanlar sevsin isterim elbette. Ama bazen mail atıyorlar öyle, “Televizyona çıkmayın filan” diye. Sanki annem babam da, ben yuvadan uçuyormuşum gibi. Ama eve gidip oturuyorsunuz tek başına. Ben yalnız başına yaşıyorum. E, hani? (Gülüyor) Kimse yok evde, tek başına oturuyorum.

 

Sen ver adresini, yayınlayalım biz, gelirler; merak etme.

Hayır hayır, gelmesinler. (Gülüyor) Zaten karikatür çizmeye başlamadan önce de yalnız başıma oturuyordum. Birden insanlar garip bir hissiyatla sahiplenmesi beni korkutuyor. O kadar sahiplenilmesin; okunsun, gülünsün, aslında unutulsun yani. Azıcık etkileyecekse hayatlarını etkilesin, anlatsınlar birbirlerine, ama ana-oğul ilişkisi gibi olmasın. Zarar verir sonra.

 

(İstanbul Life)

başa dön

.

> yazılar

> fotoğraflar

> çalışmalar

> özgeçmiş

> linkler

> iletişim

> ana sayfa

> spor  > deneme  > tarih  > kitap notları  > çeviriler  > sektörel  > gezi  > kültür&sanat  > söyleşi
© burçin tuncer